Öyle Bir Kavşaktayız Ki!..



Halkın öfkesi her seferinde sandıkta eritilmiş olsa da yorgunluk ve yılgınlık ağır bassa da bir şey yapmalı. Hasan Hüseyin Korkmazgil ne güzel de söylemiş “Korka korka yaşamak ne!..”


Poyraz Soysal

“Balık tuttuk yiyen ölür / Birden değil ağır ağır / Etleri çürür dağılır / Elimize değen ölür”

Gerçeğin sarsıcı bir gücü vardır. Çarpar, kendine getirir insanı. İnsan olma yetilerini güçlendirir. Bu yetiler ki sınıflı toplumun eşitsiz hukuku ortaya çıkmadan önce bile vardı ve en şaşmaz teraziydi. Utanç, korku, harekete geçme hissi. Bu gerçeğin edebiyatın baş döndürücü gücüyle yaratacağı etkiyi en iyi bilenlerden Nazım Hikmet’in “Japon balıkçısı” şiiriyle başlamak istedim. Belki karşı karşıya bırakıldığımız korkunç geleceğe iradi bir dokunuş için bizi sarsar diye…

Bilimin sermayenin elinde nasıl yıkıcı bir güce dönüştüğünün de en can yakıcı örneklerinden birisidir. Yıllarca emperyalistlerin dünyayı paylaşım hırsından barut ve kan kokusu sinmiş dünyamız 1945 Ağustosu’nda yeni bir katliam türüyle tanıştı. Saniyeler içindeki bir parlama, toprakta yaşayan her şeyi yıllar sürecek bir ölüme mahkum etti. Nazım’ın olanca yalınlığıyla betimlediği, etlerin çürüdüğü bir ölüm. Hayır bitmedi. Neoliberal çağın, ucu kendisine dokunmayan her şeye hatta kendisini ilgilendiren şeylere de kayıtsız kalan insanına kötü bir haber. Dünyamız tükeniyor. Hem de her açıdan. Hiroşima ve Nagazaki’den ders almayan emperyalist-kapitalist barbarlık, dünyayı yıllarca nükleer bir savaş tehlikesiyle baskıladı, kimyasal silah üretimini sürekli hızlandırdı. O da yetmezmiş gibi nükleer santrallerle, siyanürlü maden çalışmaları ile ölümü dünyamıza indirmek için elinden geleni yapıyor. Bizler ise derin bir çürümenin içerisinde, çürümenin bedenlerimize bile sıçrayıp acılı bir son yaratabileceği felaket ihtimalini şaşırtıcı bir uyuşukluk içerisinde bekliyoruz.

O İlk Adımı Atmalıyız!

Bıçak artık kemikte değil. Deldi geçti ve üzerinde adını bile bilmediğimiz zehirler var. Sömürerek yok etmeye ant içmişler bizi resmen. Yıllardır pandemide, iş cinayetlerinde, depremlerde selamızı okudukları yetmiyormuş gibi; çocuklarımıza dadandılar şimdi de. Milyonlarca işçi ve emekçinin kölece koşullarla çalışıp okuttuğu çocuğunu tarikatlara teslim ediyorlar. Okula aç giden çocuklara bir dilim ekmek vermiyorlar ama ÇEDES denilen -insanın hangi sıfatlarla tanımlayacağını bilmediği- gerici proje kapsamında ellerine bıçak veriyorlar. Temsili cenaze törenleri düzenleyerek çocukların gelişimini olumsuz etkiliyorlar. Her gün binlerce salyalı ağızdan saçılan irinlerle, kadınlar hedef gösteriliyor ve gün başına en az sekiz kadın cinayeti düşüyor. Her gün alım gücümüz düşerken, LGBTİ+ ve göçmen nefreti büyütülüyor. Artık sadece işçiler değil doğa da katlediliyor.

Yıllardır yapılan uyarı ve şikayetlere rağmen kapatılmayan Erzincan’daki madende yaşanan katliamda, resmi rakamlara göre dokuz işçi haftalardır göçük altında. Hem de kimyasal maddeler içerisinde. Küçük bir Çernobil etkisindeki bu katliam bile gündemden düştü. Oysa, canlı ölümleri başladı bölgede. Hiçbir sorumlu cezalandırılmadı. Hatta, biri şimdi sırıtarak ülkenin en büyük kentini yönetmek için seçim faaliyeti yürütüyor. Bizimse acımızı haykırmamız bile yasak. Göstermelik basın açıklamalarıyla günü kurtarıp klasik rutine dönüyoruz.

O arada başlı başına bir tehlike olan ve Erdoğan’ın tüp gaz patlaması kadar basite indirgediği Akkuyu nükleer santralinin atıklarının Polatlı’ya dökülme ihtimali olduğunu okuyoruz. Karadeniz’de hâlâ siyanürle maden çalışmaları yapılıyor. Suskunluğumuz o kadar güç veriyor ki, katliamdan birkaç gün sonra katil şirket iş ilanı verebiliyor. Sözün özü, çürüye çürüye sonumuzu bekliyoruz.

Halkın öfkesi her seferinde sandıkta eritilmiş olsa da yorgunluk ve yılgınlık ağır bassa da bir şey yapmalı. Hasan Hüseyin Korkmazgil ne güzel de söylemiş “Korka korka yaşamak ne!..” Göçmenlere, birbirimize kustuğumuz öfkeyi gerçek muhatabına yöneltmenin vakti gelmedi mi? Ücretli kölelik altında tükenen adımlarımızı bir kere de ona karşı atmayı denesek ne olur? Yaşamın yol kavşağındayız yani, tercihimiz dünyamızın geleceğini belirleyecek. Manifesto’nun çıkışından beri neredeyse 200 yıl geçti ve hala zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok ama kazanacağımız bir dünya için atılacak adımlarımız var.