Gezi İsyanı, Türkiye toplumunun liberal kesimleri tarafından bile unutulmamış bir rüyadır. Hâlâ özlemle anılır, övgüler düzülür, tekrarı hayal edilir. Halbuki hayatın temel bir yasasıdır: Aynı suda ikinci kez yıkanıl(a)maz!..
Zaten o dönemin koşullarında ne kadar etkileyici ve esinleyici özellikler içeriyor olursa olsun Gezi’nin tekrarından ötesini hayal edememenin kendisi o isyanın tarihsel anlamı kadar sınırlarının da hâlâ kavranamadığını gösterir. Bu bağlamda bu hayal Gezi’nin çığır açıcı dinamik ruhuyla da bağdaşmayan bir tutuculuk anlamına gelir. Gezi ruhunu yaşatıp onun yeni bir örneğini yaratmaktan söz edeceksek eğer, bu ancak onun etkileyici yönlerinden olduğu kadar bıraktığı boşluklar ve sonrasından çıkardığımız dersleri de içeren devrimci bir senteze dayanmalıdır.
Gezi elbette en başta kitleselliği, yaygınlığı ve inatçılığıyla etkileyici bir esin kaynağıdır. Düşünün ki, Türkiye ve Kürdistan’daki 81 ilden Bayburt dışında kalan diğer bütün iller ve çok sayıda ilçe o günlerde hareketlendi, en cılızı dahi onbinleri bulan bir kitlesellikle meydanlara aktı. İstanbul-Gebze-Kocaeli hattıyla sınırlı kalan 15-16 Haziran işçi direnişiyle 1990’lı yılların Kürt serhildanları dışında Türkiye’nin toplumsal mücadele tarihinde benzer bir örnek yoktur.
Gezi, yığınsallığı kadar inatçılığıyla da öne çıkar. Mayıs’ın son günlerinde Taksim’de başlayan yangın AKP-Fethullah Gülen koalisyonunun bütün zorbalığına, zincirlerinden boşanan polis terörüne, gaza, bombaya, kurşun ve cop sağanağına rağmen aylarca sürdü.
Gezi İsyanı’nın esin kaynağı özelliğini koruyan ikinci özelliğini kitle inisiyatifinin belirleyiciliği oluşturur. Arkası her ne kadar getirilememiş olsa da tartışma ve iknayı esas alan mahalle ve kent forumları Gezi sürecinin yarattığı bir biçim olarak belleklere kazındı. Kitlelerin içinde yer aldıkları eylemlerin karar süreçlerine de katılımının biçim ve yöntemleri bakımından Gezi arkasında çok değerli bir deneyim birikimi bıraktı.
Gezi’nin karakteristik çizgilerinin bir kutbunda orantısız bir polis terörü varsa öteki kutupta orantısız bir zeka karşımıza çıkar. Aradan neredeyse 10 yıl geçtiği halde Gezi denildiği zaman bugün bile akıllara hemen bu ikisi gelir. Bu orantısız zeka, isyan günlerinde kendisini neredeyse her gün yenilerinin üretildiği sloganlarla birbirinden etkileyici özgün direniş yöntemlerinin bulunması şeklinde gösterdi. Kitlelerin sergilediği gözüpeklik yanında bu yaratıcılık, Gezi’ye duyulan sempatiyi büyütmekle kalmadı, onun haklılığına ve meşruiyetine gölge düşürme çabalarına fazla hareket alanı bırakmadı. Tayyip Erdoğan ve medyadaki tetikçileri, Gezi’nin kendi tabanlarında bile yarattığı sempatiyi düşmanlığa çevirebilmek için “camide içki içtiler” ya da “türbanlı kadına tecavüz edilmeye kalkışıldı” şeklinde aptalca yalanlara başvurmaktan başka yol bulamadılar ama kaldırdıkları bu taş da ayaklarına düştü.
Taksim’de başlayıp hızla yayılan halk isyanının dikkat çekici özelliklerinden biri de bileşimiydi. En küçüğü bile onbinleri aşan kitleler, başka zaman ve durumlarda bir araya gelmeleri bile düşünülemeyecek olan her eğilim ve görüşten, her yaştan, etnik kimlik, din, dil, cins ayrımlarına dayalı olarak tasnif edilemeyecek kadar çok renkli topluluklar olarak omuz omuza dövüştüler. Hareketin yaygınlığı yanında bileşiminin bu genişliği ve çeşitliliği Gezi’ye tipik bir halk isyanı karakteri kazandıran özelliklerin başında gelir.
Bileşimin bu zenginliğini ve genişliğini unutmamakla birlikte Gezi en başta bir gençlik ve kadın hareketi olduğunu vurgulamak yanlış olmaz. Metropoller başta olmak üzere sokaklara dökülen toplulukların ağırlığını hemen her yerde 16-25 yaş kuşağından gençlerle kadınlar oluşturdu. Eylemlerin genelinde olduğu gibi gençler ve kadınlar arasında da Aleviler belirgin bir ağırlık taşıyorlardı. İsyan günlerinde toprağa düşen ölümsüzlerimizin hepsinin Alevi gençler oluşu da bu gerçeği kanıtlar. Zaten AKP iktidarının adım adım sinsi bir dışlayıcılığın ötesine geçen saldırgan mezhepçi politikalarına haklı bir tepki duyan huzursuzluk içindeki Alevilerin harekete geçişi, Gezi isyanının başka kentlere yayılışını hızlandırmanın yanında eylemlere inatçı bir süreklilik kazandırmıştır.
Aynı işlevi kadınların eylemlerde oynadıkları kitlesel öncü rolde de görürüz. Diğer bileşenlerden farklı olarak kadın dinamiğinin Gezi sonrası yıllarda da hız kesmeyip toplumsal muhalefetin başını çeken bir rol oynamayı sürdürmesinin temelinde olduğu gibi kadınların Gezi’ye kitlesel katılımlarının temelinde de AKP’nin kadın düşmanı İslamcı yaklaşım ve politikalarının yarattığı doğal refleks ve öfke vardı.
Özellikle metropollerdeki merkezi meydanlara akan kitleler içinde belirgin bir yer kaplayan kentli orta sınıf gençliğine gelince, bunlar İsyan günlerinde hayranlık -ve şaşkınlık-uyandıran bir militanlıkla dövüştüler. Çoğu herhangi bir politik angajman ya da örgüte mensup değillerdi. Yine çoğu hayatlarında belki de ilk kez -üstelik böylesine militan direnişlerin yaşandığı- politik bir gösteriye katılıyorlardı. Buna karşın sadece iyi dövüşmekle kalmayıp organizasyon yetenekleri ve yaratıcılıkları ile eylemlere farklı bir ruh ve zenginlik kattılar.
Onları sokağa döken etkenlerin başında, kendilerini sürekli belirli bir ‘kalıba’ dökmeye çalışan geleneksel otoriter anlayışlara, kurumsal ilişkilere, dayatmalara duydukları tepki geliyordu. Benzerlerini Yunanistan ya da İspanya’daki isyanlar sırasında da gördüğümüz bu tepkinin sadece Tayyip Erdoğan ve AKP ile sınırlı olduğunu düşünmek büyük yanılgı olur. O zaman da sünepe bir “muhalefet” örneği olarak CHP dahil bütün düzen kurumlarını içeren bir kapsama sahipti bu öfke. Nitelik, amaç ve ve niyet olarak onlardan çok farklı bir düzeyi temsil etmekle birlikte kendileriyle “geleneksel” tarz ve yöntemlerle ilişki kurmakta ısrarlı olan devrimci yapılar da bu tepkinin çok uzağında ve dışında değillerdi.
Nitekim kitlelerin kuyruğuna takılmakla ünlü liberal kesimleri dahil genel anlamda sol örgütler Gezi İsyanı’nın başını çekip ona öncülük yapmak şurada dursun ancak kuyruğuna yapışabildiler. Bunu bile hepsinin başarabildiği söylenemez. Gezi bu yönüyle özellikle devrime öncülük iddiasını taşıyan devrimcilikte ısrarlı radikal güçler olarak hepimizi deprem ölçüsünde sarsması gereken somut bir deneyimdi. Geleneksel siyaset tarzı, anlayış ve alışkanlıklarımızın yanında 2000 sonrası sürüklendiğimiz sınırlı küçük başarılarla yetinen iddiasızlaşmadan, tarihsel perspektif bulanıklığından hızla sıyrılarak işçi sınıfı ve emekçi kitlelerle, gençlikle ve kadınlarla aramızdaki büyük kopukluğu gidermeye yönelmemiz gerektiğini bize göstermiş olmalıydı. Maalesef böyle olmadı.
Devrimci hareketin Gezi üzerindeki etkisinin zayıflığı, meydanı liberallere bırakmakla kalmadı aylarca süren o görkemli isyanın sönümleniş sürecinde yaşayarak gördüğümüz gibi hareketin zaaflarının kalıcılaşmasını da beraberinde getirdi. Bu zaafların başında, harekete katılan tüm toplumsal kesimlerin üzerinde birleşeceği somut bir dönemsel hedefler bütünlüğünden (program) ve eylemde birlikteliğin devamını sağlayacak asgari disipline sahip kalıcı bir örgütlülükten yoksunluk geliyordu.
Bunların her ikisi de o dönem harekete yön veren liberaller tarafından özellikle kutsanıp yüceltildi. Harekete net bir hedef bilinci kazandıracak ortak talepler temelinde örgütlü bir omurgadan yoksunluk isyanın başlangıç aşamasında herhangi bir politik angajmana sahip olmayan kesimlerin eylemlere katılımını kolaylaştırdığı da söylenebilir. Ama ilerleyen günlerde özellikle de hareketin büyük ölçüde ne yapacağını bilememekten de kaynaklı “yorgun” düşüp tıkandığı sönümlenme sürecinde her ikisinin de nasıl tayin edici öneme sahip olduklarını hayat gösterdi.
Kaldı ki bu sadece Gezi’ye özgü bir deneyim ve ders de değildi. Sonraki Arap isyanları dahil Gezi’yle aynı tarihsel kesitte birbirlerinden de esinlenerek peş peşe patlak veren bütün kitle isyanları, harekete tarihsel bir perspektif kazandırmakla kalmayıp sürekliliğini de sağlayacak bir programa ve o programın hakkını verebilecek nitelikte örgütsel biçimlere sahip olamadıkları için ya kalıcı sonuçlar elde edemeden sönümlenip gittiler ya da Yunanistan’da Syriza, İspanya’da Podemos örnekleri yanında Tahrir ve diğer Arap isyanları örneklerinde de gördüğümüz gibi kurda kuşa yem olmaktan kurtulamadılar.
O nedenle, Gezi’yi anarken onun sadece kazandırdıklarını değil sonuçlarını sonrasında yaşayarak gördüğümüz zayıflıklarını da dikkate alan bütünsel bir yaklaşım sahibi olmalıyız. Özellikle de yeni bir Gezi özlemi içindeysek Gezi’nin ortak hafızamıza işlemiş olumlu yönlerini anmakla yetinen nostaljik bir yaklaşım yerine bunların yanında onun zayıflık ve boşluklarından ders çıkarmış bir gerçekçiliği esas almalıyız. Haziran İsyanı’nın başladığını bu kez yarım bırakmayacak yeni bir Gezi ancak bu yaklaşımla örgütlenebilir.
(*) Bu makale Birleşik Devrim Dergisi‘nin Haziran-Temmuz tarihli 29. sayısı için kaleme alınmıştır
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!