Zeynep Şenpınar cinayeti, tartışmalar, özsavunma bilinci…



Muğla’da eski sevgilisi tarafından katledilen Zeynep Şenpınar’ın ardından yapılan “gayrimeşru yaşam” propagandası ya da Zeynep’in 15 gün önce karakola yaptığı şikayetini bir gün sonra geri alması İstanbul Sözleşmesi’nin bile bu zihniyet değişmedikçe kadınları korumaya yetmeyeceğini açıkça gösteriyor


Kadınlara nispi can güvenliği sağlayan İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasayı her açıdan tartışmaya açan hatta kadınların “aileyi dağıtan” bu yasadan güç alarak boşanmaya yöneldikleri için öldürüldüklerini söyleyecek kadar kendisini kaybeden cenahın sadece gerici din adamları ya da Akit gibi tetikçilerle sınırlı olmadığını hepimiz biliyoruz. AKP cenahında bile dalgalanmalar yaratan bu tartışmaların-yaklaşımların son ifadesi Muğla’da katledilen Zeynep Şenpınar’ın ardından dile geldi. Bu kadın düşmanı yaklaşım bu sefer kendisi İstanbul Sözleşmesi’ni hedefe çakarak değil de “gayrı meşru yaşam” gibi klişe bir gericilikle kustu.

Çocuklara tecavüz edilen vakıf yurtlarını göklere çıkaran, kız çocuklarına tecavüz edenlerin nikah mührüyle affedilmesini savunan, tüm kötülüklerin üstünü nikah perdesiyle örtmekte mahir olan bu cenahın görüşlerinin açık ifadesi AKP İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis Üyesi Hamdullah Arvas tarafından söze döküldü.

Kadınların katledilmelerini bile kendi gerici değer yargılarının, tahayyül ettikleri toplumsal ilişkilerin propagandasının aracı kılan bu güruhun kendinde bir gücü temsil etmediğini, tüm toplumsal ilişkileri gündelik hayat içinden yeniden dönüştürmeyi esas alan toplumsal-siyasal bir kesimin yaklaşımlarının ifadesi olduklarını biliyoruz.

Onların tahayyül ettiklerinin kadınların mezarları olduğunu da…

Bu tahayyülün ya da yaklaşımın devletin resmi kurumlarının yaklaşımına dönüştüğünü de sayısız örnekle görüyoruz. Bu açıdan da İstanbul Sözleşmesi ya da 6284’ün de bir yerden sonra anlamsızlaştığını anlıyoruz. Öyle olmasaydı Zeynep ölmez, katili üstüne bir de sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla cinayetini meşrulaştırma cûreti gösteremezdi.

Keza Zeynep’in de öldürülmeden 15 gün önce karakola başvurduğunu, nasıl olduğu belli şekilde 1 gün sonra da şikayetini geri aldığı açığa çıktı.

Mevcut siyasa-toplumsal yaklaşımla hareket etmeyen karakollar olsaydı Zeynep’in şikayetini 1 gün sonra neden geri aldığını araştırır, arkasında bir tehdit mi var diye merak ederdi.

Fakat kanlar içinde kalmış halleriyle o karakollara giden kadınların bile nasihat verilerek evlerine gönderildikleri hatta aşağılandıkları bir ülkede, Zeynep gibi burjuva medyanın haber yaparken özellikle vurguladığı “sevgilisiyle birlikte yaşamış”, Arvaz’ın ifadesiyle “gayrı meşru yaşam” sürmüş bir kadının şikayetini de şikayetini neden geri aldığını da merak etmelerini, peşine düşmelerini beklemek en hafif ifadeyle saflık olur.

Sözün kısası İstanbul Sözleşmesi de şu haliyle kadını koruyamıyor, onun yaptırım gücünü konuşturacak esas dinamik elbette ki toplumsal baskı olacaktır.

Ancak bunun bile şu koşullarda kadınların öz savunma bilincini kökleştirip yaygınlaştırmalarıyla birleşik olduğunda anlamlı olacağı açık.