Maraş depremi bu ülkede öncesi ve sonrasıyla uzunca bir süre tartışılacak. Tartışılmak da zorunda. Depremin ardından ortaya çıkan manzaranın sarsıcı niteliği tüm toplumu derinden sarsmış durumda.
Maraş depreminin ortaya çıkardığı manzaraya bakan insanlarda, mevcut yaşam koşullarının ne olduğu, Maraş depremine benzer bir depremde ne yaşanacağının da haklı kaygısı bulunuyor. Uyarıcı bir niteliği de bulunan bu depremden sonra enkaz altında sağ kalınırsa sesini duyurmak için düdük satışları dahi artmış durumda.
“Asrın felaketi” mi “Asrın rezaleti” mi
Adına “Asrın Felaketi” dedikleri deprem gerçekte asrın rezaletini ortaya çıkarmıştı. Yaşanan “Asrın Rezaleti” olduğu halde ismi “asrın felaketi” haline getirildi. Yine her fırsatta “On bir ili vuran büyük felaket” şeklinde tanımlarla da “asrın felaketi” algısı güçlendirilmeye çalışılıyor.
Depremin on bir ili doğrudan etkilediği doğrudur. Yer sarsıntısı ve büyüğünden küçüğüne değin yıkım, zarar verme anlamında doğrudan etkisi altına aldığı il sayısından çok daha fazlasını ise dolaylı şekilde etkilenmiştir. On bir il sayısının öne atılması asrın rezaletinin asrın felaketi olarak bilinçlere kazınmaya çalışılması içindir. Bu depreme Asrın Rezaleti dersek süreci sorgulamanın önünü açmış olurken “asrın felaketi” olarak görmeye başlarsak, en sonunda “kader planı” denilen noktaya -“kader planı” tanımını kullanmamış olsak da- varmamız kaçınılmaz olur.
Depremin etkisi, yıkım gücü, büyüklüğü bilinçli bir şekilde büyütülüyor. Onun gerçekte olduğundan daha büyük gösterilmesi ise ortaya çıkan tabloyu normalleştirme, olağanlaştırma, kabullendirmeye dönük. Depremin boyutu ile ilgili bu vurgular yapılırken gerçekte var olan ölü sayısının ise gözlerden gizlenmek istenmesi de aynı sonucu almaya hizmet ediyor. Ölü sayısının gerçekte açıklanandan “en az 3,4,5 kat daha fazla” olduğunu ise devletin valisi halkı kontrol etmeye çalışırken ağzından kaçırmış ve bu görüntüler de sosyal medyaya düşmüş haldedir.
Algı mühendisliği
Felaketin çapını bunca büyütmeye çalışırken gerçek ölü sayısını da küçültmeye çalışmaları ilk bakışta bir çelişki olarak görünüyor. Oysa bu sürecin yönetilebilir olması, toplumsal bir patlamaya dönüşmemesi için bilinçli olarak kullanılan bir algı mühendisliği söz konusu. Devletin gücü ve kudretini ancak ve ancak eşine yüzlerce ya da binlerce yılda bir rastlanacak bir felaketin halel getirebileceği algısı felaketin gerçek boyutlarının büyütülmesi sayesinde yaratılıyor. Kapitalist toplum ve onun siyasal zor ve egemenlik aygıtının gerçekte ne kadar kof, güçsüz ve yıkılmaya müsait olduğu, onu bir depremin dahi yıkıp geçebiliyor olduğu gerçeği gözlerden gizlenmeye çalışılıyor.
Depremin vurduğu illerden birine bakalım, örneğin Adana. Belediye başkanının verdiği bilgiye göre depremde 13 bina çökerken, 17 bina ise belediye tarafından yıkılıyor. Toplam yıkılan bina sayısını 30 olarak açıkladı. Yani Adana kendi belediye imkanları ile depremin yaralarını sardığı gibi aynı anda diğer yerlere de yardım gönderebilen bir il olmuştu. Maraş, Hatay, Adıyaman illeri depremden ciddi yıkımlarla etkilenen iller. Bu illerin dışındaki illerde ise durum hafifinden ağırına doğru genişliyor. “On bir ili vuran asrın felaketi”nin yurtta ortaya çıkardığı manzara bu.
“Kader planı” bizi nereye götürür
Deprem ya da herhangi bir doğa olayı ile mücadele bu doğa olayının olduğu an ya da sonrasında, ortaya çıkan sonuçlarına karşı mücadele şeklinde görmek ve bunu bu şekilde kabullenmek yapılabilecek en büyük yanlıştır. Depremle mücadele deprem sonrası yapılacak müdahalenin organizasyonu, etkinliği, hızı, çok yönlü ve çok boyutluluğu, gücü… değildir. Asıl önemli olan, deprem henüz olmadan etkin bir mücadele vermektir. Dünyanın, doğanın hareketini kaderci bir şekilde kavrayan, olgu, olay ve süreçleri rezil bir şekilde “kader planı” olarak tanımlayan ya da tanımlamaya yatkın bir bakış açısı ile hiçbir felakete ciddi bir hazırlık yapılması mümkün değildir. Çünkü kader planı gibi ilahi ve sonsuz kudrete sahip bir gücün iş başında olduğuna dönük bir inanç, bu güç ve kudrete karşı değil etkin mücadele etmek tersine teslim olunması gerektiğini vaaz eder!
Sosyal alanda kaderciliğin doğurduğu teslimiyet toplumu yöneten, hakim olan sınıfların egemenliği için oldukça etkili bir araç iken toplumun doğa ile arasındaki denge ve ilişkide toplumu “helak” olmaya götürebilen bir araç haline gelebiliyor.
Toplumsal kurumlar toplumun ihtiyaçlarına yanıt verdikleri sürece toplumsal yaşam sürebilir. Toplumsal kurumlar toplumun ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzak ya da geri kaldıkları durumlarda ise ciddi toplumsal çatışmaların başlaması kaçınılmazdır. Bir deprem ya da başka bir doğal afet durumunda sürece müdahale edecek kurumların neden çuvalladıklarının ise temelde yatan birkaç nedeni bulunuyor.
“Devlet kurumları”nın asli işi ve işlevi
Bunlardan birincisi, AKP iktidar tipinde somutlaşan toplumun İslamizasyonu sürecidir. Sermayenin İslamizasyonuna ve İslamcıların da sermayeleşmesine duyulan açlığa bağlı olarak yardımlaşma kurumlarının sermaye transferi aracı olarak kullanılması, afet süreçlerinde amaç ve hedefleri belli olan kurumların sermaye transferi sağlamanın aracı kılınmakla birlikte İslamizasyon programının ideolojik aracı olarak işletilmesi, kurumların amaç-araç ilişkisini bozmuştur. Afetin sonuçları ile mücadele edecek kurumların içeriğinin nasıl dizayn edildiğini kurtarma çalışmaları sırasında atılan tekbirlerle görmüş olduk.
Bu kurumların afetle mücadeleden çok bir ideolojik örgütlenme oldukları ve ideolojik amaçlar doğrultusunda faaliyet yürüttükleri, sermaye transferi ve ideolojik amaçlarının ise varlık nedeni olan afetin sonuçları ile mücadeleyi engeller bir halde olduğu gün yüzüne çıkmıştır.
Bir afetle afet öncesinde mücadele konusu ise çok daha kapsamlı bir konudur. Toplumun bir bütün olarak, ekonomi, siyaset, kültür… örgütleniş biçimi, varoluş biçimi ile doğrudan doğruya bağlı bir konudur. Doğanın işleyiş yasaları ve biçimi ve buna uygun bir toplumsal yaşam biçimini yarartmaya toplumun iktisadi, siyasi varoluş biçimi müsaade ettiği oranda doğa olaylarına karşı güçlü olunması mümkün olabilir.
Amaç kâr olunca, insan yok olur
“Deprem değil yıkılan bina öldürür” söylemi de asrın rezaletini asrın felaketi olarak sunma anlayışının bir biçimidir. Buradaki “gerçekçilik” sadece bir binayı önümüze koyarak onun ardında tüm olup bitenlerin saklı kalmasını sağlamak içindir. Tek bir binanın yapılabilmesi tüm bir toplumsal üretim ilişkileri bütünlüğünü taşır. Binanın teknik olarak yapıldığı aşamalar, yöntemler… kısacası kapitalist sistem gözlerden kaçırılmaya çalışılıyor.
Yıkılan bina değil, kapitalizm öldürür! Kapitalizmin öldürmesi için yaptığı binaların yıkılmasına ihtiyaç da yoktur üstelik. Çünkü kapitalizm onları inşa ederken de öldürür! Tüm bu binaların yapımı aşamasında insan hayatına verilmeyen değerin depremde de ortada olmamasının şaşırtıcı bir tarafı var mıdır? Üretimin odağında kâr bulunan bir toplumda yaşamın odağında da insan değil kâr bulunur. Odağında insan bulunan bir toplum, toplumsal üretimin amacının da kâr değil süreçler bütününü insanın ihtiyaçlarına uygun olarak örgütlemediğimiz sürece doğanın kör güçlerine karşı acizliğimizin son bulması mümkün olmayacaktır.
[Alınteri okuru]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!