Devrim Şen
‘Neden’ sorusunu sormak cesaret işidir! Dilimizden “neden” sözcüğünü çıkarırsak nasıl bir manzara doğar?
“Neden” sözcüğü olmadan yaşadığımızı düşünelim:
Düşüncemizin ilerlemesi mümkün olabilir miydi?
Herhangi bir şeyin kaynağına inme olanağı kalır mı?
Kaynağına inilmeyen bir şeyin anlaşılması ve değiştirilmesi ya da belirli amaçlar doğrultusunda belirli yöntemlerle o şeyden yararlanılması mümkün olabilir miydi?
Onun için neden sözcüğü/sorusu kadar hayati bir başka sözcük daha yoktur desek yeridir. Neden-sonuç ilişkilerinin kurulmadığı her konu, bu bağlantının peşinde koşmayan her akıl yürütme yüzeysellikten kurtaramaz kendisini.
Böylesi bir düşünüş tarzı en fazla resmeder. Örneğin bir fotoğraf makinesi nedeni sorgulamaz. O yapması için tasarlandığı fonksiyonu (tespit etme) yerine getirir. Dünyanın en iyi ressamının tuvaline taşımasının mümkün olamayacağı bir şekilde objektifinin doğrultulduğu gerçekliği resmeder. Fakat en yeteneksiz ressamın yapabileceği şeyi yapması mümkün değildir. Ressam tuvale aktardığı manzaranın oluşmasındaki nedensellik bağını görüp anlayabilir. Dahası yapacağı resme küçük dokunuşlarla bunu aktarabilmenin tekniğini geliştirebilir; yaratıcılığını eserine yansıtabilir
Yazın sanatının bir türünü oluşturan tasvirle bir manzara ressamının yaptıkları arasında büyük fark yoktur. Belli bir manzarayı yazar kelimeleri ile resmederken ressam aynı işi fırça ve boyalarını kullanarak yapar. Oysa yaşamın canlı özü, kendisini görüngülerde/biçimde dışa vurmuş gibi görünür fakat gerçekte bu görüngülerden, manzaradan ibaret değildir. Ressamın kırmızı boya ile resmettiği çiçek ya da yazarın betimlediği kırmızı çiçek bir gerçekliktir ancak kırmızı rengin ne olduğu, neden kırmızı olarak göründüğü hakkında tek bir soru içermez. Her cismin üzerine düşen ışık aynı iken sonsuz sayıda renk-ton ilişkisine dair tek bir bilgi içermez.
Nedenselliği açıklamayan, kaynağına inilmeyen olgu ve olayların peş peşe aktarılması şeklinde bir manzara resmetmek elbette önemlidir. Ancak yeterli midir? Bunu yeterli görmek, olgu ve süreçleri ardarda sayarak bir yere varacağını sanmak kadar sığ bir yaklaşım var mıdır?
Oysa her olgunun-sürecin ortaya çıkmasının bir nedeni vardır. Buna dokunmamak suya sabuna dokunmaktan kaçmaktır. Ya düşünce tembelliğinin dile gelişi ya da belli bir nedenle (gerçekle) yüzleşmekten kaçınma dürtüsü vardır. Nedeni kavramamak değiştirici, dönüştürücü olabilmenin önündeki en büyük engeldir.
Nedenlerin (özün) yanına kadar gelip kıyısından dönmek suya kadar gidip susuz dönmeye benzer. Doğacak sonuçlarla yüzleşmekten kaçmaktır. Özü gözlerden gizleyerek göz boyama sanatı bir çeşit düşünsel illüzyondur.
Nedensellik bağı, insan düşüncesine ait olan dışımızdaki sonsuz evren, maddi dünyanın hareketinde gerçekte olmayan bir ilişki midir? Felsefenin binlerce yıllık soru ve mücadele alanına açılan “kıyamet” noktasıdır bu basit soru. Binlerce yıldır toplumunun ve kültürünün kendine ve doğaya ilişkin sorduğu soruların basit özü budur aslında. Bu soruya verilecek cevaplar ve kurulan ilişkilerde özetlenir.
Nedensellik ilişkisi insan düşüncesinin işleyiş yasalarında olmasından öte maddi evrenin tüm işleyiş biçiminde var olan bir ilişki, nesnel bir yasadır. Dışımızdaki maddi gerçekliğin hareketindeki nedensellik bağıntısını anlamanın iki biçimi vardır:
Birincisi mekanik bir neden-sonuç ilişkisidir. Bu basit ilişki kuruş tarzı bizi neden-sonuç-neden şeklinde mekanik bir nedensellik ilişkisi düzeyinden öteye götürmez. Düz mantık sınırlarının dışına çıkarmaz. Halbuki maddi evren/şeyler hakkındaki bilgimiz derinleşip geliştikçe şurada neden olanın ilerde sonuç, şurada sonuç olanın burada neden halini alarak yer değiştiğini görürüz. Neden ve sonuçların durmaksızın yer değiştiriyor olması bilgimizin gerçekliğe daha tam yaklaşmasıyla ilgilidir.
Evrensel birlik-evrensel bütünlük ilişkisi içerisinde neden sonuç ilişkilerini kurmaya çalıştığımız anda ise pek çok nedenin (aynı zamanda pek çok sonucun) bir araya gelerek pek çok sonuç (aynı zamanda pek çok neden) oluşturduğunu yani neredeyse sonsuz sayıda nedenin sonsuz sayıda sonuç oluşturuyor olduğunu anlamaya başlarız. Tüm bu sonsuz sayıdaki nedenden doğan sonsuz sayıdaki sonucun tekrar kendi nedenlerinin de nedenleri olduğunu farkettiğimiz, bu anlamda insanın düşünce sınırlarını zorlayan bir manzara ile karşılaşırız.

Konuya son dönemde gündemde olan Corona virüs salgını bağlamında bakalım.
Bu konuda geliştirilen komplo teorilerini bir yana bırakmamız gerekiyor. İki nedenle, birincisi böyle bir biyolojik silahın yapılması mümkün ancak kullanılmasının doğuracağı sonuçlar öngörülemez. Etki alanı ve gücü kontrol altında tutulabilen kimyasal silahlardan farklı olarak genetik mühendisliği sayesinde artık rahatça üretilebilir olan biyolojik silahları kullanmak, bizzat bu silahı üretenlerin de intiharıyla eşanlamlı olma ihtimalini taşır. Bilim adamları bunun gayet bilincindedir. Çünkü söz konusu olan doğaya salınacak olan basit bir gaz, zehirli madde bileşiği değildir. Canlı bir organizmadır. Canlı organizmalar cansız maddeye göre çok daha dinamik ve hızlı değişim gösterirler. Hele hele virüs gibi “basit” canlıların değişim hızları son derece büyüktür. Bir elimizde ilacını tutarak doğaya bıraktığımız bir virüsün tüm bu süreçlerde sergileyeceği etkileşimler neticesinde bir dizi mutasyon geçirerek bizim karşımıza geldiğinde, elimizde tutuğumuz ilaca gülüp geçmesi son derece mümkündür. Corona virüsünün daha şimdiden birkaç mutasyon geçirdiği ve ona karşı ilaç geliştirme çabalarını bir çıkmaza soktuğunu görüyoruz.
İkinci neden olarak yine bu gerçeklikten bakmamız zorunluluğu söz konusu; Emperyalist kapitalizm ve onun bilime hakimiyetine tanrısal bir gelişkinlik ve güç atfediyor olduğu için bu komplo teorilerini bir yana bırakmak gerekiyor.
Corona virüsü belli bir aileden geliyor. Belli bir soy ağacı var. Ancak bir nedenden dolayı bu virüs türünün bir ya da birkaç üyesi kendi doğal süreçlerinde bir başkalaşım geçiriyor. Diğer virüs türleriyle bir gen aktarımı gerçekleştirmiş olabilirler. Güneş ışığından gelen ya da doğadaki radyoaktif elementlerin gen dizilimine etki eden ışınlarına maruz kalmış olabilirler. Ya da aklımıza gelmeyen herhangi bir neden bu değişimi başlatmış olabilir.
Ona karşı bir ilaç geliştirmek isteyen bilim adamları bu yüzden virüsün kaynağına/nedenine inmek için çaba gösterdiler. Kaynağı/nedeni bulduklarında ya da ona yaklaştıkları anda çıkaracakları sonuçlar (bilgi) ona karşı bir çözüm üretme sürecini hızlandıracak ya da mümkün kılacaktı.
İşte burada yine aynı şey karşımıza çıkıyor: Nedensellik bağı, canlı ve cansız doğanın olağan hareketinde bulunan bir şeydir. Salt insan düşüncesinin hareketiyle ilgili, onunla sınırlı, öznel bir hareket değildir.
‘Cansız’ doğa, canlı doğa ve maddenin en üst örgütleniş biçimi olan insan beyni ve insan düşüncesi bir ve aynı yasalarca hareket ederler. Bir bireyi yöneten yasalar ile toplumu yöneten yasalar bir ve aynıdır. Nesnel hareket yasalarının anlaşılıp bilinmesi insan düşüncesinin hareketinin de anlaşılmasını doğurur. Tersi ilişki de bir yere kadar geçerlidir. Düşüncenin kavramlar aracılığıyla aldığı yol nesnel işleyiş yasalarının keşiflerine de yol açabilir. Ki insanlık bunu binlerce yıldır kullanmıyor mu? Teorik fizik ya da matematik kullanılarak herhangi bir yerde bir gezegenin olması gerektiği teoriden çıkarılmıyor mu? Daha önce ortaya atılan bu teorilerin keşifler aracılığıyla doğrulandığının sayısız örneği yok mu?
Neden sorusu cesaret işidir! Neden sorusu olmaksızın insanlık olarak bugün ulaştığımız gelişkinlik düzeyine ulaşamazdık.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!