Cihan Çetin
Polisiye-gerilim türünün popüler yazarlarından Grangé’ın, Türkçe’ye Mermer Adam olarak çevrilen Les Promises romanı faşizm ekseninde ilginç tartışmaları içeren bir kitap.
Okuyucuya şu ön notu düşmek gerekiyor. Mermer Adam kitabı üzerine, günümüzün moda tabiriyle filmin sonunu baştan söylemek manasındaki spoiler ()bilgiler vermeden anlatmak zor. Ancak kitap spoiler vermemeyi de cidden hak ediyor. Romanın tartıştığı konuları işleyebilmek için de kitabı okumayanlar veya henüz bitirmeyenler için büyüsünü bozmadan ele almak gerekiyor. Bu nedenle bu yazıyı okurken okuyucunun aklında doğal olarak oluşacak boşlukları gidermenin yolu kitabı okumaktan geçiyor. Öyle ki yazının başlığı olan “gelinler” de spoiler vermemek için sadece yazının başlığında yer alıyor.
Mermer Adam romanı Grangé’ın diğer kitapları içinde iki özelliğinden dolayı ayırt edici durumda. Birinci olarak, romanın kahramanları -Grangé’ın diğer çoğu romanında olduğundan farklı olarak-, Fransız değil Alman. Her yazar kendi bildiği topraklar-dünyalar üzerinden yazarken Grangé ciddi bir risk alarak kelimenin tam anlamıyla sınırları dışına çıkıyor.
İkinci farklılık ise, Grangé romanlarının çoğu günümüzde geçerken Mermer Adam 1939 Almanyası’nda, Nazi iktidarı döneminde geçiyor. Genel olarak bir dönem romanı yazmanın kendisine ait zorlukların yanı sıra, özel olarak Nazi dönemine dair hem de Nazilerle ilişkili karakterlerle bir hikaye anlatmak, Grangé’ın hem kendisi hem de okuyucusuna karşı giriştiği ve altından kalktığı bir meydan okuma olmuş.
Kitap Nazi hiyerarşisinde en tepede olanların eşi, sevgilisi, metresi olan kadınlara karşı girişilen cinayetlerin çözülmesini anlatıyor. Kitap iç içe geçmiş iki ana eksen üzerinden ilerliyor. Birinci eksen hikayenin polisiye yanı. İkinci eksen ise Nazizmin kitle tabanını oluşturan üç karakterin Nazizimle ilişkilerini ve dönüşümlerini anlatıyor.
Bu kitap elbette ne genel olarak politik bir roman ne de özel olarak anti-faşist bir roman. Ancak Grangé romanda, polisiye bir hikaye üzerinden insanlığın en korkunç ürünü olan faşizm ve faşizm koşullarında yaşayan insanların hem rejimle kurduğu ilişkiyi hem de rejimin insanlarla kurduğu ilişkiyi kaba bir indirgemeciliğe girmeden, işliyor.
Romanın Karakterleri: Nazizmin Tabanı
Romanda, tiyatroda, sinemada karakterler ile okuyucunun/izleyicinin özdeşleşmesi önemlidir, hatta temel amaçtır. Grangé bu ilişkiyi tersine çevirip karakterler ile okuyucu arasındaki mesafeyi belirli bir uzaklıkta tutmaya çalışıyor… Son sayfaya kadar. Son sayfada Grangé, karakterleri okuyucuya zaman zaman yaklaştırdığı ve uzaklaştırdığı özdeşleştirme halatının ucunu, özdeleşme sorununu çözmesi için birden bire okurun eline tutuşturuyor.
Mermer Adam’ın üç karakteri, temelde Nazizmin var olmasını sağlayan kitle tabanının da hem kişisel hem de sınıfsal üç temsilcisi: Franz Beewen -köylü Gestapo, Simon Kraus -küçük burjuva psikanalist, Minna von Hassel -soylu burjuva psikiyatrist.
Franz, I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın kurbanları arasındaki babasının intikamını almak, öfkesini kusmak için önce SA’ya katılmış. Sonra “yetenekleri” sayesinde Gestapo subaylığına terfi etmiş. Kraus kısa boylu oluşuna takıntılı, kendisine yapılan aşağılamaları zekasıyla aşarak psikanalist olmuş. Berlin sosyetesindeki kadınları analiz ederken elde ettiği bilgilerle onlara şantaj yaparak hem geçiniyor hem de şantajlarından zevk alıyor. Minna, bir kısmını Hitler’in finanse ettiği, soylu ve burjuva ailesinin imkanları ile okuyup psikiyatrist olmuş. İdarecisi olduğu akıl hastanesinde hastaları için alınan ilaçları kendisi için kullanacak kadar müptela ve alkol bağımlısı.
Romanın ana karakterleri en hafifinden Nazi iktidarını beğenmeyen ama Nazizme karşı da bir şey yapmayan kişiler. Karakterler bu bağlamda Nazizmi destekleyen sadık tabanı değil, Nazizm’e bulaşmadan hayatını sürdürmeye çalışan ama diğer yandan Nazizimden de nemalanan kitle tabanını temsil ediyorlar.
Ortak özellikleri ise rejim değişinceye kadar hayatta kalmak ve bu süreçte rejimin gözüne batmadan onu önemsememek. Franz sadık bir Nazi değil ancak yeteneği şiddet kullanmak olduğu için Naziler gidinceye kadar hayatta kalmak istiyor. Simon’un değil Naziler, siyasete dair bir var oluşu yok. Ancak yetenekli bir psikiyatrist olarak havalar değişinceye kadar işini yapmak istiyor. Minna hastalarını korumak, kollamak isteyen ve bu nedenle de neredeyse sadece hastalarına karşı hümanist bir psikiyatr. Ancak hem ailesinin hem mesleğinin getirdiği nimetlerden yararlanarak etliye sütlüye bulaşmaktan kaçınıyor.
Garange, romanın başlarında bu üç karakterin Nazizmi önemsemeyerek hayatta kalma stratejilerini onların kişisel tarihleri ve kişilikleriyle okuyucuya sunuyor. Bununla birlikte Garange, roman ilerledikçe bu üç karakterin aslında Nazizmin tarif ettiği “düşman” sınırları içinde olmadığını arka planda sunduğu resimle güçlü bir biçimde gösteriyor.
Franz, Simon ve Minna, Nazizme karşı bir cümle dahi kurduklarında başlarına ölüm dahil çok kötü şeyler geleceğini bilmelerine rağmen Nazimin “doğal” düşman olarak gördüğü ırk olarak Yahudi, Çingene, siyahi olmadıkları gibi siyaseten de komünist, sosyalist, anti-faşist bile değiller. Hepsi Nazizmin tarif ettiği “öteki”lerle doğal veya doğrudan bir bağa sahip olmayan Almanlar. Bu nedenle her üçü de bu basit ama korkunç gerçek sayesinde Nazizmi önemsememe lüksüne sahipler.
Önemsememe versus Karşıtlık
Soruşturma çıkmaza girip üç karakter Nazi kovanına çomak sokunca Nazizm üç karakteri de sistemin ne orada ne burada olunan gri bölgesine birden bire fırlatıp atıyor. Üç karakter de soruşturmanın ilerlemesi sonucu görünüşte hayatta kalıyorlar ancak öldürülmelerini veya toplama kamplarına gitmelerini engelleyen tüm zırhlarının ellerinden alındığı bir noktaya geliyorlar.
Böylece Franz üst düzey Gestapo subaylığından rütbesizlerin de altındaki ölü toplayıcısı bir memurluğa, Berlin’in her türlü kaymağını yiyen Simon, evi darmaduman edilerek evsizliğe, hastalarına elinden gelen her türlü yardımı yapan Minna ise ailesinin “12. yüzyıla kadar ulaşan” tüm soy ağacına rağmen işsizliğe mahkum oluyor.
Başta Franz, Simon ve Minna toplumsal konumlarının verdiği rahatlığa dayanarak polisiye bir merak ile -hatta Garange’ın da gösterdiği gibi- dedektifçilik oynayarak cinayetleri çözmeye girişiyorlar. Ancak cinayetlerin kökeninin Nazi merkezinde olduğu için zaman ilerledikçe her üçü de Nazizm rejiminde şimdiye kadar gördüklerinin ötesinde bir vahşilik ve insanlık dışılığa şahit oluyorlar. Böylece Nazizmin kendilerine verdiği mahkumiyet ile onların hayatta kalmak için Nazizmi önemsemeyen toplumsal bilinçleri, Nazizme karşı tohumun atılacağı bir toprağa dönüşüyor.
Romanın önemsememe-karşıt olma tartışmasının doruk ve en dramatik noktası katilin keşfedilmesi ile kendisini gösteriyor. Spoiler vermeden tarif edecek olursak, cinayetleri işleyen, değil sadece Nazilerin, dünyadaki hemen her ülkenin, coğrafyanın ve de rejimde ötekilerin de ötekisi bir halkın mensubu. Cinayetleri işleyen de, kelimenin tam anlamıyla Tanrı tarafından kendisine bahşedilen bir özelliği ile halkına karşı yapılan faşist vahşetin intikamını Nazilerin inine girerek, onların can damarına vura vura alıyor.
Bu karşılaşmada Grangé, faşist veya baskıcı bir rejimi önemsemenin veya güçlü olan tarafından kapı dışarı edilmenin kendiliğinden bir karşıtlık oluşturmadığını, tam tersine karşıt olmanın kendine ait bir var oluşu bulunduğunu ve bu karşıt var oluşun az ya da çok bir eylem ile mümkün olduğunu okuyucunun yüzüne çarpıyor.
Karşıtlığın gerektirdiği “az ya da çok ama bir eylemle” mümkün olduğunu da Grangé yine o halktan olan, Gestopo tarafından ölümden şans eseri kurtulmasına rağmen hayatta kalmak için Gestapo’ya yaltaklanmaktan çekinmeyen ve tüm hikayenin çözülmesine aracılık eden bir yan karakterle çok güçlü biçimde gösteriyor.
Cinayetlerin çözülmesi ile eski zırhlarını -istemeseler de- geri kazananan karakterlerin herbiri, bu zırh altında sınıfsal karakterlerine de bağlı olarak kişisel karakterleri de dönüşüme uğruyor: Franz sadık Naziler’in olduğu SS ve Gestapo’dan ayrılıp Alman Ordusu’nda Ruslar’a karşı savaşan bir subay, Simon toplama kamplarındaki vahşetten etkilenen SS’lerin psikiyatristi, Minna da cephenin hemen gerisindeki askeri bir cerrah oluyor.
Finalde, Grangé’ın karşıt olmanın az çok ama mutlak bir eylem gerektirmesi düşüncesine uygun olarak, her üç karakter de romanın başından beri okuyucuya sunulan karakterlerinden beklenmedik gerçek bir eylemde bulunarak yakalandıklarında sonucu kesin ölüm cezası olan bir eyleme girişerek kurbanları faşizmin pençesinden söküp alıyorlar.
Faşizmin Gücü ve Laneti
Grangé’ın belki de bu romandaki esas yeteneği, romanın en arka planında okuyucuya faşizmin gücünü ve lanetini göstermesi. Grangé faşizmin üç aşamasına ışık tutuyor.
İlk olarak Grangé bu üç karakter ile Nazizmin kitle tabanının bir kısmını okuyucuya gösteriyor.
Her ne kadar Nazizme sadık olmasalar da Nazi rejimi için “makbul vatandaş” olarak kabul edilen bu üç karakter ile Grangé, faşizmin ilk ortaya çıktığı ve iktidar olduğu dönemin ana karakterini sunuyor. Grangé bu dönemi karakterlerin geçmişleri üzerinden anlatırken faşizmin başlangıçta ortaya çıkardığı şiddet ile kitleleri ya sadık izleyiciler olarak yanına çekme ya da pasifize etme koşullarına işaret ediyor. Çünkü faşizm en başta “hayali düşman”lar üreterek toplumun azınlıkta olan kesimlerine tüm vahşeti ile saldırarak çoğunluk açısından meşruiyet üretiyor. Gestapo subayı Franz’ın tüm tarihi bu aşamanın bizzat üretici.
İkinci aşamada Nazizm “düşmanı” kendisini destekleyen çoğunluk içinden üretmeye başlıyor: Aynı ırktan olmasına rağmen üstün olmayanların tasfiyesi.
Bu ikinci aşama Grangé’ın polisiye hikayesinin de tam merkezinde duruyor. Simon üstün ırk özelliğine sahip olsa da Nazizm için doğuştan zayıf kabul edilen kadınların psikanalisti. Minna’nın konumu ise bu bağlamda daha dramatik. Nazizmin, kendi kümesinden de olsa nefret ettiği akıl hastası ve engellilerin doktoru. Zaten roman karakterleri faşizmin ikinci aşamasına dair tanıklıkları ile dönüşüme uğramaya başlıyorlar ve birinci aşamanın gerçekliğini keşfediyorlar.
Üçüncü aşama ise artık kendi içinde düşmanı kalmayan faşizmin, ülke sınırlarını aşarak savaşa giriştiğinde rejimin en sadık destekçileri bile faşizmin vahşetinin sonuçlarıyla karşılaşıyor. Garange üçüncü aşamayı Franz’da cephede soğukta, erzak eksikliği ile zor bela savaşmaya çalışan Alman askerleri ile, Simon’da toplama kampındaki görevli subayların rahatsızlıklarına şahit olduğu terapisiyle, Minna’da da cephenin hemen arkasında kan-barut kokusu içinde ölüler ve yaralılarla uğraşması ile gösteriyor.
Gerçekte olduğu gibi romanda da bu üçüncü aşamada, Nazizmin kendi yarattığı illüzyonu parçalanmaya başlıyor. En fanatik bir faşist bile kendi ülkesinin sınırları içinde rejim sayesinde yarattığı ve yaşattığı korkunçluğunun, ülke sınırları dışında kendisine karşı bir şiddet olarak yaşatıldığını görüyor. “Moskova Önlerinde”de Momiş-Uli’nin aktardığı Kazak atasözü gibi: Düşman kendi kanını içinceye kadar korkunçtur. Nazi rejimi kendi kanını içmek zorunda kalıyor.
Mermer Adam, Grangée’ın politik veya anti-faşist denebilecek bir çalışması olmadığını başta belirtmiştik. Grangé romanında Nazileri en hafif deyimle gözardı ederek meşrulaştıran karakterlere güzelleme de yapmıyor. Grangé’da endüstriyel edebiyatçı kategorisine -hem genel edebiyat hem de polisiye türüne bile- burun kıvrılan bir yazar. Ancak Grangé ve romanı Mermer Adam, Moskova Önlerinde, aşağıdaki diyalog dikkate alındığında ve diyaloğun işaret ettiği bakışla okunmayı hak ediyor:
General Panfilov: Alman halkından nefret etmiyorsun değil mi?
Momiş-Uli: Henüz o kadar alçalmadım.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!