Ergün Atalay’ın en iyi kavradığı şey Türk-İş’in misyonu!



Türk-İş’in tepesindeki Ergün Atalay dün akşam Fatih Altaylı’nın programına çıktı. Her sözü her davranışı nerede bulunduğunun çok iyi farkında olan ve misyonunu da içselleştirmiş bir “doğallık” taşıyordu. Patronlara ya da devlete dair ettiği her sözde ruhuna işlemiş bu misyon bilinci hissediliyordu: İşçiyle patron ve devlet arasında denge kurmak, ama esasta işçinin değil patronun-devletin kafasıyla düşünmek! …


Türk-İş’in tepesindeki Ergün Atalay dün akşam Fatih Altaylı’nın programına çıktı. Her sözü her davranışı nerede bulunduğunun çok iyi farkında olan ve misyonunu da içselleştirmiş bir “doğallık” taşıyordu. Patronlara ya da devlete dair ettiği her sözde ruhuna işlemiş bu misyon bilinci hissediliyordu: İşçiyle patron ve devlet arasında denge kurmak, ama esasta işçinin değil patronun-devletin kafasıyla düşünmek!

Türkiye’deki sendikalaşma oranının sadece yüzde 14 olduğu (ki bu da Hak-İş’in devlet destekli üyelikleriyle olmuştur!), Türk-İş’in 1 milyon 270 bin, Hak-İş’in 655 bin, DİSK’in de 250 bin üyesinin bulunduğunu açıkladıktan sonra “neden bu kadar düşük” sorusuna verdiği yanıt bile işçi sınıfını temsil eden, onun gücünü hissettiren ve izleyen, işçide de bu duyguyu uyandıran bir nitelikten hayli uzak olarak, özel sektör patronlarına ve devlete daha doğrusu Meclis’e yönelik ettiği sözlerdi. Meclis’in sermaye ağırlıklı bir Meclis olduğunu belirten Atalay, sendikal örgütlenme oranlarındaki düşüklüğün çaresini de bu Meclis’ten patronlara yapılacak çağrıya bağlayarak şunu söyleyebildi:

İktidar veya muhalefet partisinden biri çıkıp söylese ‘örgütlenin’ dese. Ne var yani beş kişinin ya da yüzlerce kişinin çalıştığı yerde bir kişiyle muhatap olacaksın. Kazanıyorsan vereceksin, kazanamıyorsan vermeyeceksin. Malına çökecek halimiz yok. Ki Türk-İş’in yapısında da böyle bir şey yok. Geçen gün tekstli firmasında bayram öncesinde 100 kişi işten atıldı. Aynı şekilde Denizli’de bu tablo Türkiye’ye yakışmıyor.

İşçi sınıfının büyük bedellerle kazandığı örgütlenme hakkına yönelik saldırıların sınıfsal içeriğini asgari düzede de olsa teşhir etmekten bilinçli olarak imtina eden Atalay; örgütlenmenin kimsenin lütfunun-çağrısının değil, mücadelenin konusu olduğunu, işçi sınıfının sınıflaşmasının bu mücadele içinde belirli bir form kazanacağını işçinin de gündemine sokmamak için kırk takla attı.

Daha doğrusu Türkiye işçi sınıfının en büyük konfederasyonunun başına çöreklenmiş bu ağa, sınıf-sendika-örgütlenme-mücadele gibi bir literatüre oldukça yabancı olduğunu kendisi ortaya koymuş oldu. Bu durum aynı zamanda Türkiye işçi sınıfının sınıflaşma düzeyinin de göstergesidir. Tepesine oturan bir sendikacının bu denli -en hafif ifadeyle- gevşek, bu denli mücadeleden uzak bir dil kurması bile bunun çarpıcı ifadelerinden biridir.

Mağduriyet edebiyatı

Geçen yılki asgari ücret açıklaması sırasında yaşanan “mikrofon kazasını”, bu yılki enflasyon artışı karşısında yapılan sembolik artışın yarattığı tepkileri ve kendisinin fail olduğu benzer gelişmelerin hatırlatıldığı programda Atalay ne kadar büyük bedeller ödediğinden, haksızlığa uğradığından, kendisi dışındaki birçok şeyin kendisine fatura edildiğinden dem vurdu. TÜİK’in enflasyon açıklamalarının “kendi kafasına da yatmadığını” (!) söylemek zorunda kalan Atalay, sevdiğini söylediği Erdoğan’ı kızdıracak tek bir cümle kurmamaya özen gösterirken boş bulunduğu anlaşılan bir anda “enflasyon varsa ne kadar zam yapılırsa yapılsın anlamsız” deyiverdi. Elbette ki enflasyona karşı işçi sınıfının “krizin faturasını siz ödeyin” diyerek kendi mücadele diliyle, grevle, eylemle, en geniş anlamıyla sokakla mücadele edeceğini belirtmeden… Zaten böyle bir ufku da felsefesi de yok!

Temmuzda yapılan bu artışı kabul etmelerinin tek nedenini de bu görüşmelerdeki temel önceliklerinin masaya oturmayı kabul etmeyen patronları masaya oturtacak bir ortalama bulmak olduğu şeklinde özetledi. İşçinin aldığı sefalet zammını, oluşan tepkileri de “Aralıkta rövanşı alacağız” manasına gelen gevelenmiş cümlelerle geçiştirdi.

Yalanda ustalaşmak!

Bu arada pek dürüst olduğunu, işçi olduğunu, tarafının işçiden, garibandan yana olduğunu tekrarlayıp dururken milyonların önünde son derece soğukkanlı yalanlar ederek sendika ağalarının meşrebini de bir kez daha ortaya koydu. Maaşı sorulan Atalay “bir demiryolu işçisinin 2 maaşını alıyorum” diyerek ve o popülist söylemin dibine vurarak şunları belirtti:

“Her zaman işçiye yakınım. Hiç ikramiye almıyorum. 25 bin 750 TL maaşım var. Türkiye’nin hiçbir yerinde Adapazarı dışında evim yok. Ankara’da, İzmir’de, Antalya’da evim olmadı. 48 yaşında kaloriferli ev gördüm hayatımda. Afyon’da bir dükkân hissesine girdim 2 bin 500 TL kira alıyorum. Ne bankada param ne de arabam var. Hiç bisikletim bile hayatımda olmadı. Bunu sendikacı arkadaşlarım bilir, Adapazarlılar bilir. Ödemiş’teki adam ne bilsin. Her ay Türk İş’ten temsil giderim var. Haftada 15 gün 10 tane düğüne gidiyorum. Her ay temsil gider hakkım var. Hayatımda hiç kullanmadım. Harcırahlarımı hayatımda kullanmadım. Aksi kanıtlansın Türk İş’e gelmem, Adapazarı’ndaki evimden çıkmam. Demiryollarında işçimin iki misli maaşını alıyorum.”

Gören de Hint fakiri sanacak!

Oysaki daha önce maaşıyla ilgili yapılan haberlere ses etmemişti. O haberlerde Atalay’ın Demiryol-İş Sendikası’dan da Türk İş’ten de maaş aldığı belirtiliyordu. Ayrıca makam tazminatları aldığı, her türlü harcamasını sendika kasasından karşılandığı, hizmet bedeli de ödendiği belirtiliyordu. Atalay’ın toplam maaşının 100 bin liranın üstünde olduğu belirtiliyor.

Bu arada işçileri aptal yerine koyan Atalay gibiler mal varlıklarını açıklarken birinci dereceden yakınlarını hiç işin içine sokmayarak gerçeği söylediğini yutturacaklarını sanıyorlar.

Sınıfın hal-i pür melali

Nerden bakarsak bakalım Türkiye’deki en büyük işçi konfederasyonunun başında oturan Atalay hem sarı sendikacılığın sınıfa yabancılaşmasının çarpıcı bir fotoğrafını sundu hem de bu haliyle halen o koltukta oturuyor olabilmesini işçi sınıfının örgütlülük-kendisi için sınıf olma bilinç ve kültüründen uzaklığını gösterdi. Aksi takdirde Atalay o programda bu denli sınıf dışı bir tutum sergileyemezdi!

Fakat bunun da bir sonu vardır. Nitekim o son kriz koşullarında homurtuları daha da yüksek duyulan sınıf öfkesinin örgütlenerek açığa çıkarılmasıyla yazılacak. Erdoğan’ın asgari ücreti açıklarken yine bir mikrofon kazasına uğrayarak Atalay’ın kulağına eğilip “gırtlağımızı sıkmasınlar” demesinde de görüldüğü gibi onlar da bu olasılığın son derece farkındalar.