Ukrayna: Bütün ulusun tahıl ambarı



Almanlar neye muktedir olduklarını en iyi burada gösterdi. Bütün kamu binalarını, bütün kütüplaneleri, bütün tiyatroları, hatta sabit sirki bile yıktılar ve bunu savaş esnasında, silahla değil kundaklayarak, dinamitleyerek yaptılar.


İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki gerilimin iyice artmaya başladığı 1947’de, gazetelerdeki gerçekdışı haberlerden bıkan Steinbeck ve Capa “Bir de kendi gözümüzle görelim,” diyerek çıkıyorlar yola. Sovyetler Birliği’nde kaldıkları birkaç haftada Moskova’yı, Stalingrad’ı, Kiev’i ve Gürcistan’ı dolaşıyor; politikaya, hamasi laflara, bürokrasiye meydan vermeden Rusların ne yiyip içtiklerini, nasıl yaşadıklarını, dans ettiklerini merak ederek halkın arasına karışıyorlar.

“…Herkes Moskova’nın dışına çıkınca her şeyin farklı olacağını, ciddiyetin ve gerginliğin azalacağını söylemişti. Hakikaten de öyle oldu. Havaalanında bizi yerel Voks teşkilatından birkaç Ukraynalı karşıladı. Bunlar gülmeyi bilen insanlardı. Moskova’da tanıştığımız insanlardan daha neşeli ve rahattılar. Açık yürekli ve içten bir halleri vardı. İrikıyımdılar, neredeyse hepsi sarışındı, gözleri açık maviydi. Bizi Kiev’e götürecek arabayı hazır etmişlerdi.

Belli ki Kiev bir zamanlar güzel bir şehirmiş. Tarihi Moskova’dan çok daha eskiye dayanıyor. Burası Rus şehirlerinin anası sayılıyor. Merkezi Dinyeper kıyısındaki tepede bulunan Kiev, ovaya doğru yayılıyor. Manastır, kale ve kiliselerinin tarihi 11. yüzyıla dek uzanıyor. Bir zamanlar çarların dinlenmek için ilk tercihi burasıymış, sayfıye saraylarını buraya yaptırmışlar. Şehrin belli başlı binaları Rusya’nın dört bir yanında biliniyor.

Burası eskiden dini bir merkezmiş. Şimdiyse yarı harabe halinde. Almanlar neye muktedir olduklarını en iyi burada gösterdi. Bütün kamu binalarını, bütün kütüphaneleri, bütün tiyatroları, hatta sabit sirki bile yıktılar ve bunu savaş esnasında, silahla değil kundaklayarak, dinamitleyerek yaptılar. Üniversite yanmış ve yıkılmış, okullar viraneye dönmüş. Buna savaş denemez, şehrin tüm kültürel yapıları ve bin yıllık bir süre boyunca inşa edilmiş herbir güzel binası çılgınca yok edilmiş. Alman kültürü burada kendine yakışanı yaptı. Adaletin yerini bulması sık rastladığımız bir şey değildir, fakat Alman esirlerinin kendi sebep oldukları yıkımı derleyip toplamak için burada çalıştırılması bu nadir vakalardan biri diyebiliriz.

Bu insanlar ülkeleri zengin ve bereketli topraklara sahip olduğu için, bu topraklar tarih boyunca pek çok işgalcinin ağzını sulandırdığı için bunca yıkım yaşadı. New York’tan Kansas’a dek her yerin dümüz edildiğini hayal edin, işte Ukrayna’da yaşanan yıkım yaklaşık o kadar alanı etkiledi. Askerler hariç 6 milyon kişinin, yani nüfusun yüzde 15’inin öldüğünü düşünün, Ukrayna’nın insan kaybını ancak böyle anlayabilirsiniz. Aslında askerleri de ekleyince bu sayı daha da büyüyor, ama 45 milyon sivilden 6 milyonunun canına kıyıldı.

Almanlar maden kuyularından aşağı binlerce ceset attığı için Ukrayna’da bir daha asla kullanılamayacak madenler var. Ukrayna’daki her türlü makine ya parçalanmış ya da alınıp götürülmüş olduğu için bunların yenileri yapılana dek her şeyin kol gücüyle halledilmesi gerekiyor. Yıkıntılarla dolu şehirdeki herbir taş ve tuğla elle kaldırılıp taşınmak zorunda, tek bir buldozer bile yok. Şehrin yeniden inşası sürerken Ukraynalılar bir yanda gıda üretmeye devam etmek zorundalar, çünkü burası bütün ulusun gıda ambarı.”

[Rusya Günlüğü, John Steinbeck, Çeviren: Deniz Keskin, İletişim Yayınları]