Alınteri: Yapılan değişiklikle ilgili takip ettiğiniz kadarıyla genel bir bilgi verir misiniz? Bir de Resmi Gazete’de yayınlanan 2324 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararı ile Ceza İnfaz Kurumları’nın Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirleri’nin İnfazı hakkındaki 2006 tarihli tüzük yürürlükten kaldırılarak, yerine Ceza İnfaz Kurumları Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik yürürlüğe girdi. Herkes başka bir düzenleme beklerken ve bunun Meclis’e geleceğini düşünürken neden böyle kısmi ve yönetmelikle yapıldı bu?
Kazım Bayraktar: Koronavirüs salgını nedeniyle cezaevlerinin boşaltılması toplumsal bir talep haline geldi. İktidar talebi yerine getirmekte isteksizdi. Ancak yoğun kamuoyu baskısı karşısında siyasal bir fırsata çevirme eğilimine girdi. Hazırladığı ilk tasarı “terör” olarak sıfatlandırdığı “suçları” kapsam dışı bırakıyor, adli suçların çoğunu kapsıyordu. Toplumdan gelen tepkiler üzerine kadına yönelik şiddet ve cinsel suçların da kapsam dışı bırakıldığı haberleri yayıldı. Basında yer alan haberlere göre, ceza infazı 3’te 2 oranından yarı yarıya düşürülecek, cezasının 1/5’ini yatan hükümlü kalan süreyi denetimli serbestlikte geçirecek vs.
Ancak tasarı tamamlanmadan önce, 2324 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile Ceza İnfaz Kurumları’nın Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirleri’nin İnfazı hakkındaki 2006 tarihli tüzük yürürlükten kaldırılarak, yerine Ceza İnfaz Kurumları Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik yürürlüğe konuldu. Yönetmelik tümüyle yeni değil, eski yasak ve kısıtlamaların çoğunu içeriyor. Bunları bir yana bırakırsak, bu yönetmelik, infaz indirimi tasarısının istenmeyen sonuçlarına karşı bir ön hazırlık anlamına da geliyor.
Hükümlülerin iyi hal indiriminden yararlanmasını ya da yararlanmamasını belirleyen kararlar alan İdari Gözlem Kurulunun yapısı değiştirildi. Kurulun başkanlığını bundan sonra başsavcılar veya onların görevlendirecekleri savcılar yapacak. Yaşadığımız süreçte başsavcı demek her “adalet sarayı”nın yargı reisi demektir. Tüm adliyelerin başsavcıları resmen HSK, fiilen Erdoğan’a bağlı çalışıyorlar. Bazen mahkemelerin serbest bıraktıkları siyasi tutukluları (Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, ÇHD’li avukatlar, bazı gazeteciler örneğinde olduğu gibi) bir gecede yeni soruşturmalar organize ederek yeniden tutuklanmalarını sağlayanlar da onlar. Bundan birkaç yıl önce bir hakim şunu söylemişti: “Başsavcıyla ters düşen bir hakim ya da savcı cehennemin ortasındadır”.
Bu yönetmeliğin asıl amacı, varolan infaz mevzuatı uygulanarak bir hükümlünün iyi hal gerekçesiyle serbest bırakılması gündeme geldiğinde bu başsavcılar devreye girerek, serbest bırakılmalarına engel olabilecekler. Cezaevleri de Başsavcılar gibi, Adalet Bakanlığı’na bağlı ama, devlet bürokrasisi içinde Erdoğan’ın tam hakim olamadığı bazı çatlaklar var. Cezaevlerinden kimin bırakılacağı kimin bırakılmayacağını olabildiğince doğrudan belirleyebilmek için Başsavcılar İdari Gözlem Kurullarının başına getirildiler. Bu kurula bir de hükümlünün cezaevine girmeden önceki yaşamını inceleme yetkisi verildi. Böylece iktidarın çıkarları açısından en tehlikeli bulunanlar bu yetki çerçevesinde tespit edilerek tahliye olmaları engellenecek.
Bu yönetmelik, iktidarın, hatta Cumhurbaşkanı’nın kendi hesaplarına göre cezaevinde tutmak istediği siyasal tutsakların ceza sürelerini doldurarak ya da esnetmek zorunda kalacakları infaz indirim yasasıyla serbest kalmalarını bir başka yoldan engellemek için hazırlanmıştır.
Henüz kanunlaşmamış olan infaz indirim tasarısı, iktidar bileşenleri arasında pazarlık konusu yapılırken, AKP içinde de bazı rahatsızlıkları gündeme getirdi. Bu çekişme için de tasarının yasalaşması gecikiyor.
Alınteri: Yapılan değişiklikteki çifte standartçılık hukuk sistemi-felsefesi açısından neyi ifade ediyor.
Kazım Bayraktar: Bu soruya hukuk felsefesi açısından vereceğim yanıta, en son söyleyeceğimi baştan söyleyerek başlamak istiyorum. İnfaz yasasında amaçlanan değişiklikteki çifte standart ya da eşitsizlik hukuka uygundur; tepkilerde dile getirilen “hukuksuzluk” hukukun tarihsel varlık nedeninde içerilidir.
“Hukukun kendine ait bağımsız bir tarihi yoktur” der Marks ve Engels. Hukuk insanlık tarihinin belli bir aşamasında, maddi üretim biçimine (özel mülkiyet) bağlı olarak tarih sahnesine girer. Bugünkü hukukun da, “hukuksuzluk” denilen şeyin de gerçek anlamını kavramak için hukukun tarihteki ortaya çıkış koşullarına bakmak gerekir.
Tarihte ilk hukuk düzeninin kurulduğu köleci sınıfsal toplum öncesinde insan doğa ile hiçbir yabancılaşma durumu olmaksızın doğal ilişki içindedir ve bu ilişki komünaldir. Komünal yaşamda üretimin amacı insandır, o çağdaki ilkel koşullarda insanca yaşamın sağlanmasıdır. Komünal toplumlar hukuksuz toplumlardır; ama düzensiz değildir. Doğal kan bağına dayanan toplumsal düzen komünal birlikte yaşam kurallarına sahiptir. İnsanın doğa ile ilişkisi, doğanın bilinçli bir parçası olarak kurduğu ilişkidir. Bu ilişki aynı zamanda bir sahiplenme ilişkisidir ama bu sahiplenme alım-satım konusu olan özel mülkiyet türünden bir sahiplenme değil; “insanın örgensel olmayan bedeni” (Marks) olarak sahiplenmedir. İnsan doğal olarak sahiplendiği doğada yaşam araçlarını üretirken sadece kullanım ve tüketim amaçlı olarak üretir. Dolayısıyla ürünlerin ve üretim araçlarının sadece kullanım-değerleri vardır.
Yönetenler ile yönetilenler aynı “doğal laboratuvar” (Marks) içinde birlikte ve elbirliği tarzında emek vererek üretirler ve ürettiklerini topluluğun çalışamayan bireylerini de (çocuklar, hastalar, yaşlılar) dahil ettikleri eşit paylaşım içinde tüketirler. Mutlak değil göreceli (ihtiyaca göre) biçimlenen bu eşitlik sadece doğal (kan bağına dayanan) toplumsal ilişkiden kaynaklanmaz, aynı zamanda araya meta-değişim ilişkisinin (mübadelenin), dolayısıyla özel mülkiyet kavgasının girmediği bölüşümden kaynaklanır. Üretim ile bölüşüm arasındaki ilişkiyi gerçekleştiren, aracılık eden unsur; belirli tarzda örgütlenmiş (gens, kabile, aşiret), birlikte (ortak) karar alma yeteneğine sahip yönetim tarzıdır. Bu nedenle komünal toplumların ne polise, ne jandarmaya, ne mahkemelere, ne devlete, ne de hukuka ihtiyacı vardır.
Komünal toplumda üretim, kullanım-değeri olarak doğrudan tüketim için, doğal ve insan için bir üretim-tüketim ilişkisi içinde yapılırken, gelişmesinin belli bir aşamasında ortaya çıkan ve süreklilik kazanan trampa bu doğallığa ilk darbeyi vurur. Somut kullanım-değerine sahip olan, kullanım değeri biçimiyle doğrudan tüketime giren, insan için üretilmiş ürün, trampanın süreklileşmesi ve değişim amaçlı “karşılıklı üretimin düzenlenmesi”yle birlikte değişim-değeri (meta) özelliği de kazanır. Kullanım-değeri somuttur, kullanılarak tüketilen belli bir şeydir; değişim-değeri soyut ve geneldir, her emek ürününde aynı özelliğe sahip olarak mevcuttur ve bu nedenle kullanım-değerinden bağımsızlaşma yeteneğine ve potansiyeline sahiptir. Değişim-değerinin bağımsızlaşma eğiliminin tarihte ilk somut adımı, belli bazı ürünlerin (çoban topluluklarda koyun, diğerlerinde bakır, demir gibi metaller) değişim aracı olarak kullanılmasıyla atılmıştır. Bu değişim araçları paranın ilk ve ilkel biçimleridir.
Değişim aracının paraya dönüşmesi değişimi kolaylaştırırken, para değişim-değerinin genel niteliğini daha açık bir biçimde görünür kılar. Değişim-değeri kazanan bir ürün “doğal niteliğinden farklı olarak” bir ilişki biçimini ifade eder. İnsanlığın tarihteki ilk ekonomik ilişkisi olan bu ilişki geneldir ve her metada mevcuttur.
Bu genel ilişki aynı zamanda doğal olmayan, tarafları karşılıklı bir yükümlülük ve beklenti içine sokan (hukuktaki haklar ve ödevler ilişkisi), süreklilik kazandıkça yeni kurallar gerektiren, doğal insani güvenin yerini kuralların güvencesinin (hukuksal güvencenin) aldığı bir sözleşmeyi de içerir. Kullanım-değeri için yapılan üretimin yerini sözleşme gereği değişim için üretim alır. Ürününün bir kısmı artık üretenin kendi tüketimi için değil, kendisinin üretmediği başka bir ürünün kullanım-değeri ile değişmek amacıyla kendisinin ürettiği kendisine yabancı bir üründür. Yabancılaşmanın ilk tohumu da böylece atılır, doğallığından kopan ilişkinin yerini hukuksal ilişki alır. Hukuksal ilişki ekonomik ilişkinin doğrudan yansıması olarak tarih sahnesine çıkar. Karşılıklı rızaya dayanır, bu rıza değişime konu olan ürünler üzerinde karşılıklı mülkiyet hakkının tanınmasını gerektirir. Bu süreçte zor devreye girmez. Komünal toplulukların sınırlarında, topluluklar arasındaki trampada filizlenen hukuk başlangıçta herhangi bir zora dayanmaz; ortada henüz devlet de yoktur.
Meta ilişkisi, çıkar ortaklığı ve çıkar çatışması ilişkisidir; aynı zamanda bu çelişkilerin birliğidir. Belli bir çıkarı elde etmek için belli bir çıkardan vazgeçmeyi gerektiren bu ilişkiden, karşılıklı bencil düşünce ve davranış içinde belirlenen kurallar ortaya çıkar; sözleşme dediğimiz belli kurallardan oluşan bu ilişki hukuksal bir ilişkidir.
İlkel toplum insanı bu gidişin nereye doğru evrileceğini kavrayacak, müdahale edecek tarihsel birikime, bilince ve koşullara henüz sahip değildir. Bu nedenle, başlangıçta üretime ve dolayısıyla toplumsal düzen kurallarına egemen olan insanın, giderek üretimin ve kurallarının egemenliğine girmesi tarihsel koşulların getirdiği bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.
Değişim aracının keşfedilmesiyle birlikte değişim-değeri kullanım-değerinden bağımsızlaşmaya, yeni kuralları ve sözleşme biçimlerini gerekli kılmaya, trampada embriyon halinde filizlenen hukuk gelişen ekonomik ilişkileri takip ederek büyümeye, organları görünür olmaya başlar.
Meta ilişkileri üretimi, üretim meta ilişkilerini geliştirirken emeğin üretkenliği de artar ve emek-gücünün emek sahibinin yaşaması için gerekli olandan daha fazlasını üretme yeteneğini geliştirir. Başlangıçta çok şey ifade etmeyen ve istisnai kalan bireysel servet birikimleri, trampa ve meta ilişkileriyle birlikte komünal topluluğun bağrında filizlenen özel mülkiyete dönüşür. Özel mülkiyet, doğal sahiplenmeden farklı olarak nesnelerinin trampa ya da meta biçimini almasıyla kendini gösterir. Üreticinin özkullanımı için değil, değişim için üretilmişlerdir. Bu durum geliştikçe, yani özkullanım yerine değişim için üretim gelişip, doğal işbölümünün yerini aldıkça eşitsizlik de gelişir. Topraktaki eski komünal sahiplenme adım adım çözülmeye başlar. Nüfus arttıkça, ihtiyaçlar genişleyip çeşitlendikçe, üretim geliştikçe daha fazla emek-gücü gereksinmesi ortaya çıkar ve savaş esirleri, emek gücü olarak kullanılmak üzere mülkiyet nesnesi haline getirilir; köleci üretim ilişkileri çağı başlar. Engels bu dönüşümün temel özelliğini şu cümlelerle açıklar:
… Birinci büyük toplumsal işbölümü, emek üretkenliğini, dolayısıyla servetleri artırıp üretim alanını genişleterek, o günkü tarihsel koşullar içinde, zorunlu olarak (abç) köleliği getirdi. Birinci büyük toplumsal işbölümünden, toplumun iki sınıf: efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler biçimindeki ilk büyük bölünüşü doğdu.”(Ailenin Özel Mülkiyetin Devletin Kökeni)
Üretim ilişkilerinin belli gelişme düzeyinde başlayan bu ilk sınıflaşma süreci sadece savaş esirlerinin köleleştirimesiyle sınırlı kalmaz. Meta-para ilişkileri, borç, faiz, ticaret ve tefecilikle birlikte özgür insanlar da borç karşılığı köleleştirilmeye başlar. Kendi emeği ile ürettiğini pazara götürüp trampa ya da para aracılığıyla değişime sokan etkinliğin yerini, emek ile üretim aracının ve ürünün tamamen ayrıldığı bir etkinlik alır.
Üretimde köle emeğinin kullanılmasıyla birlikte insan emeğinin nesnel (inorganik doğa) koşullarıyla ilişkisi (doğal özne-nesne ilişkisi) de değişir. Toplumun bir kısmının emeğin nesnel koşulları ile ilişkisi yani üretim faaliyeti kesilirken, diğer kısmı nesnel koşulların bir eklentisine dönüşür. Köle insan ürettiği ürünün, kullandığı üretim aracının artık sahibi değildir; köle sahibi ise üretimin dışına çekilir, ürünle doğal ilişkisi ortadan kalkar, yerini özel mülkiyet ilişkisi alır.
Yabancılaşan her ilişki özel mülkiyet ve meta değişimi temelinde geliştiği için hukuksal ilişkiye dönüşerek varlığını sürdürür. Yabancılaşma da, hukuk da kapitalizm çağında doruğa ulaşır.
Trampanın süreklileşmesiyle birlikte üstü örtük biçimde ortaya çıkmaya başlayan değişim değeri, trampanın komünal topluluklar içine sıçraması, değerin para ile ifadesi, meta ilişkileri ile gelişen özel mülkiyet ve insan için üretimden, değişim ve özel mülkiyet için üretime geçişle birlikte hukuk da embriyon halinden çıkarak gelişir, organları görünür olmaya, doğa ile insanın, insan ile insanın arasına sızmaya başlar.
Sınıf ayrıcalıklarına dayanan bir toplumsal düzen oluşurken, bir özgür yurttaşa on kölenin düştüğü saflaşmada toplumsal bir baskı aygıtı da zorunlu hale gelir. Engels’in deyimiyle “devlet icat olur”; hukuk bir sıçrama daha kaydeder. Devleti düzenleyen kamu hukuku; özel mülkiyeti ve bağlı konuları düzenleyen özel hukuk; “analık hukuku”ndan babalık hukukuna geçişi ve aynı zamanda kadını neredeyse köle statüsünde erkek egemenliği altına alan, mülkiyet ve mamelek işlerini yürütme hakkını sadece erkeğe tanıyan aile hukuku; meta ilişkilerini ve bu ilişkilerin ürettiği çıkar çatışmalarını düzenleyen ve borcunu ödeyemeyenleri köle statüsüne alan borçlar hukuku vs. bu dönemde ortaya çıkar. Bu koşullar altında tarih sahnesine giren Atina ve Roma kent devletlerinin demokrasileri işte bu hukukun demokrasileridir. Demokrasinin, hukukun ve devletin sınıfsal varoluşlarının en çıplak örnekleridir aynı zamanda. Demokrasinin aynı zamanda diktatörlük içerdiğini de en açık bir biçimde ortaya koyarlar. Köleci üretim ilişkilerine geçişle birlikte kadının ve çocukların da erkeğin köleleri haline getirilmesi, tarihin sistematize edilmiş ilk hukuk biçimi ve bugünkü kapitalist üretim ilişkilerini düzenleyen burjuva hukuk sistemlerinin tümünün ortak ilham kaynağı olan Roma Hukuku’nda düzenlenmiştir. Bugünkü burjuvazinin geçmişle bugün arasındaki bu hukuksal ilham ilişkisi dahi; bugünkü kadın erkek eşitsizliği ve erkek egemenliğinin tarihsel temellerinin (aynı zamanda kadının nihai kurtuluş koşullarının), bugünkü eşitsizliğin nedenlerinin nerede aranması gerektiğine işaret eder.
Bu dönüşüm çağında dikkate alınması gereken diğer husus da din-hukuk ilişkisidir. Toplumsal düzen kurallarının tanrıların işi olduğu inancı (yanılsaması) insan bilincinin belli bir gelişme aşamasında ortaya çıkar. İnanç, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla birlikte yeni düzenin kurallarının (hukukun) meşruiyet kaynağına dönüşür. Feodal çağda tek tanrılı dinlerin meşruiyetine yaslanan, kendini din kılığında ifade eden hukuk, kapitalizm çağında kendisi din haline gelerek maddi üretim ilişkilerine bağımlı tarihinin zirvesine ulaşır. Yaşadığımız bu çağda gözlemlediğimiz gibi her yer meta, her yer çıkar çatışması ve her yer hukuk haline geldi. İnsana ait her şey metalaşıp, sermaye birikim nesnesine dönüşürken hukuk da içinden çıkılmaz labirente dönüştü, profesyonel hukukçular yarattı ve bunu da yeni bir sermaye birikim konusuna dönüştürdü.
Özel mülkiyet ve meta ilişkisi toplumda ve toplumlar arasında sürekli çıkar çelişkileri, eşitsizlikler, şiddet ve baskı biçimleri üretir. Hukuk maddi üretim ilişkileriyle birlikte bu çelişkilerin, çözümlerin, çözümsüzlüklerin, çatışmaların, savaşların, ve bütün bunların araçları olan toplumsal kurumların ve siyasetin toplamını belli düzen kuralları biçiminde (kuşkusuz kendi ayağına dolanması kaçınılmaz çelişkiler yumağına da dönüşerek) yansıtır. Özel mülkiyet kavgası, aynı zamanda siyasetin özü olarak, çatışan güçler arasında çıkara bağlı kurallar koyma, toplumsal düzen belirleme ya da varolan düzene müdahil olma, egemen sınıf içindeki her güç odağının ele geçirdiği ekonomik, siyasi ve askeri güç araçlarını kullanarak çubuğu belli özel mülkiyet-siyaset odakları lehine bükme kavgasıdır. Devlet bu güçlerin (özel mülkiyet sahipleri sınıfının) öncelikle mülksüzleştirilenleri baskı altında tutmak için, ikinci olarak birbirlerine karşı da siyasal bir silah olarak kullandıkları bir baskı aracıdır. Bu nedenle hukuk bu güçlerin siyasi-ekonomik etki ve yetki gücüne göre (geriden takip ederek) sürekli değişim geçirir. Her güç odağı kendi kurallarını, yani hukukunu egemen kılma peşindedir. Kendi içinde çelişkiler bütünlüğü olan hukuk, sınıflar arası kavgada, her sınıf için subjektif anlamı olan göreceli bir kavramdır. Bu uzlaşmaz çıkar çelişkileri sistemi içinde, ne kadar sınıflar üstü bir anlam verilmeye çalışılsa da, birinin hukuku diğeri için hukuksuzluk olarak görünür.
Sistemin bazı değişmez ortak temel kuralları (yasalara bağlanmış ya da fiilen, ve sistematik biçimde uygulanan hukuk kuralları) bu arada varlığını sürdürür. Egemen sınıf odakları arasında ortak noktayı oluşturan şey -ortak çıkar olarak-, var olan özel mülkiyet rejiminin meşruluğunun sağlanması, sürekli kılınmasıdır. Bunun yanında çıkar kavgası süreklidir ve her hukuksuzluk farklı bir hukukun varlığına işaret eder. Hukuksuzluk denilen şey hukukun varlık nedeninde içerilidir. Eşitsizlik, çifte standartçılık, adaletsizlik de öyle.
Sorularınızın esas konusunu oluşturan infaz yasasını değiştiren tasarıdaki eşitsizlik, hukuksuzluk değildir. Şu an iktidarı elinde bulunduran egemen sınıf blokunun yıllardır kurmaya çalıştığı ve büyük ölçüde de başardığı toplumsal düzen ve kurallar sisteminin, yani belli bir hukukun sonucudur. Bu nedenle, tasarıdaki eşitsizliğin yasalar önünde eşitliğe aykırılığı, yürürlükteki yasaları, Anayasa’yı, AİHS’ni hangi noktalarda ihlal ettiği, iktidarın gerçek niyeti ile birleşik olarak siyaseten teşhir etmek gereklidir. Ancak bunu “hukukun üstünlüğü”, “hukuk devleti” gibi kavramlara ya da genel hukuk kavramına yaslanarak yapmak, bu eşitsizliğin sürekli kaynağı olan sınıf egemenliğinin hukukunu, dolayısıyla düzenini onaylamak anlamına gelir. Hukuk sınıflar üstü değil sınıfsal bir toplumsal düzen kuralları bütünüdür.
Hukuk felsefesi temelinde yanıt isteyen bu sorunuzun cevabını Marks’ın şu cümleleriyle tamamlamak istiyorum:
Öyleyse, gerçeğin öteki dünyasının yitip gitmesinden sonra, bu dünyanın gerçeğini ortaya koymak tarihin görevidir. İnsanın özyabancılaşmasının kutsal biçimlerini bir kez açığa çıkardıktan sonra, kutsal-olmayan biçimleri içindeki özyabancılaşmayı da açığa çıkarmak, ilkin, tarihin hizmetinde olan felsefenin görevidir. Böylece gökyüzünün eleştirisi yeryüzünün eleştirisine, dinin eleştirisi hukukun elelştirisine, tanrıbilimin eleştirisi de siyasetin eleştirisine dönüşür. (Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı Giriş)
[Sürecek]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!