Ermeni Katliamı, mübadeleler, Kürt katliamları, Alevi katliamları… 1915, 1938, 1955, 1978, 1992-95 ve bir bütün olarak 1990’lar… Öncesi bir yana sadece son 100 yıllık bir tarih aralığında onlarca katliamın işlendiği bir coğrafyada yaşıyoruz.
Burjuvazi ve devletinin genlerine işlemiş faşist ruh, ulus devletin temellerinin atıldığı ilk yıllardan bugüne kadar tarihin en karanlık, en kanlı sayfalarında vücut bulmuştur. Bu ruh sadece burjuvazi ve devletiyle de sınırlı kalmamış, onlar eliyle toplumun derinliklerine de zerk edilmiştir. Bu topraklarda zalime-zulme-sömürüye karşı direniş ve baş eğmezlik ne kadar köklüyse burjuvazi ve devleti eliyle kışkırtılan şovenizm-mezhepçi gericilik ve ırkçılık da bir o kadar derin ve yaygın toplumsal köklere sahiptir. Sistemli bir şekilde kışkırtılarak her daim hazırda bekletilen bu gericilik birikimi, burjuvazinin sermaye birikiminde vites büyütmek, buna uygun sömürü politikalarını devreye sokmak ve bunun için de toplumsal hareketi ezmek zorunda olduğu her kritik dönemeçte yolunu açacak bir cankurtaran olarak devreye sokulmuştur.
1978’in Aralık ayında Maraş’ta yaşananlar da böyle bir arka plana sahiptir. Burjuvazi, o günlerde yükselen toplumsal hareket karşısında kâbuslar yaşıyordu. Üstüne bir de emperyalist kapitalizmin yapısal krizlerinden biri yaşanıyor, dünya burjuvazisi krizi aşmak için yeni sömürü biçimlerini devreye sokacağı neoliberal birikim modeline geçiş yapıyordu. Türkiye gibi bağımlı bir ülkenin burjuvazisi de bu geçişi yapmak, sömürüyü alabildiğine derinleştirecek yeni yöntemleri devreye sokmak zorundaydı. Fakat yükselen toplumsal hareket bu geçişi yapmasını engelliyor, geciktiriyordu. Yolunu düzlemesi için devlet zorunun yanı sıra her daim cebinde taşıdığı gericilik birikiminin de pimini çekmesi zorunluydu.
Toplumsal hareketi yolundan saptıracağı, onu yorup parçalayacağı, sorunlarının esas nedenini görmesini engelleyeceği bu kart, kontrgerilla ve onunla iç içe geçen sivil faşistlerin kirli tezgahlarıyla devreye sokuluyordu. Maraş Katliamı da burjuvazinin bu ihtiyaçlarından koparılarak ele alınamaz. Yükselen toplumsal hareket ve devrimci etki karşısında yaşanan acizlik bir askeri cunta için altyapı hazırlamayı zaruri hale getirmişti. Nitekim Maraş Katliamı bu zaruret için gerekli altyapıyı hazırlayacak kirli tezgahlar zincirinin bir parçası olarak icra ediliyor, hemen ardından ilan edilecek sıkıyönetim için gerekçe haline getiriliyordu.
Maraş Katliamı, aylar önce Malatya, Sivas, Erzincan ve Elazığ’da adım adım örülen mezhepçi kışkırtmaların, ölümlerle sonuçlanan provokasyonların doruk noktası oldu. Maraş’tan önce bu illerde provası yapılan katliam, Maraş gibi sosyo-ekonomik çelişkilerin de işin içine girdiği bir kentte gözü dönmüş bir kıyıma dönüştü.
Neden Maraş?
Aylar önce Malatya, Sivas, Erzincan ve Elazığ’da tohumları atılan Kürt-Alevi düşmanlığı, Maraş’ı hazırlayacak toplumsal psikolojiye de zemin oluşturuyordu. Maraş daha kapsamlı bir katliam için en uygun yerdi. Çünkü buraya sonradan göçeden Alevilerin bir kısmı Pazarcık’taki pamuk üretimiyle zenginleşmiş bir kesimi oluşturuyor, Alevilerin yoğunluklu yaşadığı ilçelerden Maraş merkezine doğru bir göç yaşanıyordu. Bu göç aynı zamanda örgütlü devrimci mücadeleyi de sağın kalesi olan Maraş’a taşıyordu. Daha sonra ortaya çıkan belgelerden de anlıyoruz ki, Maraş’ta hazırlanan tezgah asıl olarak bu nesnel zemin üzerinden kışkırtıldı. ‘Aleviler zenginleşiyor, sizin konum ve statünüzü ellerinizden alacaklar, şehir komünist istila altında’ kışkırtmasının Sünni kökenli yerel eşraf ve tüccar arasında karşılık bulması uzun sürmedi.
Aynı şey emekçi kesimler açısından da ‘Aleviler işinizi elinizden alacak, camilerinize saldıracak’ kisvesine bürünüyordu. Sivil faşist hareketin azımsanmayacak bir toplumsal etkiye sahip olduğu il, bu açılardan kanlı bir pogrom için en uygun üsstü. Zaten sivil faşistler daha katliam öncesinden sağın kalesi olarak tanımladıkları ‘Maraş’tan ses gelmiyor’ diyorlardı. İstedikleri ses için düğmeye basmaları uzun sürmedi.
Maraş’ta katliamın beyaz sesi!
19 Aralık’ta “Güneş Ne Zaman Doğacak?” isimli faşist propaganda filmi Çiçek Sineması’nda gösterime giriyordu. Film gösterimdeyken sinemaya ses bombası atıldı. Bu olay üzerine tüm kentte “Aleviler Sünnilere saldıracak, camileri yakacak” söylentisi yayıldı.
Bir gün sonra Yeni Mahalle’deki bir Alevi kahvehanesine bomba atıldı. 21 Aralık’ta da CHP binasına saldırılarak Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu isimli iki ilerici öğretmen katledildi. Öğretmenlerin cenaze törenine yapılan saldırıya karşılık verilmesi sonucu Sünni kökenli üç genç öldü. Bu gelişme kapsamlı bir katliamın vesilesi olarak kullanıldı. Tüm kentte “Aleviler ve komünistler yarın Sünnilere saldıracak” söylentileri dolaştı, belediye hoparlöründen, “Üç Müslüman din kardeşimiz komünistler tarafından öldürüldü. Bunların kanı yerde kalmayacak!” anonsu yapılırken, cami hoparlöründen de, “Dünkü olaylarda komünist ve Aleviler tarafından şehit edilen üç din kardeşimizin cenazesi kalkacaktır. Bütün din kardeşlerimiz buna katılsınlar, son görevlerini yapsınlar” çağrısı yapılıyordu. Camilerde hocaların vaaz konusuysa “Alevi ve komünist kanı döken cennete gider” olmuştu.
Bu söylemler ve çağrıların toplumsal bir kıyım psikolojisine dönüşmesiyse uzun sürmedi. Maraş’ın Alevi mahalleleri, evleri hızla ölümün ve pogromun ürkütücü beyaz sesine kesiyordu. Tarihsel gericilik birikimi insanın kanını donduracak bir katliamla kendisini bir kez daha kusuyordu. Sabahtan beri defalarca yapılan anonslar, halkın provokatörler liderliğinde Trabzon Caddesi’nde bulunan Alevilere ait işyerlerine saldırmalarını tetikledi. Bir grup da ellerinde baltalar, kesici ve yanıcı aletlerle güruh halinde Alevi mahallesi olan Yörükselim’e saldırmaya gidiyordu. Bebelerin kaynar kazanlara atıldığı, insanların diri diri yakılıp kesildikleri, hamile kadınların kurşunlandıkları faşist bir ruh hali zincirlerinden boşanmıştı. Hemen sonrasında saldırı diğer Alevi Mahallesi olan Şirintepe’ye ve Alevi nüfusun daha az olduğu Yusuflar Sakarya, Yenimahalle, Mağaralı, İsadivanlı ve Dumlupınar mahallelerine de yayılarak kapsamlı bir kıyıma dönüşüyordu!
Kent günlerce katliama keserken sıkıyönetim ilan edilmesine rağmen ortalıkta ne asker vardı ne de polis… Ne Ecevit’in “sakin olun” çağrıları, ne bakanların kolluğa yaptığı müdahale çağrıları karşılık buluyordu. Keza tezgahlanan katliam başka ellerde, başka kumanda merkezlerinden bizzat MİT-CIA-sivil faşistler ve bilumum kontra odaklarca yönetiliyordu. Maraş Katliamı bu yönüyle de ‘devletin ne olduğu’ sorusuna verilmiş çarpıcı bir yanıttır!
Sınıfsal duyarlılıklara sahip, insanlık dersi almış azımsanmayacak sayıda Sünni kökenli emekçinin kıyıma karşı tavır alması, Alevi kardeşlerini korumaya çalışmalarıysa bu topraklarda gericilik birikimi kadar köklü bir ilerici-sınıfsal damarın varlığını bir kez daha kanıtlıyordu.
Tarihe düşen rakamlar!
Bir haftaya yayılan ve nedense (!) devletin ortalıkta görünmediği bu kanlı katliamın bilançosu fotoğraf karelerine düşen sarsıcı görüntülerle dile geliyor. Bu görüntüler rakamların diliyle buluşunca insan diyecek söz bulamıyor: 1978’in 19-26 Aralık günleri arasında yaşanan kanlı saldırılarda resmi rakamlara göre yüz on bir kişi, tanıkların anlatımına göreyse yüz elli kişi katledildi. Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakıldı, 100’e yakın işyeri tahrip edildi.
Katiller yargılanmadı bile!
Savcılığa göre, katliama karışanların sayısı bin 350 kişiydi. Bunların 752’si tutuklandı. Davalar 23 yıl sürdü. 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1–24 yıl arasında ceza aldı. 1991’de çıkan TMK ile ceza alanların bir kısmının yattığı yıllara sayılarak ertelendi, diğerleri serbest kaldı. Katliamdan yargılanan Ökkeş Şendiller (katliamın elebaşılarından) daha sonra burjuvazinin ahırı olan parlamentoda bir sandalyeye getirildi! Katliamda birinci dereceden rol aldığı belirtilen 68 kişiye ise hiç ulaşılamadı.
CIA-Kontrgerilla-MHP ortaklığı
Bir Alevi Sünni çatışması gibi gösterilen Maraş Katliamı, daha sonra açığa çıkan resmi belgelerde de görüldüğü gibi kontrgerilla-CIA-MHP ortaklığında hazırlanmış bir tezgahtır. Bu kanlı tezgahın aktörleri günler önce kente yuvalanmıştı. Hemen öncesinde kimliği belirsiz kişiler nüfus sayımı adı altında dolaşmış, Alevilere ait evlere ve işyerlerine kırmızı çarpı işaretleri konulmuştu. Katliam anında bu, “işaretli evleri yakın, içindekileri öldürün” buyruğuna dönüşüyordu. Katliamın hemen öncesinde kentteki bir otele milli piyangocu olarak kaydedilen yirmi altı kişinin daha sonra, 1979 yılında Milli Piyango İdaresi’ne sorulduğunda kendilerinde kayıtlı olmadığı açığa çıkıyordu!
Katliamla aynı günlerde ABD Büyükelçiliği 1. Kâtibi Alexander Peck de Maraş’ta boy gösterenler arasındadır! Dönemin emniyet müdürü daha sonraki açıklamalarında bu gerçeği isim vermeden, o günlerde ABD’lilerin de kente geldiği, bir otelde konakladıkları beyanıyla açıklıyordu. Peck ismi daha sonra Çorum, Yozgat ve Amasya’da da görülür. İşin bizzat MİT tarafından organize edildiği de daha sonra belgeleriyle anlaşılıyordu! Yine aynı günlerde sivil faşistlerin ünlü katillerinin de kentte bulunduğu açığa çıkıyordu. Bu bileşimin elbirliğiyle neler yapacağını, ’77 1 Mayıs’ı başta olmak üzere pek çok provokasyon ve katliamdan biliyoruz.
Bu topraklarda Maraş gibi kanlı katliamların zemini halen var. Alevilerin evlerinin işaretlenmesi, bizzat “devlet büyükleri”nin ağzıyla hedefe çakılmaları bunun somut ifadesidir. Kürt ve Alevi düşmanlığı için iklim her gün adeta yeniden hazırlanmaktadır. Her saldırıda her kışkırtma girişiminde bu damarın köklerinin ne kadar derin olduğunu, burjuvazi ve devletinin ihtiyaç duyduğu anlarda devreye sokmaktan kaçınmayacağını hatırlıyor/biliyoruz.
Fakat bu topraklarda tıpkı Maraş’ta katliam günlerinde ortaya çıkan ilerici-emekçi damar gibi, faşist provokasyon ve tezgahları bozacak güçlü bir tarihsel birikim de var. Bu birikimi Gezi’de gördük, Kobanê’yi sahiplenen binlerce emekçinin samimiyetinde gördük… Onu büyütmek, daha ileri bir düzleme taşımaksa devrimcilerin, komünistlerin, devrimcilerin, özgürlük tutkusuyla ayağa kalkan ilerici insanlığın tarihsel görevidir!
Yeni Maraşlar ancak sınıf bilincinin kökleşip yaygınlaşmasıyla engellenebilir!
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!