Alınteri: Göçmen/mülteci olgusu -dünya çapında- hayli eski. 1990’lardan bu yana sayıları katlanarak büyüyor, dolayısıyla gündemimize daha fazla giriyor. Türkiye’de 6-8 milyon arasında değişen bir göçmen nüfustan söz ediliyor. Son olarak Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın “İstenmiyorsunuz” içerikli ilanlarında da yansıyan, mültecilere dönük nefret söylemi ve eyleminin özellikle bu kesitte vites büyütmesine dair ne diyorsunuz?
Müge Yamanyılmaz: Göç, sizin de belirttiğiniz gibi eski ve küresel bir olgu. Ancak Türkiye’de bir ezber vardı: Türkiye’nin göç veren ülke olduğu ve göç yolları üzerinde bulunan, göçe kaynaklık eden ülkelerle hedef ülkeler arasında bir transit ülke olduğuydu. Bu ezber 1990’lardan sonra görünür bir biçimde bozulmaya başlandı. 1980’lerden bu yana tüm dünyada artan neoliberal politikaların etkisiyle ortaya çıkan bakım krizi, eski Sovyet ülkeleri başta olmak üzere pek çok çevre ülkeden kadının emeği ile çözülmeye çalışıldı. 2003 yılında Irak Savaşı başladı. Suriye’de 2011’de emperyalist müdahalelerle bir savaş başladı, Şengal’e yönelik IŞİD ve benzeri cihatçı grupların soykırım niteliğinde saldırıları oldu.
2021’de Taliban Afganistan’daki iktidarı tamamen ele geçirdi, bu yıl Rusya Ukrayna’yı işgal etmeye girişti, İran’da otoriter ve baskıcı rejim Kürtler ile kadın ve kız çocukları olmak üzere tüm topluma yönelik saldırılarını sürdürdü. Süreçte Avrupa Birliği’nin sınırlarının dışsallaştırılması, Kale Avrupa yaklaşımı, Frontex gibi büyük bütçeli bir özel sermaye grubunun AB’nin sınır güvenliğinden sorumlu olması, Türkiye ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması ve son olarak göçmen ve mülteci emeğinin AKP’nin ekonomik büyüme paradigması için önemi, Türkiye’yi hedef ülke haline getiren başlıca sebepler oldu.
Tam burada 2014 tarihinde Suriyeli mülteciler için oluşturulan Geçici Koruma Yönetmeliği’nden bahsetmek gerekiyor. Bu Yönetmelik, adında da belirtildiği gibi Suriyelileri belirsizliğe mahkûm eden bir “geçicilik” içeriği idi. Öyle ki, bu yönetmeliğe göre Suriyelilere herhangi bir hak tanınmadı; sağlık, eğitim, istihdam ve barınma gibi en temel insan hakları, hizmet kategorisine indirgenerek “Geçici Korunanlara Sağlanacak Hizmetler” şeklinde ifade edildi. Bununla da kalmayan Yönetmelik, Geçici Korunanlara yani Suriyelilere bir dizi yükümlülükler getiriyor.
Bu belirsizlik ve geçicilik hali, mültecilik statüsünün tanınmaması, Suriyelilerin en temel haklarının bir kanunla veya Cenevre Sözleşmesi gibi uluslararası bir sözleşmeyle garanti altına alınmamış olması onlara sağlanması gereken hizmetlerin kapsamı ve niteliğinde de kötüye kullanılmaya açık bir boşluk bırakmaktadır. Tanju Özcan da siyasi birtakım hedefler uğruna bu boşlukları kullanmaktan çekinmedi, işin en yakıcı sonucu da kadınlar açısından oldu. Nikah ücretleri ile ilgili karar sonucunda, eşitsizlikler nedeniyle erkek çokeşliliğine, çocuk yaşta erken ve zorla evlendirmelere daha açık olan göçmen ve mülteci kadınlar ile kız çocukları “resmi nikah güvencesi”nden, devlet denetiminden mahrum bırakıldı.
Kayıtdışı ve güvencesiz çalışmanın ve emek sömürüsünün kural haline geldiği bir ülkede statüsüzlük, yani hakların olmadığı bir mültecilik durumu Suriyelileri ve diğer mülteci grupları da Türkiye toplumunda daha da kırılgan hale getirdi. Nitekim siyasetçiler, oy devşirme umuduyla gittikçe daha da tehlikeli hale gelen bu dili kullanmaktan çekinmediler. AKP-MHP ittifakı yani enflasyon, yoksulluk ve ekonomik krizin en büyük müsebbipleri ise düzen muhalefetinin (CHP, İyi Parti, Zafer Partisi, vb.) kendilerine muhalefet etmeden muhalefet etmelerini sağladığı için görece memnun görünüyor.
Göçmen düşmanlığı bir gecede oluşmadı
Alınteri: Bu boyutlara varmış bir göçmen düşmanlığı kuşkusuz bir gecede oluşmadı, yıllardan bu yana birikerek geldi. Coğrafyamızda hâlâ bütün kıyıcılığıyla süren Kürt düşmanlığı, Ermeni düşmanlığı, Rum düşmanlığı, Arap düşmanlığı kitlelerin bilincinde son derece canlı. Bu ırkçı histeri püskürtülebilir mi? Sizce çeşitli disiplinlerden oluşan hangi araç ve yöntemleri kullanmak gerekir? Bunları nasıl bir bileşimle harmanlamalı?
Müge Yamanyılmaz: Ermeni ve Seyfo Soykırımları, tarihsel açıdan Türkiye için kurucu kırımlardır. Zira Türkiye’nin kuruluş aşamasında ulus-devlet ideolojisinin yerleşebilmesi için bu kırıma ihtiyaç vardı! 1921’le başlayan ve sonrasında yüz yıldır süren bir ‘Kürt Sorunu’ndan bahsedebiliriz. Rum pogromu ve Alevi Katliamları Türkiye’de rejimi revize eden, pekiştiren, demokrasi ve özgürlük isteyenleri sindiren bir araç olarak kullanıldı. Kuruluşun kodlarının bugüne de yansıdığı böylesi bir tarihsel ve yapısal koşul, elbette göçmen ve mültecilere de en saldırgan halini göstermekten çekinmeyecektir.
Karşı karşıya kaldığımız ırkçılık, ne yazık ki örgütlü ve kurumsallaşmış bir ırkçılık ve nefretin çoğunlukla tek bir hedefle yetinmediğini tarih bize çok defa gösterdi. Bu nedenle emekten, demokrasiden, eşitlikten ve özgürlükten yana olan kişi ve kurumların dünden bugüne çok daha fazla birleşik ve örgütlü bir mücadeleye ihtiyacı var. Karşımızdaki dev ölüm makinası yani ırkçılık, öncelikle sol değerleri, birlikte yaşam iradesini ve umudumuzu çiğnemekte. Buna karşı en geniş mücadele çemberini kurmak hayati önemdedir.
Yine “Geri Kabul Anlaşması kaldırılsın”, “Türkiye Cenevre Sözleşmesi’ndeki coğrafi çekinceyi kaldırsın”, “Geri göndermeme ilkesi uygulansın”, “Göçmen ve mülteci kadın, kız çocukları ve LGBTİ+’ları da koruyan İstanbul Sözleşmesi yeniden yürürlüğe girsin ve uygulansın” gibi en temel talepleri söylemek; birlikte, daha yüksek sesle, tekrar tekrar demek çok önemli.
Faşist rejimin oy devşirme hesapları
Alınteri: Göçmenlerin hepsine “faşist rejimin oy deposu”, “yarın iç savaşta kullanılacak paramiliter aparat” bakış açısıyla yaklaşan hatta bu yaklaşımla göçmen karşıtı ırkçılığın tabanını genişleten söylemler hayli yaygın. “Sokaktaki vatandaş”a ne söyler, onu nasıl ikna ederiz. Bunun için dilsel-eğitsel nasıl bir hazırlık yapmak gerekir?
Müge Yamanyılmaz: Göçmen ve mültecileri tek tipleştirme, onları homojen bir grup olarak görme eğilimi artan nefret söylemleriyle hayli yaygınlaştı. Hâlbuki Suriye de Afganistan da çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı toplumlar. Her milliyetten insanlar gibi, farklı kimlikleri, inançları, politik görüşleri, duyguları, beklentileri ve hayalleri var.
“Faşist rejimin oy deposu”, “yarın iç savaşta kullanılacak paramiliter aparat”, “sessiz istila”, “Suriyeliler ülkelerine dönmeden, Türkiye’nin ekonomik krizden çıkması mümkün değil” gibi söylemlerin gerçeklikle ilgisi olmadığı gibi korku yayarak seçim odaklı basit bir güç devşirme aracı olarak kullanılıyor. Göçmen ve mülteciler oy veremiyorlar, vatandaş değiller.
Ekonomik krizin sebebi neoliberalizm ve patronların daha çok kâr hırsıyken, Ümit Özdağ’ın dediği gibi var olan yoksulluğun, enflasyonun, krizin sebebi olarak göçmenleri ve mültecileri işaret etmek en hafif ve masumane tabiriyle ekonomi bilmezliktir. Erdoğan’ın kolonyal hülyalarla emperyalist saldırılara soyunması, halkın eğitim, sağlık, barınma gibi hakları için kullanılması gereken bütçesini savaşa harcamasından bahsetmeden muhalefet yapanlar ve göçmen nefretinden oy devşirme hesapları yapıp kitleleri mobilize edebileceğini umanların oyunu boşa düşürülmeli. “Ekmeğimiz göçmenler yüzünden küçülmedi, fırıncı ekmeğin gramajından çalıyor” diyebilmeliyiz. Bunu sokaktaki vatandaşa ancak örgütlü bir mücadele aktarabilir.
Şovenizmin derin köklerine karşı mücadele
Alınteri: Söz konusu “mayınlı” alanın içerdiği riskler ve şovenizmin toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş kökleri düşünüldüğünde kısa ve uzun vadeli olarak neler yapmak gerekir? Toplumun -işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar, kent yoksulları…- farklı katmanlarına bu sorunla baş etmek için nasıl bir plan dâhilinde yönelirsiniz?
Müge Yamanyılmaz: İl Göç İdareleri, göçmen ve mültecileri aşağılayan içeriklerle ve çoğu yerde mültecilerin anadilinde değil de Türkçe dilinde verilen Sosyal Uyum Eğitimleri’ne bir son vermeli. Yerine, bugün tekinsiz ortam ve nefret atmosferinde birbirine temas etmekten kaçınan Türkiyeli ve mülteci gruplar çeşitli bir arada eşit yaşam programları ile yan yana getirilmeli. Okullar, fabrikalar, yoksul mahalleler, parklar farklı kimlik ve halkların bir araya geldiği yerler zaten bir arada yaşam programlarının doğalında uygulama yerleridir.
Orta ve uzun vadede ilticanın hak olarak tanınması, göçmen ve mültecilere yönelik iltica prosedürlerinin eksiksiz, çok dilli ve toplumsal cinsiyete duyarlı bir şekilde uygulanması ve Geri Kabul Anlaşması’nın kaldırılması hayati önemdedir. Türkiye mültecilik statüsünü erişebilir bir hak olarak tanırsa göçmen ve mülteciler de daha fazla sürgünlere, sömürüye, eşitsizliğe, katliama ve katliam tehditlerine açık hale gelmeyecektir. Ayrımcılığın ve şiddetin panzehiri eşitliktir, bu eşitlik de mültecilerin statüsünün tanınması ve haklarının verilmesi ile olur. İnsanlara, topluluklara, halklara, inançlara eşit statü/hak, gelişim ve varlık alanı sağladığınızda, onları tanıdığınızda birbirlerini tehdit olarak görmekten vazgeçerler.
O zaman ancak hareket özgürlüğünden, buradan gitme ve burada kalma kararının kişilerin kendilerine ait kararlar ve seçimler olduğundan bahsedebiliriz. Ancak o zaman göçmen, mülteci veya ülke vatandaşı fark etmez, emek, özgürlük ve eşitlikten yana olanlar bir araya gelip en temel taleplerini tartışarak birlikte oluşturabilir, örgütlenebilir ve ezilenler olarak birlikte mücadele edebilirler. Bu elbette umut verici bir kurgu şimdilik, ama insanlığın bugüne kadarki mücadele birikimleri bir o kadar da gerçekliğe yakın olduğumuzu söylüyor, bu karanlıkta bir mumun ışığı dahi tüm odayı aydınlatabilir ve “yol yürüyüş öğretebilir”.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!