Fethiye Çetin, bu gerçekliğin kendi hayatına düşen kesitini sevgiyle işlemiş sayfalara. ”Anneannem” adlı kitap Heranuş’un ya da Seher’in öyküsü. Hayır hayır, Heranuş ve Seher’in öyküsü.
Bizim toplumsal gerçekliğimizin öyküsü.
1915’lerde, 1920’lerde, 1937’lerde tekrarlanan korkunç bir döngü. Kırım ve katliamlardan sonra çocukların asker ve bürokrat ailelerine besleme olarak verilmesi ve asimile edilmesi gerçeği. Yüzleşmeyi beceremediğimiz, yüzleşemedikçe de derinleşen yaramız.
Soğuk bir Ocak günü, yazarın anneannesinin ölüm haberini almasıyla başlar kitap. Cenaze sırasındaki şu diyalog, belki tüm yaşananların özetidir. “Erkek kalabalığından bir kişi yanımıza yaklaştı. ‘Seher teyzenin anne ve babasının adı neydi?’ dedi. Bir sessizlik oldu. Zehra teyze, ‘annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin’ dedi. Bana baktı. ‘Annesinin adı Üsküyi, babasının adı Ovannes diye döküldü dilimden’” Heranuş, Heranuş’lar kendilerine dayatılan kimliği ne kadar benimseyebildiler bilinmez.
Bu kimlik kendilerine dayatılmış olsa da ömürlerinin büyük bir kısmını o kimlikle geçirmek zorunda kaldılar. Bu korkunç gerçeklik bu dünyayı terk ettiklerinde bile peşlerini bırakmıyor. Yazar, babasını çocuk yaşlarda kaybettiği için ailesiyle birlikte anneannesi ve büyük babasıyla birlikte yaşar. Anneanne Heranuş, çevrede çok sevilen iyi bir insandır. Torunlarına düşkünlüğünü, kendisinin yaramazlıklarının bile üzerini kapatmasını özellikle belirtmiştir yazar. Burada bir nokta önemlidir. Torunları bir konuda başarılı olduğunda, “Sen bizim tarafa çekmişsin.” der anneannesi. O, sen bizim tarafa çekmişsinin ne demek olduğu çok sonra anlaşılacaktır.
Aslında çoğu kişi her şeyi biliyor ama dillendiremiyordur. Çok sonraları anneannenin yaşananları yazara anlatması belki de bu kitap için atılan ilk adım olmuştur. Bir sabah jandarmalar köylerini basar. Herkesi götürürler. Sadece kadınlar ve çocuklar daha sonra geri dönebilir ama evleri yağmalanmıştır. Sonraki baskında, geri dönme ihtimali tamamen ortadan kalkmıştır.
Ölümüne bir yolculuğa çıkarılmıştır Ermeni halkı. Erkekler katledilmiş, kadınlar ve çocuklar korkunç muamelelerle karşılaşmışlardır. Birçoğu tecavüze uğramış ya da Müslüman ailelere besleme olarak verilmiştir.
Heranuş’un teyzesi de saçından sürüklenerek kaçırılan genç kadınlardan birisidir. Bu arada, Hüseyin Onbaşı diye birisi Herenuş’u görür. Almak istediğini söyler. Annesi vermek istemese de zorla koparırlar. Artık Hüseyin Onbaşı ile Esma Hanım’ın yanında beslemedir.
Hüseyin Onbaşı, Seher’i kızı gibi görür ve öyle davranır ama Esma Hanım sevmez. Bir bayram günü Hüseyin Onbaşı, Esma Hanım ve Seher’e kumaş alır. Esma Hanım, “Hizmetçiyle, beslemeyle aynı kumaşı mı kullanacağım?” der. Hüseyin Onbaşı’nın cevabı, bizzat katılmış olan birinin ağzından soykırımın özeti gibidir. “O Sultan Reşat’ın gözü kör olsun. Herkesi hanım yaptı. Elin pırıl pırıl çocuklarını da onlara besleme etti.”
Anneanne, Hüseyin Onbaşı’nın çok yufka yürekli olduğunu söyler. Erkeklerin kafalarını kesmeye gidermiş ama kadın ve çocuklara yapılanlara katılmazmış. Bunun için ceza bile almış. Yazarın “Anneanne, çok yufka yürekliymiş de neden erkeklerin kafasını kesmiş?” sorusuna “Ne bileyim?” diye cevap verir.

Bu ‘ne bileyim’i anneannenin ağzından çok duyuyoruz kitap boyunca. Belki bir çaresizliğin ifadesidir kimbilir. Bu süre boyunca, başka bir eve çoban olarak verilmiş kardeşi Horen’le ve teyzesiyle karşılaşır anneanne. Özellikle Esma Hanım görüşmelerini engellemeye çalışır. Ailenin bir kısmı Amerika’ya geçmeyi başarmıştır. Heranuş ve kardeşinin peşine düşerler. Para gönderir, yanlarına çağırırlar. Ancak eşi Heranuş’a izin vermediği için gidemez. Sonra dayılarının da etkisiyle Amerika’daki aile ile bağlantı kesilir. Dayı, nüfus cüzdanındaki din hanesi nedeniyle asker olamamış ama sağcı bir partiye girip namazında bir politikacı olmayı da ihmal etmemiştir.
Bu da hayatın acımasızlığı olsa gerek. Anneannenin ölümünden sonra, Fethiye Çetin, Agos Gazetesi’ne ölüm ilanını yollar. Haber, Fransa’da yayımlanan bir gazetede de eleştirel bir dille yayımlanır. Haberi Amerika’da yaşayan aile de görür. Agos Gazetesi’ne ulaşırlar. Yine soğuk bir Ocak gününde, bebekten katil yaratan zihniyetin aramızdan kopardığı sevgili Hrant Dink yazara ulaşır. Böylece kopan bağ yeniden kurulmuş olur.
Anneanne, hayat hikayesini anlatırken “O günler gitsin, bir daha yaşanmasın” demişti. Ne acıdır ki, yüz yıl sonra da o günlerin benzerleri yaşanıyor. Aynı topraklarda aynı zulüm… Yazar, kitabın bir bölümünde 12 Eylül askeri faşist darbesini anlatırken şöyle demiştir. “Bazı omzu kalabalıklar, sürmekte olan sürebilsin diye, şimdi de kendi çocuklarını harcıyorlar.”
Evet, sürmekte olan sürebilsin diye zulüm devam ediyor. Sürmekte olan sürebilsin diye katlediliyor insanlar. Sümekte olan sürebilsin diye yıkılıyor şehirler. Bir daha böyle şeyler yaşanmasın, böyle kitaplar yazılmasın diye anneannenin sesine kulak tıkamayalım.
O günler gitsin, geri gelmesin diye ezilenlerin sesine ses olalım. O günler gitsin de geri gelmesin diye susmayalım. O günler gidecek ve geri gelmeyecek. O zaman güzellikleri dokuyacağız sayfalarımızda.
Heraklitos
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!