Alınteri: Önce Cuma günü (22 Ocak 2021) Ankara Şehir Hastaneleri önünde özlük hakları için basın açıklaması yapmak isteyen sağlık emekçilerine yönelik saldırıya ilişkin değerlendirmenizi almak istiyoruz.
Şebnem Korur Fincancı: Öncelikle Ankara Emniyeti’nin özel bir yeri olduğunu görmüş olduk, yakından tanıklığımız oldu bu saldırıya ilişkin. Sağlık emekçileri Ankara’da ne zaman bir açıklama yapmaya çalışsa, bir anma gerçekleştirmek ya da haklarını talep etmek için kuruma başvuruda bulunmak istese -biliyorsunuz bir dilekçe vermek üzere başvuruları olmuştu- uygun olmayan bir tutumla karşılaşıyorlar. Ankara’da ciddi bir engelleme var. Aslında ifade özgürlüğü kapsamına giren tüm demokratik, şiddet içermeyen barışçıl gösterilere Ankara Emniyeti şiddetle müdahale ediyor. Yalnızca fiziksel anlamda değil sözel anlamda da, konuşma tarzı, ifade ediş biçimleriyle de bunu yapıyor.
Tabii biz arkadaşlarımızın peşindeydik. Emniyete, oradan hastanelere gittik. O arada yanında olamadık ama, SES Genel Sekreteri Pınar İçel’e yönelik Ankara Emniyeti’nin amirlerinden birinin -kendisiyle dün karşılaşma olanağım da oldu- son derece saygısız bir konuşma tarzı var. “Provokasyon yapma,” derken kendisi provokasyon yapıyor. Orada saldırgan bir dille saldırgan bir beden diliyle sadece sözel olarak da değil, böyle bir tutumları var. Sonrasında biz arkadaşlarımızla görüşmek istediğimizi beyan ettiğimizde, “Arkadaşlarınıza iyi davrandık” gibi bir açıklama yapıyor Ankara Emniyeti. Ben de kendilerine ifade ettim ki, zaten yapmaları gereken arkadaşlarımıza iyi davranmak, çünkü görevleri bu.
Birincisi, gözaltına almaları bir suç niteliğinde. Çünkü, barışçıl bir gösteri yapma hakkını kullanıyorlar. Varolan sorunları dile getiriyorlar, özlük haklarıyla ilgili bir talepte bulunuyorlar. Bundan daha doğal bir süreç olamaz. Ama buna şiddetle müdahale ediyor ve gözaltı yapıyorlar. Gözaltının kendisi zaten kötü muamele ve işkence niteliğindedir. Ters kelepçe yapmadıklarını söylüyorlar, sanki ters kelepçe takmamak olağanüstü bir tutummuş gibi. Bunu demek bile özünde suçlarını itiraf etmek anlamına gelir. Gördük ki böyle bir suç işliyorlar.
Onun ötesinde bizim orada bulunmamamız gerektiğini ifade eden, suçu basitleştirmeye çalışan bir yaklaşım gördük. Diyor ki, “örneğin hırsız yakalasak onun yakınları burada olmak istese” diyor. Bir kere yaptıkları işler utanç verici, bizim Tabip Odası Başkanı’mızı, emek örgütlerinin yöneticilerini, SES’in yöneticilerini gözaltına almışlar, bunu bir de “hırsız yakalasak” diye kıyaslamaya götürüyorlar. Karşılarındaki TTB Merkez Konsey üyeleri. On bir Merkez Konsey üyesi oraya gittik. Karşılarındaki bir milletvekili, milletvekilleri geldi oraya. Ardından da “muayeneye götüreceğiz, götürdüğümüzde arkadaşlarınızı görürsünüz” dediler. Bunun üzerine biz de karşılamak üzere, en sık götürdükleri hastane olduğu için eski Devlet Demiryolları Hastanesi’ne gittik. Bizi görüp arkadaşlarımızı oradan da kaçırıyorlar. Nereden, kimden, niye kaçıyorsunuz, böyle bir tutum.
Sonra bir grup arkadaşımızı 9 Mayıs Hastanesi’ne götürüyorlar diye oraya gittik. Orada muayeneye başladıkları için kaçıramadılar. Ama diğer grubu bu kez Sincan’a kaçırdılar. Bizim arkadaşlarımızı takip etmemiz, arkadaşlarımızı görebilme ve karşılama irademize yönelik de kötü bir muamele ve işlem bu, işkencedir aslında. Oradan oraya, oradan oraya bizi dolaştırıyorlar.
Ama her şerde bir hayır vardır derler. Gazi Hastanesi’nin raporlarını görüyorum, adli raporları. Çünkü İnsan Hakları Vakfı’na başvuru yapıyorlar, biz de inceleme yapıyoruz. Ne kadar eksik olduğunu görüyoruz tutulan raporların. Darp olmadığını yazıyor, içeride muayene yaparken kolluk olduğuna dair bilgi yer alıyor. Zaten başka türlü muayene mümkün olmuyor. Yani şunu gördük orada, bir muayene ortamı yok. İki koltuk, bir cam bariyer, bariyerin arkasında hekim var, ortalık yerde, hastanenin acilinin girişinde perdeyle bölünmüş bir alan. “Burada mı muayene yapıyorsunuz?” dediğimde, “Diğer tarafın havalandırması yoktu, kendimizi korumalıyız” cevabı alıyoruz. En azından bunları görmüş olduk.
Alınteri: Sağlıkçılara, “Hakkınızı ödeyemeyiz” dediler ve haklarını ödemediler. Bir de pandemiye ilişkin alınan önlemlerle ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Şebnem Korur Fincancı: Hakkınızı ödeyemeyiz dediler ve gerçekten de ödemediler. Onun ötesinde zaten biliyoruz ki Bilim Kurulu oluşturdular, ama anlaşılan o ki bu Bilim Kurulu’nun görüşlerine çok da itibar ettiklerini söyleyemez. Çünkü bilimsel nitelikte adımlar, önleyici birtakım mekanizmalar geliştirilebilmiş değil ve bu süreçte kamuoyunu yanıltıcı birtakım eksik, yanlış bilgiler gündeme geldi, biliyorsunuz.
Sağlık Bakanı vakayla hastayı ayırdı, utanç verici bir durum. Çünkü vaka ile hastanın aynı olduğunu bilmemesi mümkün değil. Kamuoyunu yanılttılar. “Kamuoyunu yanıltıcı bilgi” diye insanları suçlarken kendileri bu işi yapmış oldular. TTB en başından beri kamuoyunu bilgilendirmeye, şeffaflığa, aydınlatmaya çağırırken de hedefe konmuş oldu siyasetçiler tarafından. Sonunda artık gizleme olanakları ortadan kalktığı için bazı bilgileri paylaşmak zorunda kaldılar. Ama bu arada önlemlerin yeterli olmaması, salgının hastanede karşılanması, hastane ve sağlık çalışanlarında salgının artmasına ve sağlık çalışanlarının kaybına kadar gitti. Hastalanma oranları çok daha yüksek oldu.
Bunun için meslek hastalığı talebinde bulunduk, vazife malullüğü talebinde bulunduk. “Zaten yasalarımızda var” diyerek “bu yasaları uygulayacağız” dediler. O yasaların yıllardır uygulanmadığını biliyoruz biz. Türkiye’de Meslek Hastalığı kavramının zaten yok sayıldığını, illiyet bağı yani nedensellik bağı iddiasıyla bu bağı kurmamak için çeşitli gerekçeler üretmeye, olmayan gerekçeler üretmeye çalıştıklarını çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla burada da benzer durum olacak. Göz boyamak için bunu yapacaklar, ama ardından bu illiyet bağıyla birlikte gene yok sayılacak meslek hastalığı. Yani böyle bir hakkı bile ortadan kaldırıyorlar. Bu pandemi sürecinde özveriyle çalışan sağlık çalışanlarının yakınlarını da böylece kaderlerine terk ediyorlar. Zaten toplumu kaderine terk etmiş durumdalar. Bunun için ifade ederken de açıkça söylüyorlar. “Ulusal çıkar” diyorlar. “Ulusal çıkar” dediği ekonomik çıkardır. Pandeminin tamamen ekonomik çıkarlarla yönetilmeye çalışıldığı ortadadır. Son dönemde aldıkları önlemlerle özellikle toplu alanların kapalı olması, akşam saatlerinde ve hafta sonu sokağa çıkma yasakları nedeniyle salgının hızı düştü, doğal olarak.
Alınteri: Aşılarla ilgili ne söyleyebilirsiniz? Aşılamada öncelik sıralamaları doğru bir politikayla yapılabiliyor mu?
Şebnem Korur Fincancı: Daha 28 Ocak’ta ilk aşı olanların ikinci dozları yapılacak ki, koruyuculuk ancak ikinci dozdan sonra ortaya çıkıyor. Orada da başka bir sorun var. Mart ayında başlamış bir salgında aşı geliştirme çalışmaları sürerken, bu ilaçlarla ilgili düzenlemelerin olduğu yönetmeliğe acil kullanım onayını ancak 18 Aralık’ta yerleştirdiler. Çok daha önce bunun basamakları tanımlanmış ve yönetmelikte yer almış olması gerekiyordu. Hem kamuoyunda daha fazla tartışılabilirdi. Dolayısıyla hep son dakikada ve yetersiz yapılıyor bütün bu işler
Alınteri: Aşılamada bir ayrım söz konusu mu? Öyle bir söylem var.
Şebnem Korur Fincancı: Evet, şimdi aşı dozlarının ne kadar geleceği, hangi aralıklarla geleceğini de şeffaflıkla paylaşmıyorlar, biliyorsunuz. 3 milyonluk bir aşı geldi, 10 milyonluk bir aşının daha geleceği dün itibariyle ifade edildi. Sonrasında hangi sıklıkla, ne miktarda gelecek, bunu bilmiyoruz. Tek bir aşıya mahkum edildi Türkiye, bu ayrı bir sorun. Özellikle üçüncü faz çalışmalarına bilimsel ortamlarının verileri paylaşılmadan acil kullanım onayı verildi. Bu da ayrı bir sorun. Sağlık Bakanlığı, Türkiye Tıbbi Cihaz ve İlaç Kurumu bünyesinde bir bilim kurulu oluşturduklarını söylüyor. Ama bu ticari anlaşmaları yapan kurumların bünyesinde bir bilimsel kurul, bağımsız olmayacaktır. “Bu aşı uygun değildir” deme olanakları var mı? Bilimsel olarak maalesef yok. Neyse ki sınırlı birtakım veriler var. Bu veriler sayesinde aşıların güvenli olduğunu biliyoruz.
Ağır hastalığa karşı yüzde 100 koruyuculuğu olduğu ifade ediliyor. Bunlar önemli, bu kadar insanın yitirildiği koşullarda. O yüzden aşılama çok kıymetli. Aşılamaya mutlaka katılmak gerekiyor. Ama nasıl bir öncelik sırası? Aslında Sağlık Bakanlığı kendisi Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü sayfasında öncelikleri sıralıyor.
Bu öncelikler içinde sağlık çalışanları birinci sırada, emekli sağlık çalışanlarını başlangıçta almamışlardı, sonra eklendi. Doğru bir yaklaşım. Biz de eklenmeleri gerektiğini söyledik. Birincisi, emekli sağlık çalışanları da çalışmaya devam edebiliyor. Hastalarla karşılaşmaya devam edebiliyor. Ayrıca salgın koşullarında ne zaman emekli sağlık çalışanına ihtiyaç olabileceği ve sahada yer alması gerekebileceğini bilemeyiz. Dolayısıyla onların da aşı olması çalışma koşulları itibariyle doğrudur. Örnek vereyim. 87 yaşında bir eczacıyı kaybettik, 87 yaşında, evet resmi olarak emekli ama eczaneye gidiyor çalışıyor. Sağlık çalışanı olmanın böyle bir özelliği var. Şöyle düşünün, bu ülkede emeklisine insanca yaşayabileceği koşullarda geçinebileceği bir ücret veremiyor devlet. Ve emekli sağlık çalışanları da çalışmak zorunda kalıyor. 2000 TL emekli maaşı alıyor bir hekim, çalışmayıp ne yapsın. Hemşire aynı şekilde, hiç olmazsa iğne yapmaya gidiyor, pansuman yapmaya gidiyor ve sonuçta hastayla karşılaşıyor. O yüzden orada pek sıkıntı yok.
Ama üniversitenin rektörü, üniversitenin bünyesinde tıp fakültesi varmış. Ama fakülte sizde değil, rektörsün hasta ile karşılaşmıyorsun. İdari kadro neden aşı oluyor? Kiminle karşılaşıyor? Hadi onu geçtik siyasetçiler neden aşı olurlar? Hiç uygun değil. Özellikle aşıların sınırlı olduğu koşullarda özenli davranmak gerekiyor. Biz ne dedik, “aşı dayanışmadır” dedik. Dayanışma ne demek, karşındakini de koruyacak adımlar atmak demektir. Burada sınırlı bir aşı varsa öncelik tüm sağlık çalışanlarının olmalıdır. Salgınla mücadele edecek olan onlar, onlar hastalandığında salgınla mücadele edecek çalışan bulamayacağız.
Alınteri: Bugünlerden başlayan bir aşı savaşı var gibi ve bu ilerleyen günlerde daha da artacak sanki. Dolayısıyla büyük bir riskle karşı karşıya kalacak gibiyiz. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Şebnem Korur Fincancı: Elbette ki, en büyük risk zaten bu, aşılama tümüyle ücretsiz olmak zorunda, bir meta olmaktan çıkarılması gerekiyor. Aslında sağlık hizmetlerini kar getiren bir alan olarak piyasaya açmış olmanın bedelini ödüyoruz. Hadi dünyayı hor kullanmanın bedelini ödüyoruz bu salgınla, ama sağlığın piyasalaşması dünyada iki milyon insanın ölmesine yol açmıştır. Çünkü koruyucu sağlık hizmetleri yeterince geliştirilmemiştir. İnsanları koruyamamıştır. Ve ardından da koruma noktasında aşılama söz konusu olduğunda patentlerle, yüksek ücretlerle aşıların satılması ve dolayısıyla özellikle düşük gelirli ülkelerde aşılamanın olmaması anlamına gelecek. Bakın, orta ve yüksek gelirli ülkelerde 25 milyon aşılama yapılırken, düşük gelirli ülkelerde yapılan aşı sayısı sadece 25’dir, bu tablo dünya adına utanç vericidir.
Alınteri: Sağlık emekçilerine yandaş medyanın yaptığı utanç verici ithamlar oldu biliyorsunuz. Bu konuda ne söyleyebilirsiniz?
Şebnem Korur Fincancı: Kötü söz sahibine aittir denir. Tam da böyle bir şey bu, sağlık çalışanları rüşveti bilmez, ama rüşveti bilen rüşveti dillendirir. Bu yakışıksız ifade, özlük hakkı talebini rüşvete indirgeme davranışı, onlar adına utançtır. Bu sözü dillendirenler adına utançtır. Özlük hakkını talep ediyor, çalışma koşullarına karşılık.
Şöyle düşünün, durmaksızın sağlık çalışanlarını çalıştırıyorsunuz. Sağlık çalışanlarının çocuklarının bakımından, yaşlılarının bakımına hiçbir sosyal destek mekanizması işletmiyorsunuz. Okulları kapatıyorsunuz, sonra üstelik düşük ücretlerle sağlık çalışanlarını köle gibi çalıştırırken sosyal destek de vermiyorsunuz. Özlük haklarına ilişkin destek mekanizması da kurmuyorsunuz. “Kurduk” diye iddia ediyorsunuz ama yok. İki ay -üç ay geriden yapılan ek ödemeler, 18-25 TL alan sağlık çalışanları var. Acil tıp teknikerleri, hemşireler 40 TL alıyor… 40 TL ek ödeme nedir, bununla neyi karşılayacak? Çocuğunun bakımını mı sağlayacak, yaşlılarının bakımını mı sağlayacak.
“Yaşlıları koruyorum” diye iddia ediyor. O yaşlılar sosyal destek mekanizması işlemeyen bu ülkede çocukların bakımını üstleniyorlar. Sokağa çıkartmadığında korumuş mu oluyorsun. Zaten çocuklarla bir arada, zaten sağlık çalışanı eve geliyor ve temaslısı oluyor. Ayrıca öncelik grubu olacaksa burada özellikle sağlık çalışanlarının aileleri de öncelik grubuna dahil edilmeli. Dolayısıyla bu süreçte utanç verici durumlarla karşı karşıya kaldık.
Özlük haklarımızın istenmesi bazen rüşvet diye tanımlandı. O rüşveti yakından bilen insanlarca bu bazen de suça dönüştürülmeye çalışıldı. Hırsızlık yapanların yakınlarıyla karşılaştırma yapılmaya çalışıldı. Özlük hakkını talep ediyor, barışçıl gösteri hakkını kullanmaya çalışırken gözaltına alınıyor Ankara Tabip Odası Başkanı. Yani böyle bir durumla karşı karşıyayız.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!