Türkiye’nin sağlık sistemine dair kan donduran bir skandal gün yüzüne çıktı: Yenidoğan Çetesi. Yeni doğmuş, savunmasız bebekleri para makinesi olarak gören bu çete, sağlık sisteminin piyasalaşmasının ve toplumdaki çürümüşlüğün en acı örneklerinden biri olarak kayıtlara geçti.
Çetenin Yöntemleri: Hasta Değil Kâr Makinesi
İddianameye göre, çete üyeleri yeni doğan bebeklerin sağlık durumlarını kasten ağır gösterip, kendi çıkarlarına uygun özel hastanelere sevk ediyordu. Burada Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) üzerinden yüksek ücretler tahsil edilirken, hasta yakınlarından da gereksiz yere büyük meblağlar talep ediliyordu. Bu kirli düzenek on masum bebeğin hayatına mal oldu. Olayın ardından, çetenin çalıştığı 9 özel hastanenin ruhsatı iptal edilirken, suça bulaşan sağlık çalışanları yargılanmaya başlandı.
Piyasalaşmış Sağlık Sisteminin Karanlık Yüzü
Sağlıkta piyasalaşma politikaları, çetenin ortaya çıkardığı türden canice düzenlemelerin önünü açtı. “Her hastane sahibi para kazanmak ister” anlayışıyla hareket eden bir sistem, en temel insani değerleri dahi hiçe sayarak çocukları ve ailelerini hedef aldı. Çetenin faaliyetleri, yalnızca bebeklerin gereksiz testlere ve tedavilere maruz bırakılmasıyla sınırlı kalmadı. Bu süreçte:
Gereksiz Radyolojik Testler: MR, tomografi gibi pahalı testlerle devletten yüksek miktarda para çekildi.
Yoğun Bakım İstismarı: Hiçbir tıbbi gerekliliği olmayan yatış ve tedavilerle yoğun bakım üniteleri dolduruldu.
Hayat Kurtaracak İlaçlar Pazarlık Malzemesi Oldu: Bebeklerin tedavisinde kullanılması gereken ilaçlar birer ticari kalem olarak görüldü.
Çürümüşlüğün Derinliği: Ucu Devlete Dayanan Ağ
Yenidoğan Çetesi’nin faaliyetleri sadece bir grup sağlık çalışanının bireysel suistimalinden ibaret değil. Bu çete geniş bir ağın parçası. Bu ağ hastane sahiplerinden SGK yetkililerine, ilaç şirketlerinden bürokratlara kadar uzanan bir mekanizmaya işaret ediyor. Çete üyelerinin bugünkü ifadeleri ise bu kirli düzenin ne denli derin olduğunu kanıtlar nitelikte.
Sanıkların İfadeleri: Kan Donduran Detaylar
Duruşmalar sırasında alınan ifadeler, yaşananların boyutlarını gözler önüne serdi. Çete üyelerinin insan hayatını hiçe sayan tavırları ve bebekleri “rant aracı” olarak gören ifadeleri, mahkeme salonunda derin bir sessizlikle karşılandı. Sunulan belgeler bu olayın tesadüfi bir suistimal değil sistematik bir soygun düzeni olduğunu ortaya koydu.
Toplumsal Çürüme ve Cezasızlık Sorunu
Bu skandal, yalnızca bir suç örgütünün vahşetiyle açıklanamaz. Sağlık sektörünün piyasalaştırılması, kamusal denetimin zayıflatılması ve cezaların caydırıcılıktan uzak olması, bu tür suçların önünü açan temel nedenler arasında. Yenidoğan Çetesi gibi olaylar, yalnızca bireysel suçluları değil bu suçlara zemin hazırlayan sistemi sorgulamayı da zorunlu kılıyor.
Bir Toplumun Vicdanı: Adalet Beklentisi
Bu olay, toplumun vicdanını derinden yaraladı. Ölen bebeklerin aileleri adalet ararken bu çürümüş düzenin sorumlularının tamamından hesap sorulması gerekiyor. Sağlık sektöründeki piyasalaşma politikalarının ve denetimsizliğin sona erdirilmesi, yalnızca adalet için değil gelecekte benzer faciaların önlenmesi için de elzem.
İlk Duruşma
“Yenidoğan çetesi”yle 47 sanığın yargılandığı dava Bakırköy 22’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün görülmeye başlandı. 22’si tutuklu toplam kırk yedi sanıklı davada, suç örgütünün elebaşısı olduğu belirlenen Dr. Fırat Sarı, Gıyasettin Mert Özdemir on bebeğin ölümüyle ilgili savunma yapacak.
Duruşmaya ilgi yoğundu. Çok sayıda kişi erken saatlerde adliye binası önüne geldi. Gazeteciler, bazı avukatlar ve mağdur yakınları salonun küçük olması gerekçesiyle duruşma salonuna alınmadı. Salona girmek isteyen aileler ve avukatların önüne polis barikatı kuruldu. Annelerin itirazları hiç dinmedi.
Gazete Duvar’dan Osman Çaklı’nın haberine göre, duruşmaya katılma talebinde bulunan avukatlara hakim “kimin avukatısınız?” diye sorunca avukat, “Halkın avukatıyım. Dilekçe vermek için saatlerce bekletildik. Duruşmalar toplumsal yüzleşme alanıdır” diye karşılık verdi. Salonda kısa süreli tartışma yaşandı. Hakim, bir grup avukatın dışarı alınmasını söyledi. Ancak avukatlar dışarı çıkmadı.
Davayı Türkiye Barolar Birliği Erinç Sağkan ve İstanbul Baro Başkanı İbrahim Kabaoğlu da takip ediyor. Yanı sıra Ankara, Çanakkale, Bursa, Denizli, Mardin, Van, Kırklareli, Muğla, Sakarya, Eskişehir, Tekirdağ ve Diyarbakır barolarının başkan ve vekilleri de duruşmayı takip edenler arasındaydı.
Mahkeme heyeti barolar, siyasi partiler, kadın örgütleri ve dava dosyasında yer almayan çocuğunu kaybeden diğer mağdur ailelerin katılma taleplerinin reddedilmesine karar verdi.
Kan Donduran Sanık İfadeleri
Örgüt yöneticisi olarak yargılanan Fırat Sarı yoklama sırasında aylık gelirinin ortalama 400 bin lira olduğunu ifade etti. Çete yöneticilerinden 112 ambulans şoförü Gıyasettin Mert Özdemir ise aylık gelirinin 40 bin lira olduğunu ifade etti. Hemşire Mehtap Sayar da aylık gelirinin de 31 bin lira olduğunu belirtti.
“Her Hastane Sahibi Para Kazanmak İster”
Sanık hemşire Doğukan Taşçı, şunları söyledi: “Her hastane sahibi para kazanmak ister. Daha fazla para kazanmak için Dr. Fırat Sarı’ya baskı kuruldu. (Tapelerdeki konuşmalar soruluyor) Avrupa Hospital olabilir. Bir hasta geldi. Durumu kötüydü. Aileye durumu söylenmedi. Ben de ailesine çocuğunun durumunun kötü olduğunu söyledim. Aile de Avrupa Hospital’dan hesap sordu. Neden? bilgi vermedikleri için. Sonrasında aileden fazla para alma meselesi ortaya çıktı. Fırat Sarı aileye tam fiyatı hatırlamıyorum ama örnek veriyorum 30 bin lira demiş. Ama hastaneye 20 bin ödemiş. Bunu da Hasan Basri aracılığıyla yapıyor. Yani kendine komisyon aldı. Olay ortaya çıktıktan sonra kesinlikle kendi üzerine kalmaması gerektiğini söyledi. Para kesinlikle kendisine gitti. Benim aile ile para alışverişim olmadı. (Tapeden okundu: Ölürse başımıza sıkıntı kalacak) Hasta Türkmen bir hasta. 2-3 gün sonra bize sevk olduktan sonra kötüleşmeye başladı. Kalp doktoru çağırdık. Çocuğun doğuştan kalp hastası olduğunu, ameliyat olmadığı sürece hayatını kaybedeceği söylendi. Ben de bundan bahsetmiştim.”
“Hastalara Verilenlerden Artırıp İlaç Sattık”
Doğukan Taşçı işlediği suçları şöyle itiraf etti: “Ben satıyordum ilaçları 600 liradan. İlaç satma işini üç kere yaptık. Adet olarak 60 ilaç sattık. İki kere ücreti Fırat Sarı aldı. Bir kere de Fırat Sarı’dan gizli yaptık. Totalde maksimum 4-5 bin komisyon aldım. Fırat Sarı ise 40 bin civarında aldı. Ben parayı Hasan Basri’ye teslim ederdim. Basri’de 4-5 bin civarı komisyon aldı. Benim SGK’yı dolandırmak gibi amacım yok. Sattığım ilaçların çoğu da arttırma şeklinde. Hastaya verilen ilaçlardan artırarak topladık. Zaten çöpe gidiyorlardı. Ben de en azından böyle yöntem olursa, komisyon alırız diye düşündük. Sonra ortaya çıktı. Fırat Sarı, durumu kurtarmaya çalıştı. İlacı İlker de satıyormuş. Herkes satıyormuş. Hasta bekletmeyle ilgili telefonda konuşmuşuzdur ama bunun yetkisi biz de değil. Örnek veriyorum 14 hastam var. Hastam azaldı demeye çalışmışımdır. Ben Birinci Hastanesi, Florya Hastanesi’nde çalıştım. Dünya Hastanesi’nde çalıştım. Hepsi yeni doğan servisiydi.”
“Ölecek Boşuna Masraf Yapıyorsun”
“Her şeyi benim üstüme atma Doğukan, sana dedim, çocuk ölecek” tapesi üzerine Taşçı, “Bu çocuğun ailesinin durumu yoktu. Ameliyat olmasa ölecekti. Ben çok uğraştım. 400-500 bin lira para istediler. Ben de doktor da yaşamasının mümkün olmayacağını söyledik. Ameliyatı kabul etmeyip imzalı beyan bıraktılar. Doktor 1 haftadan fazla yaşayamaz diyordu. Durumu kötüydü ancak gittikçe daha iyi oldu. Malzeme masrafları, kullandığı ilaçları falan için ‘Bu hasta ölecek, boşu boşuna masraf yapıyorsun’ dediler. Fırat Sarı ve hastane yönetimi böyle baskı yaptı. Ben devam ettim. Tape kayıtlarında da mevcut. Çocuk 45 gün kadar yaşadı” ifadelerini kullandı.
“Çocuk Ölmüş, Buz Gibi Olmuş”
Taşçı, ailelere doktorun vereceği kimi bilgileri verince, ailelerin kendisini doktor sandığını, hemşire olmasına rağmen bu durumu düzeltmediğini öne sürdü. Taşçı, ‘kendisi için önemli ve hassas bir konuyu anlatmak istediğini’ söyleyip şöyle konuştu: “Reyap Hastanesi’nde yatan siyahi bir hasta vardı. Bu hastanın Birinci Hastanesi’ne sevki istendi. 3 gün boyunca hastaya yer bulunamadı. Hastaya yer bulana kadar bakılabileceği belirtildi. Hastane yönetiminden Emine Avcı bu şekilde söyledi. Ben ‘tamam’ dedim. Yer bulana kadar hastayı aldık. Fırat Sarı söyledi. Hasta sevk için yola çıktı, karşılamak için bekledim. Normal işlemler yapıldı. Yoğun bakıma yatışı yapıldı. Ondan sonra hastanın sürekli boğuştuğunu gördüm. Fırat Sarı ile konuştuk. Hastanın ilaçlarıyla ilgili tüm kısımları WhatsApp’tan konuştuk. Hasta öldükten sonra da konuşmalar çıktı. Hemşire arkadaşlara ilettim, ilacını verdiler. Gece vardiyasına teslim ettik. Hastaya bakan kişi Gizem hemşireydi. 7-8 kişi oluyor ama hepsinin adını hatırlamıyorum. Ben de servisten çıkışımı yaptım. İlerleyen süreçte sabah 07:40 civarında telefonum çaldı. Çocukla ilgili ‘iyi görünmüyor’ dendi. Çocuğun durumunun kötü olduğunu anlayamadım. Tapelerdeki çelişkileri anlayacaksınız. Kendim kişisel olarak çocuğu düşündüğüm için çabalıyordum. Tuğçe hemşirenin normalde Dr. Fırat Sarı’yı araması lazımdı. Ben yine de gidip müdahale ediyordum. Benim altımda 20-25 tane hemşire vardı. Bana ‘ölecek’ dediler. ‘Bir hafta yaşayacak çocuk için niye uğraşıyorsun’ dediler. Telefonla çocuğun durumuyla ilgili bilgi aldım. Tekrar arandım ve hastanın baygın olduğunu söyledi. Hemşirenin adı Şenay’dı. Hastanın başına gittim. Sadece 10 saniye gözünü açıp kapattım. Ölmüş olduğunu gördüm. 09:30 civarı gitmiştim. Çocuk ölmüş, buz gibi olmuş. Kaskatı kesilmiş. Önce ölmüş yani. Sonra telefonla Şenay hemşireyi aradım. ‘Hasta ölmüş’ dedim. Sonra Fırat Sarı’yı aradım çocuğun öldüğünü ve durumun fark edilmediğini söyledim.
“Yoğun Bakımı Doldurunca Hastane Komisyon Veriyordu”
İddianamede yer aldığı gibi örgüt olmadığını savunan Taşçı, birbirleriyle görüşen insanlar olduklarını öne sürdü: “Bizim işletmeyle böyle bir durumumuz söz konusu değil. Maaşlı çalışanım. Ortada örgüt falan yok, buna inanmıyorum. Hepimiz görüşürüz birbirimizle. Birinci Hastanesi’nde 6 ay sigortalı çalıştım, benim yüzümden hiçbir bebek ölmedi. Asla böyle bir şeye dahil olmadım. Şikayetim de var. Evet usulsüzlüğü kabul ettim. Doktorun yazması gereken epikrizi hiçbir zaman yazmadım. Kendi anlaştığı yerden hastaları gönderiyordu. A hastanesini dolduracağına, B hastanesinin yoğun bakımını doldurup para alıyorlar. Yoğun bakımı dolduruyordu. Bunun karşılında da hastane komisyon veriyordu. Gıyasettin Mert de aynı şekilde. Gıyasettin hasta sevkleri yapıyordu. İlker Gönen’le Fırat Sarı çalışmaya başladıktan sonra İlker hoca hastalarına genel durumuyla ilgileniyordu. Yoğun bakımda, doktordan gizli epikriz yazılamaz. Bu söylendi ama gözümle görmedim.
“Hastane Sahipleri Gizli Soruşturmayı Nasıl Öğrenebiliyor”
Hastane sahipleri bir telefonla nasıl işlerini çözebiliyorlar. Gizli olması gereken soruşturmayı nasıl öğreniyorlar? Neden tutuklamalar bizim tarafımızdan yapıldı. Vazifesi, sözleşmesi gereğince orada olması gerekenler, yönetenler neden tutuklanmıyor.”
“Şeyhmus Çelik Neden Dışarda?”
Taşçı’nın ifadesinin ardından avukatlar sanığa sorular sordu. Avukat İsmail Kılıç, Doğukan Taşçı’ya “Bu sistem sizce kaç yıldır yapılıyor?” diye sordu, Taşçı, “Şöyle, ben bir bebeğin ölmesini bile isteye yapılacağını düşünmüyorum ama evrak işleriyle ilgili bir sürü soruşturma var zaten. Net bir şey söyleyemem” cevabını verdi.
Ardından Kılıç, “Neden doktorlar değil de hemşireler burada’ dediniz, kim bu doktorlar?” şeklinde bir soru yöneltti. Taşçı’nın bu soruya cevabı ise “Şeyhmus Çelik, hastaneden para alıyor mu, evet. Bütün hastalar ona zimmetli. Burada bir ihmal varsa, bunundur. Bu adam neden dışarda da ben 7 aydır içerdeyim?” cevabını verdi.
İnsanın kanını donduran bu aşağılık tablo gösteriyor ki “Yenidoğan Çetesi” yalnızca bireylerin değil çürümüş bir sistemin aynasıdır.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!