Çoğalan yalnızlar kentlere yığılan kalabalıklar…



Televizyonlar haberler arasına açlık ve savaş görüntüleri yerleştirme alışkanlığında. Bu korkular, bu kaçınılmaz kaderler, cehennemi andıran alt dünyadan geliyor ve bunların tek yaptığı, uzaklıkları yok eden otomobiller, kırışıklıkları yok eden kremler, beyazları yok eden saç boyaları, acıları yok eden tabletler ve başka pek çok mucize sunan tüketim toplumunun cennetsi karakterini vurgulamak…


Moskova çıkışında bir otomobil paramparça olur. Şoför felaketten kurtulur ama inliyordur:

“Mercedes’im… Mercedes’im…”

Yoldan geçen biri onu görür ve şöyle der:

“Ama beyefendi… otomobilin ne önemi var! Kolunuzu kaybettiğinizi görmüyor musunuz?”

Adam kan içindeki bileğine bakar ve ağlar:

“Rolex’im! Rolex’im!”

Kuzey Amerikalı gazeteci Marc Cooper tüketim cennetinde pek çok sahtekârlıkla karşılaştı. Otomobillerinde klima varmış gibi göstermek için otomobillerinin pencerelerini kapatıp içeride pişen Şilililer, oyuncak cep telefonuyla konuşanlar, on iki taksitle bebek maması ya da bir pantolon almak için kredi kartı kullananlar… Gazeteci ayrıca Jumbo süpermarketlerindeki öfkeli işçilerle de karşılaştı: Pazar sabahları bazı insanlar alışveriş arabalarını en pahalı mallarla tepeleme dolduruyor, reyonlar arasında bir süre mallarını sergileyerek geziniyorlar, sonra dolu arabayı bırakıp, bir sakız bile almadan çıkıp gidiyorlardı.

Bu uygarlık ne çiçekleri uyutuyor, ne tavukları ne de insanları. Kış bahçelerindeki çiçekler daha hızlı büyüsünler diye sürekli ışığa maruz bırakılıyor. Yumurta fabrikalarındaki tavuklara da gece yasak. Satın alma hırsı ve ödeme kaygısı yüzünden insanlar da uykusuzluğa mahkûm.

Bu yaşam modeli insanların iyiliğine değil ama ilaç endüstrisi için hava hoş. Amerika Birleşik Devletleri dünyada yasal olarak satılan uyku haplarının, yatıştırıcıların ve diğer kimyasal uyuşturucuların yarısını tüketiyor; yasadışı satılan yasak uyuşturucuların da yarısından fazlasını tüketiyor. Eğer Amerika Birleşik Devletleri’nin dünya nüfusunun ancak yüzde beşine sahip olduğu dikkate alınırsa bu az buz bir şey değil.

Örnek tüketici hareketsiz insandır

Pazarın görünmez şiddeti: Farklılık kârlılığın düşmanı; tek biçimlilik emrediyor. Devasa boyutlardaki seri üretim her yerde kendi zorunlu tüketim kurallarını dayatıyor. Zorunlu tek biçimlilik diktatörlüğü herhangi bir tek parti diktatörlüğünden çok daha yok edici: Bütün dünyada insan evlatlarını örnek tüketici fotokopileri olarak yeniden üreten bir yaşam biçimini dayatıyor.

Örnek tüketici hareketsiz insandır. Niceliği nitelikle karıştıran bu uygarlık şişmanlığı da iyi beslenmeyle karıştırıyor. Bilimsel dergi The Lancet’a göre son on yılda gelişmiş ülkelerdeki genç nüfus arasında “kalıcı obezite” neredeyse yüzde otuza ulaştı. Colorado Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi’nin son araştırmasına göre son on altı yılda Kuzey Amerikan çocukları arasında obezite yüzde kırk arttı. Light yiyecek ve içecekleri, diet food’ları ve fat free yiyecekleri icat eden ülke dünyada en çok şişman sayısına sahip ülke. Örnek tüketici, otomobilinden yalnızca çalışmak ve televizyon izlemek için iniyor. Her gün dört saatini küçük ekranın karşısında oturup plastik yiyecekler yiyerek geçiriyor.

Yiyecek kılığına girmiş çöp kazandı

Yiyecek kılığına girmiş çöp kazandı: Bu endüstri dünyanın damak zevklerini sömürgeleştiriyor ve yerel mutfak geleneklerini paramparça ediyor. Çok eskilere dayanan iyi yemek alışkanlıkları bazı ülkelerde bin yıllık bir incelik ve farklılığa sahip ve bu, yalnızca zenginlerin masasında değil, bir şekilde herkesin ocağında olan kolektif bir miras. Fakat bu gelenekler, bu kültürel kimlik işaretleri, bu yaşam şenlikleri, tek ve kimyasal bir lezzetin dayatılmasıyla amansız bir taciz ateşi altında artık: Hamburgerin küreselleşmesi ve fast food diktatörlüğü. McDonald’s, Burger King ve diğer fabrikaların eseri olan yiyeceğin dünya ölçeğinde plastikleşmesi, mutfağın kendi kaderini tayin hakkını başarıyla ihlal ediyor: Mutfak kutsal bir haktır, çünkü ruhun kapılarından biri ağızdadır.

McDonald’s Amerika Birleşik Devletleri’nde bütün metalürji endüstrisinden daha fazla işçi çalıştırıyor; 1997 satışları Arjantin ve Macaristan’ın ihracat gelirlerini aşıyor.

Yüzler ve maskeler

Latin Amerika şehirleri de lifting yaptırıyor. Yaşın ve kimliğin silinişi: Kırışıklarını ve uzun burunlarını kaybeden şehirlerin belleği giderek eksiliyor; giderek daha az kendilerine benzerken birbirlerine benzerlikleri de artıyor. Aynı yüksek binalar, prizmalar, küpler, silindirler varlıklarını zorla kabul ettirirken, uluslararası markaların aynı devasa ilanları kuşatıyor kent manzarasını. Zorunlu klonlama çağının gerçek şehir planlamacıları reklamcılar.

İnsanlar giderek çoğalırken bir yandan daha da yalnızlaşıyorlar. Çoğalan yalnızlar şehirlere yığılan kalabalıkları oluşturuyorlar. “Rica etsem dirseğinizi gözümden çeker misiniz, lütfen?”

Reklamın başlıca işlevi başarısızlıkları tazmin etmek, fantezileri beslemektir. Bu tıraş losyonunu alarak kime dönüşmek istersiniz?

Kültür eğlenceye indirgenirken, eğlence de evrensel ölçekte parlak bir işe dönüşüyor; hayat bir gösteriye indirgenirken, gösteri de ekonomik ve politik güç kaynağına dönüşüyor; haber reklama indirgeniyor ve reklamlar emrediyor.

Televizyonlar haberler arasına açlık ve savaş görüntüleri yerleştirme alışkanlığında. Bu korkular, bu kaçınılmaz kaderler, cehennemi andıran alt dünyadan geliyor ve bunların tek yaptığı, uzaklıkları yok eden otomobiller, kırışıklıkları yok eden kremler, beyazları yok eden saç boyaları, acıları yok eden tabletler ve başka pek çok mucize sunan tüketim toplumunun cennetsi karakterini vurgulamak…

[Tepetaklak, Eduardo Galeano]