Cihan Çetin
“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” Haziran ayaklanmasının en güçlü sloganıdır. Ancak görünen -ve de olan- o ki, bu slogan kendi karşıtının elinde giderek güçlenmeye başladı.
Seçim dönemine artık fiilen girildiği süreçte bu sürecin çok sert geçeceğini öngörmeyen kalmadı. Ancak sertliğin dozajının, yayılma alanlarının ve biçimlerinin görünen ilk belirtileri Haziran’ın güçlü sloganının iktidar cephesi tarafından fiilen kullanıldığını gösteriyor.
Sadece geçen hafta olanlara bakalım:
– Artık vaka-i adiyeden sayılan Kürt gazetecilerine yönelik saldırının son halkasında gözaltına alınan gazeteci Zemo Ağgöz’ün 45 günlük bebeğine çıplak arama yapıldı.
– Faşist Bahçeli’nin işaret fişeği sonrasında, TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı, gerillalara karşı kimyasal silah kullanılmasına dair açıklamaları nedeniyle -üstelik ifade vermeye gideceği belliyken-, gözaltına alınıp tutuklandı. Şebnem Hoca’nın ifadesini okuyan herkes onun “görüntülerdeki belirtilere göre araştırılması gerektiğini” söylediğini görür. Hatta Fincancı, görüntülerin bu şekilde yayınlanmasını dahi eleştirmiştir. Ama hiç önemli değil iktidar için.
– HDP milletvekili Garo Paylan’a suikast yapacağını açıkça söyleyen kişiye ilişkin Paylan’ın istediği belgeler TBMM tarafından “soruşturma var” denilerek verilmezken buna bir de Meclisi ziyaret edenlerin gizliliği kılıfı dikildi.
– Konya Meram’da Kürt ailenin katledilmesi ile ilgili polisle katil arasında geçen konuşmalarda polisin katile, “sana yapılan benim de kanıma dokunuyor” dediği ortaya çıktı. Keza bu katliama giden yolda daha önceki dosyadan tutuklu sanık kalmadı.
Kürt gazetecilerin ve Şebnem Hoca’nın gözaltına alınmasına karşı protestolardaki polis saldırıları da işin tuzu biberi…
Bu olaylar üst üste yaşanırken Bekir Bozdağ’dan şu iki açıklama peş peşe geldi: 1-Sansür yasası “Gezi gibi olaylarda kullanılacak” 2- TTB ve TMMOB için çalışmalara başladık.
Saldırının kapsamı
Bekir Bozdağ’ın bu iki açıklaması seçim sürecini de aşan saldırının cephesini göstermesi bakımından önemlidir. İktidarlar da sınıf bilincine sahiptir. Her gün giderek artan ekonomik kriz, seçime doğru daha şiddetlenecek olan siyasi kriz(ler), ülkedeki sınıf çelişkilerinin her yönden keskinleşmesi, emperyalizmin iç çelişkilerinin güçlenmesine paralel olarak Türkiye’ye yakın coğrafyadaki krizler… Bütün bunlar toplanınca iktidar da toplumda en hafif tabirle itirazlar yükseleceğini gayet iyi biliyor.
Bozdağ’ın açıklamalarındaki “Gezi gibi” ifadesi, toplumda başkaldırmaya yönelecek herhangi bir kesimi, TTB ve TMMOB ise hükümete karşı diri olan demokratik kurumları ve öncüleri hedefe koyduklarını göstermiş oldu. Kürt halkı ve siyaseti ise zaten sürekli hedefte.
Bozdağ’ın dilinin altından çıkardığı bakla gösteriyor ki, sermayenin ve faşist rejimin saldırısının kapsamı seçimle sınırlı değildir. İkincisi, saldırının merkezindeki “bizden olmayan herkes”in sınırları her geçen gün giderek genişleyecektir.
Muhalefetin Muhalefeti
Ancak yine görünen o ki, ister demokrat muhalefet olsun -HDP dahil- ister burjuva muhalefet… çizgisini, düşüncesini, pratiğini tamamen seçime endekslemiş durumda: Hele bir seçimler olsun da…
Zaten işin bam teli tam da burası. Türkiye tarihinde sadece bir avuç siyasetçi değil, sermayesiyle, bürokratı-memuruyla, kısmen seçmeniyle mevcut yasalar içinde dahi akla gelebilecek her türlü suça bulaşmış bir hükümet ve çetesi var. Bunlar seçimlerin olası bir kaybedilmesi durumunda sermaye iktidarınca cezalandırılma ihtimallerini de biliyorlar. Mesele siyaseten bir seçimi kaybetmekten çıkalı çok oldu.
Bu durumda seçimlere dair önümüzde iki soru var: 1- Seçim hangi şartlarda gerçekleştirilecek? 2- Seçim olacak mı?
Birinci sorunun cevabına iktidar 7 Haziran-1 Kasım arasındaki deneyimi ile hazır. Hatta bu noktada 7 Haziran-1 Kasım arasını mumla aratacak düzeyde hazırlar. İkinci sorunun cevabı ise birinci sorudaki gelişmelere bağlı. Eğer birinci sorunun kapsamında seçim hattına kadar gidebilirlerse seçim olacak, gidemezler ise seçimi yaptırmamak için her yola başvuracaklar.
6’lı masada berraklaşan burjuva muhalefetin ne olduğu artık kendisini gösterdi. Seçime kadar “aman ağzımızın tadı bozulmasın” ekseninde, hükümete söylemsel düzeyde sertlik dışında sokağı asla düşünmeyen ve sürekli sandığı işaret eden bir muhalefet.
Demokratik muhalefet de kendisine karşı yapılan saldırılara eldeki güçlerle olabildiğince -ama az ama çok- dirense de onun da aklı fikri seçimde. En azından kendisine yönelik saldırılara karşı HDP gibi eldeki oyu tutmak veya TİP gibi oya çevirmeye odaklı.
Bu daha başlangıç…
Bütün radikallik hatta devrimcilik iddialarına rağmen her iki muhalefet aklı ve pratiğinin zayıf karnı sistem içinde kalmalarıdır. ‘Sistem içinde kalmak’tan kasıt, hemen devrimci, sosyalist mücadeleye dönülmeli gibi kaba indirgemeci bir tespit değildir. Saldırılara karşı geliştirilen muhalefetin araçları da sistem içidir. Bir olay karşısında gözaltı da olsa birkaç basın açıklaması, protesto, sosyal medya eylemi, dava açma, mecliste konuşma yapma vs. Kitlelere ulaşmak da en fazla onlara seslenmenin ötesine geçemiyor.
Muhalefetin sistem içi olduğunu şöyle somutlayalım: Okur, demokratik veya burjuva muhalefetten oy için gelene şunu sorsun: Olası bir seçim yapılmaması durumunda sizin planınız nedir? Ya böyle bir planlarının olmadığı ya da Anayasa Mahkemesi’ne gidecekleri cevaplarından birini alacaklardır.
Bugün sistem içi bağlamında da olsa muhalefet etmenin biricik yolu kitlelere seslenmek değil bizzat kitleleri örgütlemekten geçiyor. Ancak Türkiye’nin geldiği noktada sınıf ilişkileri ve onun krizleri seçimi aşmış durumdadır. Seçime bağlı kalmadan kitlelere sınıf çelişkilerinin yoğunluğunun üzerinden gitmek olmazsa olmazdır.
Ki bunun koşulları, iktidarın tüm saldırganlığına rağmen, düne göre daha mümkündür. Bugün namlunun ucundaki işçi sınıfı, emekçiler, kadınlar, Kürt halkı, doğa ve çevre, burjuva siyasetinin bir kanadının değil doğrudan kapitalizmin saldırısı altındadır.
Kitlelerin kapitalizme alternatif bir yaşama dair istek ve arzularının nabız atışı bugün görünürde zayıf olabilir. Ama o nabzın varlığını her yerde hissetmek mümkündür. Tüm mesele görünen akıntıya kapılmadan ve de ona karşı duracak biçimde o nabzı yükseltmeyi amaçlayan bir akla, bilince ve ruha sahip olmak ya da olmamaktır.
Bu akla sahip olunduğunda bugün görece zayıflayan ama iktidarı iliklerine kadar korkuttuğuna şahit olduğumuz “Bu daha başlangıç…” sloganını güçlendirme ve de hayata geçirme olanaklarına sahip olunur.
* Fotoğraf: Gezi Parkı’nda 21 yıl bahçıvan olarak çalışan Cemal Özay’ın isteği üzerine ressam olan oğlu Haydar Özay tarafından İstanbul Mimarlar Odası terasındaki duvara yapılan “Gezi” tablosu.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!