“ONUR” mu dediniz?..



Bizim ‘onur’ dediğimiz, evlatlarına sahip çıkmak için yıllardır direnen Cumartesi Anneleri’nin baş eğmezliğinde saklı. Eşi, çocukları katledilen ve aylardır bir başına direnen Emine Şenyaşar’da, haksızlığa karşı direnen ve daha güzel, daha eşit bir dünya için mücadele edenlerde, bizim hayalini kurduğumuz dünyanın değerlere sahip çıkmaya cesaret edenlerde, her türlü baskıya rağmen dik durabilenlerde vücut buluyor. Onların ve bizim “onur”umuz farklı. Onlarınki çürüyüp yok olmaya mahkum. Bizimkinin yeşerip dal budak salacak kökleri var…


Çiçek Özgen

47. Altın Kelebek ödüllerinde İbrahim Tatlıses “Yaşam Boyu Onur” ödülüne layık görülmüştü. Geçmişi kadına yönelik şiddetin her türüyle dolu olan bu zat’a ödül ne ironiktir ki, 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü’nde verilmişti.

Her şey bir yana, belki de burada irdelenmesi gereken “onur” kavramıdır. Her sistemin, rejimin kendine göre bir onur anlayışı olabilir mi? Ya da onur dediğimiz kavram istediğimiz biçimde eğip bükebileceğimiz, içini boşaltabileceğimiz ya da kafamıza göre doldurabileceğimiz bir şey mi? Aslında bu gibi durumlara özellikle faşist rejim sık sık başvurmaktadır. Kavramların içini boşaltmak, onları hiçleştirmek ve kendine göre yeniden biçimlendirerek piyasaya sürmek onların yıllardır sürdüregeldikleri bir politikadır. Örneğin ona göre “terörist”, kendisini koltuğundan etmek isteyendir ya da hakkını arayan işçi, öğretmen, memurdur. İş cinayetlerinin hesabını soran madenci, eşit eğitim hakkını savunan öğrencidir mesela… Kendisine baş kaldırdığını düşündüğü insanlara “terörist” yaftasını kolaylıkla yapıştırır. Tabii bu sırada, sokak ortasında insanları sorgusuzca infaz eder, toplu katliamlar düzenler, destekçilerine silah dağıtır, onları sığınmacıların üstüne salar, ülkeyi kadın ve çocuklar için güvensiz bir hale çevirir, anadilinde konuşmak isteyenleri katleder vs vs… Yani kavramlar rejime göre değişebiliyor. O nedenle ‘Onların” onur dediği şey de elbette farklı olacaktır.

Sadece bu “yaşam boyu” onur ödülünü alan kişinin geçmişine bakmak bile kavramın onlar açısından nasıl biçimlendiğini açıklamaya yetecektir. Otellerin, lokantaların sahibi olan, paraya para demeyen Tatlıses, tam da “AKP’nin Kürdü”, “Devletin Kürdü” dediğimiz prototipe birebir uyan, dolayısıyla da onlar için biçilmiş bir kaftandı. Faşist-gerici ve ırkçı bu rejimi kendi çıkarları için sonuna kadar desteklemekten, gerektiğinde el-ayak öpmekten geri durmayan birinden bahsediyoruz. Sadece çıkar da değil burada mevzuu; aslında aynı kafa yapısına, aynı karaktere sahip olması onun yükselişinin de önünü açmıştı. Bunların ödülü de iflastan kurtarılarak, borçları ödenerek ve hayatta kalması sağlanarak, yeni tv programları hediye edilerek ödendi/ödeniyor. Al gülüm ver gülüm… Aynıların aynı yerde buluşmasına bir örnek. O kadar aynılar ki, rejimin kadına şiddeti körüklediği, hamile dışarı çıkmalarından gülmelerine kadar her şeylerine karışan ve her şeyi şiddetin haklı gerekçesi haline getiren devlet için Tatlıses gibiler elbette ki örnek “sanatçılar, örnek” akademisyenler”, örnek “öğretmenler”, örnek “işçiler”di!

Kadınları ikinci sınıf gören, aşağılayan, şiddetin her biçimini uygulayan bu zat, sistemin kökleşmiş kadın anlayışıyla zaten birebir örtüştüğü için hiçbir zaman cezalandırılmadı; aksine yıldızı daha da parlatılarak, haklı gösterilerek, korunarak bugüne kadar geldi. Çünkü o her devrin adamı olmayı iyi becerenlerdendi -tam da devletin aradığı “Kürt”tü. O nedenle çürümüş sistemin kokuşmuş unsurları tarafından ona “Onur” ödülü verilmesine şaşırmamak gerekiyor. Onların onur anlayışına aslında birebir de uyuyor bu. Aynı törende Van depreminde ölen Kürtler için sevinç çığlıkları atan faşist Müge Anlı’ya da ödül verilerek onore edilmişti. Bu örnekler saymakla bitmez. Bu onların ödülü, onların “onur” anlayışı. Bizim değil!

Bizim ‘onur’ dediğimiz, evlatlarına sahip çıkmak için yıllardır direnen Cumartesi Anneleri’nin baş eğmezliğinde saklı. Eşi, çocukları katledilen ve aylardır bir başına direnen Emine Şenyaşar’da, haksızlığa karşı direnen ve daha güzel, daha eşit bir dünya için mücadele edenlerde, bizim hayalini kurduğumuz dünyanın değerlere sahip çıkmaya cesaret edenlerde, her türlü baskıya rağmen dik durabilenlerde vücut buluyor. Onların ve bizim “onur”umuz farklı. Onlarınki çürüyüp yok olmaya mahkum. Bizimkinin yeşerip dal budak salacak kökleri var…