Gezi 6 yaşında…



Gezi halktı, Gezi umuttu; gençti, gelecek beklentisiydi, kadındı, yaratıcı ve dönüştürücüydü…


Halkın ciğerlerini tertemiz bir isyanın havasıyla doldurduğu; kent meydanlarının günlerce özgürleştiği, önyargı ve umutsuzluğun genç gülüşlerle yıkılıp geçildiği; hayatın çevresine örülen ve daha da yükseltilmeye çalışılan duvarların kahkahalar, sloganlar, gözü peklikle parçalandığı; içinden, geleceğin dünyasının izdüşümlerinin fışkırdığı halk isyanının, Gezi’nin 6. yılındayız!

Bir avuç insanın bedenlerini Gezi’nin yağmalanmak istenen ağaçlarına siper etmesiyle başlamıştı her şey. Hem o ağaçlara hem de o ağaçlar şahsında dile gelen her şeye sahip çıkmayı simgeleyen bir isyana dönüştü. Kentlerin ciğerlerini-tarihini yağmalamaya, emekçilerin kentlerin dışına sürülmesine, yağma ve talanın ekonomide de siyasette de temel politika biçimine dönüştürülmesi gözü dönmüşlüğüne karşı; cesarete, isyana davet ediyordu.

 

Bir avuç insanın çaktığı kıvılcım, olup bitenleri uzaktan seyreden milyonların tüm korku cenderelerini yıkarak kent meydanlarına, emekçi mahalleleriyle kentleri birbirine bağlayan ana arterlere akmasına neden olmuştu. Milyonların vicdanını olduğu kadar; içinde biriken öfkeyi, o ana kadar sessizce sineye çektiği tüm haksızlık ve adaletsizliklere karşı biriktirdiği çığlığı, sömürü çarkının yarattığı yıkıma duyduğu öfkeyi harekete geçirmişti.

Gezi milyonlar olmuş, Türkiye olmuş hatta etkisi sınırları aşarak başka ülkelerin emekçilerine esin kaynağına dönüşmüştü.

O milyonlar arasında hakkı yenilmiş, posası çıkıncaya kadar sömürülen, ücretini bile alamayan, çalışması ölümle özdeşleşen işçiler de vardı; kaç çocuk doğuracakları, sokakta nasıl yürümeleri-gülmeleri-konuşmaları, nasıl bir işte çalışabilecekleri buyurulan kadınlar da…

Geleceksizlik duygusunun o karanlık dehlizlerinde çıkışsızca dolaşan gençler de vardı; sözü-bestesi-senaryosu-sesi istenen kalıba dökülmeye çalışılan aydınlar-sanatçılar da…

Hayatlarını kurdukları, sosyal ilişkilerini soludukları mekanlardan zorla koparılarak kentlerin dışına sürülen emekçiler de vardı; tüm bir hayatına-alışkanlıklarına-kültürel değerlerine yeniden şekil verilmesine öfke duyan tüm toplumsal kesimler de…

En basit demokratik talepleri için sokağa çıktıklarında ya da seslerini çıkardıklarında karşılarına cezaevleri-polis copu-gözaltı çıkarılan tüm bir halktı o milyonlar!

Kısacası tüm bir halk, mevcut sömürü-yağma-talan politikalarına, örülmeye çalışılan faşist hücrelere; dayatılan gündelik yaşam ve alışkanlıklara; “makbul” olarak çizilen tüm zorbaca sınırlara karşı birikmiş ne kadar öfkesi varsa onları, kent meydanlarında kurulan devasa isyan korusunun sesine kattı.

Gezi halktı, Gezi umuttu; gençti, gelecek beklentisiydi, kadındı, yaratıcı ve dönüştürücüydü…

Halkın bu isyanı; dayanışmayı, hesapsızlığı, güveni, dostluk ve gelecek umudunu yeniden mayalaması, kapitalist barbarlık düzeninin cenderelerini zorlayarak yeni ilişkiler, anlayışlar, düşünüş ve eyleyiş biçimleri mayalamasıyla “başka bir dünyanın” kapısını aralamıştı.

Ethem yoldaş gibi gelecek düşü kurabilen işçi ve emekçi çocukları, toplumun acılarını, öfkelerini, özlem ve beklentilerini yüreklerinin ta içinde hissederek en önde yer aldılar. Ölüm korkusunu, tüm kaygıları ayaklarının altına alan bir cesaret ve cüretle en öne attılar. “Bizsiz olmaz” diyerek geriden gelenlere yol açtılar.

Ethem’ler, Berkin’ler, Mehmet’ler, Abdullah Cömert’ler, Ali İsmail’ler, Medeni’ler, Ahmet Atakan’lar, Hasan Ferit’lerin polis kurşunları, gaz bombalarıyla dökülen kanları; halkın manevi dünyasında sökülüp atılamayacak derinlikte kök saldı.

Rejimin tüm dengesini sarsan, krizini derinleştiren bu halk isyanı şimdi birkaç kişinin komplosu olarak yaftalanıp, yargılanmaya çalışılıyor. Yıllar sonra rejimin başındakilerin direktifiyle hazırlanan akıllara zarar bir iddianameyle Gezi’den mağduriyet çıkarmaya çalışıyorlar. Onun bir halk isyanı olduğunu bilmenin korkusu yüreklerini titretirken, bu korkuyu mezarlıkta ıslık çalmak misali ondan derme çatma bir komplo hikayesi kurarak sıyrılmaya çalışıyorlar.

Fakat nafile… Onlar da biliyorlar ki bu ülkenin işçi ve emekçileri Gezi’de ciğerlerine çektikleri o temiz havayı halen hücrelerinde taşıyorlar. Fırsatını buldukları her anda da yeni Gezi’ler yaratacak o enerjiyi açığa çıkaracak bir hafıza olarak saklıyorlar.

Bu açıdan da Gezi aslında burjuvazi ve siyasi temsilcilerinin yaşadıkları büyük kırılmanın adıdır. O kırılmadan sonra gerek kendi içlerindeki çelişkiler gerekse işçi ve emekçilerle yaşanan çelişkiler keskinleşmiştir. Yeni rejimin inşası için rıza üretemez hale gelinmiş, sistemi onaylatmak için gerekli tüm meşru mekanizmalar hoyratça rafa kaldırılmıştır. Sandıkta ifade bulan temsili demokrasinin tüm yasal gerekleri hiçe sayılmış, onunla sağlanan sözümona meşruluk değil, açık dayatma ve zorbalık temel hareket biçimi haline gelmiştir. Gezi burjuvazi ve temsilcilerinin içinde bulundukları krizin boyutlarını gösterdiği kadar bu krizi derinleştiren özel bir dinamik olmuştur.

Şimdi bu ruhu kolektif bir mücadele programı ve birleşik mücadelenin katığı yapma zamanıdır.

Devlet terörünün bizleri nefessiz bırakmaya endekslendiği; hayat pahalılığının mutfaklardaki yangını büyüttüğü; işsizlik ve yoksulluğun sarı renginin benizlerimize oturduğu; savaş politikalarının, şovenizm ve halklar arası düşmanlığın körüklendiği; tüm bir yaşamımızın koyu bir karanlıkla abluka altına alınmaya çalışıldığı; tek tipleşmemizin dayatıldığı; makbul vatandaşlığın-kadınlığın-gençliğin-emekçiliğin-sendikacılığın kısacası aklımıza gelebilecek tüm bir toplumsal yaşamın dayatıldığı bu koşullarda; daha fazla Gezi, daha fazla Haziran ruhu ve daha fazla Ethem’leşmek dışında bir seçeneğimiz yok.

Tarih bizden bunu bekliyor…