Yedikleri İnsan Eti İçtikleri Kandır; El Ele Direnecek Zamandır



Dün çeşitli gerekçelerle başkasına yönelen nefret, fırsatını bulduğunda hepimize yönelmeyecek mi?


Poyraz Soysal

Bir mazot bidonu, bir delik ayakkabı, ağzından köpük saçan bir avuç yaratık. Kan istiyor, can istiyor yaratık. Dökülen her damla kanda, gözümüzü kapayan her ter damlasında ve çalınan emekte şişiyor kasası. Doğadaki hiçbir canlı türünün yapamayacağı şekilde bölerek güçsüzleştiriyor avını ve saplıyor pençesini boğazına. Avının bölünerek güç kaybetmesi onun güçsüzlüğünü güce dönüştürüyor. O nedenle kanlı salyasını sürekli saçıyor üzerimize. Mikropları bizi hasta ediyor, rotamızı şaşırtıyor.

Ya sonra? Sonrası zulüm, sonrası kan.

Yüz yıldır nefreti bir sömürme ve semirme aracı olarak kullanan rejim, insanı insanlıktan çıkararak başka bir aşamaya geçiyor. Güvencesizliğin, örgütsüzlüğün parçalanmışlığı içerisinde avcımızın örgütlü neferleri haline geliyoruz. O da bundan güç alarak elementlerimize kadar sömürüyor. Oysa en güçlü silahlarından birisi olan nefreti elinden aldığımızda, korkusundan hareket alanı bulamıyor. Doğal olarak boynumuzdaki eli gevşiyor ve nefes alıyoruz. Bunun en büyük örneğini Hrant’ın katlinde yaşadık. Sermayesinin varlığını bile ondan çöktüklerine borçlu olan Türk burjuvazisi, Ermeni halkına yönelik nefreti durmadan kışkırtıp damarlarımızdaki zehri taze tutuyordu. Bu nefretin vurucu gücü olan linç kültürünü, ömrünü halkların yüzleşme ve sağlıklı bir barışa kavuşmasına adayan Hrant Dink’e yöneltti. Bir kene gibi yapıştığı avını öldürene kadar bırakmayan medya ve yargı ikilisi, bu sefer Hrant’ın güvercin bedenine yapıştı. Sonrası bildiğimiz gibi. Ahmet Kaya’ya, Yılmaz Güney’e olduğu ve Tahir Elçi’ye olacağı gibi. Soğuk bir ocak günü bebekten katile dönüşen Ogün Samast isimli bir tetikçinin sıktığı kurşunlarla kaldırımın üzerine yığıldı. Bu sefer oyun tutmamıştı. Sokak ortasına dökülen kardeş kanı sahipsiz değildi. O bizimdi. Çünkü hepimiz Hrant’tık, hepimiz Ermeni’ydik. Bu slogan balyoz gibi patladı nefret geleneğinin beyninde. Silah geri tepti. Ne kadar uğraşsalar da o nefret tohumunu bu topraklarda var edemeyecekleri gerçeğiyle yüzleştiler. Ayağımızdaki delik ayakkabılar nefret tohumlarını ezen yüz binlerce adıma dönüştü. 100 yıl önce çöllere sürülen bir halkın acısını dindirmez belki ama o delik ayakkabı bizimdi, o sokakta yatan güvercin de bizdik artık. Katilden kahraman yaratmaya çalıştılar ama birkaç alçak faşistten öte yankısı olmadı. Belki de kötü bir sürecin önüne geçtik halklar olarak. 

Ya sonra? 

Bu kardeşleşme Gezi döneminde yükselerek devam etti. 2015 sonrası başlayan kanlı süreçte solun sokaktan izole olması ve sözü bile temkinli kuracak hale gelmesi nefrete uygun zemini yarattı. Kendisine sosyal demokrat hatta yer yer sosyalist diyen kesimlerde bile faşizme özgü söylemler duyulur oldu. Kürt, Ermeni düşmanlığı, göçmen düşmanlığıyla başka bir evreye geçti. Sokak canlıları bile nefret edilecek bir nesneydi artık. Rejim emekçi kesimlerin karnını nefretle doyururken göçmen ve yerli işçileri sınırsız sömürmenin yollarını açıyordu. Hrant’ın katli sonrası yarattığımız anti faşist kardeşlik iklimini Tahir Elçi ve benzer olaylarda yaratamamamız bugünleri yarattı. Sonuç, hiç kimsenin güvende olmadığı bir toplum. Bir toplum nasıl refleksini yitirmiş olabilir ki göçmen bir işçi benzin dökülüp yakıldığında tepkisiz kalsın. Hatta böyle bir vahşeti bile alkışlıyor olsun. Hrant’tan sonra bir kardeşlik köprüsü yaratan yüz binler 20 yılda nereye gitti de katil Samast, halka küfreder gibi yeni suçlar için serbest bırakıldı? Dün çeşitli gerekçelerle başkasına yönelen nefret, fırsatını bulduğunda hepimize yönelmeyecek mi? Komşusunu gürültü için öldürmek, park yeri için birbirini öldürmek bu nefret ikliminden bağımsız mı? Kartopu gibi dünyanın en masum şeyini bile bahane edip bir insan katledilmedi mi bu ülkede. Taraf olmak gerek. Bir opera konserine bile ağzından köpük saçarak saldıran utanç verici yönelimler mi onurlu bir şekilde kardeşçe bir yaşamı mı?!. Kısacası, seçimimiz kaderimizi belirleyecek. El ele bir mücadeleyi örmezsek, tek yapabileceğimiz sıranın bize ne zaman geleceğini düşünerek çürümek… o sıra bizden uzak olsun artık.