Nefes alamıyorum…



Yıllardır süregelen “nefes alamama” halimizi Floyd’un kameraların önünde vahşice katledildiği görüntülerle çok derinden hissettik.


ABD’de “dolandırıcılık” iddiasıyla yakalanan siyahi George Floyd’un ırkçı polis tarafından boğazına basılarak katledildiği anlar biz emekçiler açısından yaşadığımız birçok eşitsizlik ve ayrımcılığın simgesine dönüştü.

Bu coğrafyadan da bakarsak her birimizin yaşamının Floyd’un son sözlerindeki gibi “nefes alamaz” hale geldiğini görürüz. Irkçılık, baskı, polis şiddeti, kölece çalışma koşulları, kadın cinayetleri, dur ihtarına uyulmadığı iddiasıyla sokak ortasında polis kurşunlarına hedef olan insanlar, din-dil-ırk ayrımı, ötekileştirmeler…

Tüm bunlar hepimizin şu ya da bu şekilde yaşadığımız şeyler.

Tüm bunlar bizi 7 yıl önce Gezi’de hissettiğimiz umudu, tarifsiz duyguları bir kez daha ayaklandırma zorunluluğuyla karşı karşıya bırakıyor.

7 yıl önce biz sadece “birkaç ağaç” için çığlıklarımızı birleştirmedik. O “birkaç ağaca” sarılırken aslında yıllara yayılan gerici-faşist nizama-dayatmalara karşı da “yeter artık” demiş olduk.

Yıllardır süregelen “nefes alamama” halimizi Floyd’un kameraların önünde vahşice katledildiği görüntülerle çok derinden hissettik. Ne çok ortak yönümüz olduğunu düşündürdü bana o görüntüler. ABD’de yaşayan siyahiler ve işçilerle ve tüm dünyadaki işçi emekçi, ezilen tüm insanlık bu düzende tıpkı Floyd gibi nefes alamıyor.

7 yıl öncesinin de öncesinden beri nefes alamamaya hala devam ediyoruz. Gezi hatıraları “Geziciler”in aklından çıkmıyor belki. Ama artık bu hatıralarımız böyle bir dönemde “İnsanlığın kurtuluşu için daha neyi bekleyeceğiz?” sorularını da beraberinde getiriyor/getirmeli.

Hala ve daha azgınca süren işçi kıyımlarına, ekonomide “uçtuk” balonlarına, en basitinden sağlık alanındaki yetersizliklere rağmen ardı arkası kesilmeyen yalanlara ve aklımızla alay edercesine yapılan açıklamalara baktıkça; yeniden bir araya gelebilmemizin imkanını neden yaratamıyoruz diye soruyorum.

Neden hala birilerinin ötekileştirdiği halkı bizler de kendi ellerimizle kendi içimizde ayrıştırıyoruz?

Ne kaldı daha yaşamamız gereken? ÖLMEK Mİ? Zaten ölüyoruz!

Bitmiş bir ekonomide binlerce liralık banka borcuyla ayakta kalmaya çalışanlar olarak zaten ölüyoruz!

Ayrıştırılarak, hiç yerine konularak iş yerlerinde çalıştırılıp, yaşamda atacağımız her adımı hesaplayarak zaten öldürülüyoruz, ama buna rağmen birbirimize karşı burnumuzdan kıl aldırmıyoruz.

Gezi Direnişinin üzerinden bir yıl daha geçti. Bu yıllarda ne yaptık, ne öğrendik diye muhasebe yapıyor insan. Birbirimizi ayrıştırmayı mı, yoksa “artık yeter” diyebilmeyi ve yeniden bir halk olduğumuzu hatırlamayı mı?

Korona salgınında kapitalist vampirler dünya çapında biz işçi ve emekçilere aynı muameleyi yaptılar. Ön cepheye sürdüler, “ölen ölür, kalanla işimizi görürüz” dediler. Bunu bu coğrafyada daha çıplak halleriyle yaşadık. Üstüne bir de her yerden polis şiddeti ve ırkçı örgütlenmelerin artan faşist saldırıları bindi.

Bunlar böyle devam ediyorsa ve hala “şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak”

Kabahat senin –demeğe dilim varmıyor ama-

Kabahatin çoğu senin canım kardeşim…

Alınteri okuru bir işçi