Alınteri: Depremi ilk duyduğunda neler hissettin?
Sarya Demir: Depremi duymadım, birebir yaşadım. Ben Diyarbakır’da depremi yaşadım. Sallantıyla uyandım. Dışarıda kar ve çok soğuk bir hava vardı. Şaşkınlık, korku, çaresizlik her şeyi aynı anda yaşadım. Deprem anında dışarıyı görme durumum oldu. Rengarenk ışıklar, sönen lambalar ve çığlıklar… Bunun yaşattığı duygular bambaşkaydı. Anlamlandıramıyorsun ve ne olduğunu anlamaya çalışıyorsun, hem o korku hem insanların çığlıklarının verdiği o dehşet, hepsini bir arada yaşadım.
Kendimizi dışarıya attığımızda telefonlar çekmiyordu. Daha sonrasında telefonlar ara ara çekmeye başladığında, önceden yaşadığım yer olan Hatay’da, Maraş’ta ve daha bir çok yerde deprem olduğunu öğrendim. İlk yaptığım, oradaki arkadaşlarıma ulaşmaya çalışmak oldu fakat uzun süre iletişim problemi yaşadık. Depremin 3. günü bir öğretmen arkadaşımla birlikte gönüllü olarak Hatay’a gittim. Daha sonra da bir fizibilite çalışması için Adıyaman ve Malatya’ya, özellikle bu illerin köylerine gittim.
“Gerçek olmayacak kadar kötü bir filmin içindeydik sanki”
Alınteri: Deprem bölgelerine gittiğinizde ilk duygularınız neler oldu, neler gözlemlediniz?
Sarya Demir: Hatay için yola çıktığımızda neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Ne yapacağımızı da bilmiyorduk. Sadece kendimizi psikolojik olarak en kötüsüne hazırlamaya çalıştık. Daha şehrin girişinde birkaç evin yıkıldığını gördüğünüzde bile korkunç bir filmin içerisinde hissediyorsunuz kendinizi. Gerçek olamayacak kadar, düşünülemeyecek kadar kötü bir filmin içinde… Şehrin içine doğru biraz ilerlediğimizde, bir süre sonra, aslında bir şehrin olmadığını, sadece yıkıntıların olduğunu, yolların olmadığını gördük. 5 dakikalık mesafeyi geçmemiz saatlerce sürdü ara sokaklara girdiğimizde, her an bir binanın yıkılacağı riskini yaşadık. Etrafımızda dolandık durduk. En son, arabayı bir kenara çektik ve arkadaşların bizi almasını bekledik.
Beklediğimiz yer iyi bildiğim bir yerdi ama ilerleyemeyecek kadar da kötüydü. Arkadaşların bizi alma mesafesi on dakika iken bizi almaları dört saat sürdü. Gece her taraf karanlık, hiç ışık yok. Sadece akrabalarını, sevdiklerini arayanların, birkaç gönüllünün belki yaktığı ateş, fener ve birkaç da asker polis haricinde hiçbir şekilde hayat yoktu Hatay’da.
Ben Hatay’a KESK gönüllüsü olarak gittim. Deprem Dayanışma Ağı ile birlikte çalıştım. Birçok ilde gönüllü olarak gelen dayanışmacılar vardı. Genel olarak insanlara yardım gönderebilmek ya da gelen eşyaların dağıtımında yer almaya çalıştım Hatay’da. Oradaki insanlar depremin 3. gününde ekmeğe ulaştıklarını söylüyorlardı, özellikle köy taraflarına daha da geç ulaştığını söylediler.
Antakya’da Hatay Deprem Dayanışma Koordinasyonu ile birlikte çalıştım.
Özellikle ulaşılmayan köylere erzak dağıtımında yer aldık, yardımlaşmayla gelen kıyafetleri ayrıştırarak, kirli olanları atıp yenilerini çıkarıp insanlara veriyorduk. Bu şekilde kamyonlarla yardım geldiğinde yardımları indiriyor, depolara koyuyor, ihtiyaç malzemelerini listeler haline getiriyor sonra insanlara veriyorduk.
Adıyaman ve Malatya’ya daha farklı bir amaç için gittim. Çocuklar üzerinde oluşan travmanın, travmatik durumun ortadan kalkması için neler yapabiliriz düşüncesiyle… Yine KESK ve buradaki kültür kurumlarıyla ortak yaptığımız bir çalışma olacak. Bunun fizibilite çalışmasını yapmaya çalıştık. Şehirdeki çadır kamplarını, AFAD haricindeki çadır kamplarını, köydeki insanları, bazen yıkılmış köyleri ve bazen de yıkılmadığı halde göç almış köyleri dolaşarak insanlarla sohbet ettik. Daha sonrasında da, -en azından- cenazelerin kalkıp o 40 günlük yas süreçleri geçtiğinde, çocuklarla ilgili yapılabilecek çalışmalar, travmatik durumlarla ilgili neler yapabiliriz konusunda karşılıklı sohbet üzerinden yol almaya çalıştık.
İlk andaki şok, gerçeğin fark edilemeyişi, yıkımın çıplak boyutları…
Orada ilk anlarda, “çocuklara bir şey olmaz” tarzında bir karşı tepki vardı. Daha sonrasında yaşadıkları korkuları, çığlık atma durumlarını, evlere girememeleri olayını yaşamaya başladıklarında insanlar gerçek durumu kendileri anlamaya başladılar. Daha sonra çocuklar için çalışmalarımız başladığında “lütfen bizim için de yapalım benzer şeyleri” demeye başladılar kadınlar ve erkekler; “Biz de çok kötü durumdayız, uyuyamıyoruz. Psikolojimiz bozuldu. Geldiğiniz zaman varsa rehber öğretmenler, psikologlar, sağlık alanında bu tarzda çalışma yürütenler varsa lütfen bunları da getirin. Bizim de çok ihtiyacımız var” dediler.
Hatay’da daha çok yıkımla karşılaştım ve daha çok çalıştım. Ama Adıyaman ve Malatya’da -özellikle köylerinde-, çadırlarda insanlarla birebir sohbet etme fırsatım oldu. İnsanların acılarını, ağıtlarını dinledim.
Enkaz altında yanarak ölen canlar, insanların çaresizliği…
Hayatımda duyabileceğim en korkunç ölümler, özellikle bir annenin kaldıramayacağı türden çocuklarını kaybetmesi gibi birçok acı hikayeye rast geldim. Enkaz altında canlı canlı yanan bir öğretmenden ya da hamileyken enkaz altında doğum yapıp sonra bebeğiyle birlikte ölen bir anneden… Çok acıklı hikayelerle karşılaştım. Ama genel olarak gittiğim her yerde beni en çok etkileyen şey, insanların çaresizliği oldu. Sadece bir anekdot paylaşacağım. Gelen kıyafetler torba torba, eski yeni karışık; biz bunları ayıklayıp insanlara temiz olanı veriyorduk. Bir perde çıktı. O an kadının biri “Bana verin” dedi. Hemen sonra “evim yıkıldı, evim yok ki perdeyi asayım” dedi ve ağlamaya başladı. Yani insanların ruh hali arafta henüz, önce yaşadığı şeyin ne kadar gerçek olduğunu bilememe hali, ama sonra o gerçekliğin farkına varma, sonrasında zaten ağıtlar, yakarışlar ve en önemlisi çaresizlik. Sonu yok bunun. Evim yıkıldı, yanındaki eve taşınayım gibi bir durum yoktu Antakya’da. Ki kiraları falan düşününce -diğer şehirler için söylüyorum- artık insanlar için çaresizce bir bekleyiş başlıyor. Üzerlerini örtecekleri bir battaniye bulabilirlerse, şanslılarsa, bir çadırları varsa, oturup bekleme durumundan başka hiçbir şeyleri yok. Şehir merkezi ya da köy fark etmiyor.

“Devlet yoktu”
“Devlet nerede?” sorusuyla çok karşılaştık. Benim duyduğum yerlerde ilk başlarda “Devlet nerede?” deniyordu ama artık “devlet yok” durumuna gelinmişti. Köylerde özellikle çok sık rastladım buna. Cenazelerini enkazlardan kendilerinin çıkardığını ve gömdüklerini anlattı insanlar. Hatta bir köyde “bu kadar cenazemiz var” diye başvurduklarında “şu an sayı alınmadığı” cevabının verilip gönderildiklerini söylediler bize.
Onun haricinde -özellikle Adıyaman, Hatay için söylüyorum-, ilk iki gün hiç kimse yoktu. Anlatan arkadaşlarımın sözleriyle, “Ses geliyor, tırnaklarımızla kazımaya çalışıyoruz. Ama ulaşamıyoruz çünkü hiç kimse yok. Yapabileceğimiz bir şey yok. Elimizden bir şey gelmiyor…” Evet, “devlet nerede” sorusuyla ben de çok karşılaştım. Son dönemlerde bile köylere gittiğimizde insanların kendi cenazelerini kendilerinin çıkardıklarını gördük, ama ölen hayvanları -özellikle köylerde bu çok çok fazla-, çıkaramadılar. 22. günde hâlâ hayvanların enkaz altında olduğunu ve artık kokmaya başladığını, köpeklerin artık leşleri yemeye başladıklarını, bundan dolayı ciddi korkuları olduğunu ve hiç kimsenin gelip de çıkarmadığını ileten köylüler oldu.
Benim değerlendirmem de böyle. Evet devlet yoktu, hiçbir yerde yoktu. Evet geniş kapsamlı bir afetti, ama yapılması gerekenler yapılmadı. Üstelik engellemeler vardı, maden işçilerinden tutun da deneyimli olan, çalışmak isteyenlere engel olundu.
Depremzedeleri genelde halk sahiplendi, STK’lar sahiplendi. En azından kendi kurumum açısından söyleyeyim, KESK depremin ilk gününden şu ana kadar dayanışmasını hiçbir zaman bırakmadı. Gerek gönüllülerle birlikte gerek topladığı yardımlarla, çocuklardaki travmanın atlatılmasına yönelik çalışmalarla hep oradaydı.
Hiçbir şey yapmayıp “buradayız” görüntüsü vermeye çalışan “kamu” kurumları
Hiçbir şey yapmadığı halde buradayız görüntüsü vermeye çalışan kurumlar oldu. Birçok kurum bunu yaptı. Bazı kurumlar yapmadıkları halde sadece fotoğraflarla “yaptık görüntüsü” vermeye çalıştılar. Çalışmadılar ama bir fotoğraf çekip çalışıyormuş gibi gösterenler vardı. Bunu depremin 2. ya da 3. gününde ifade eden maden işçileri oldu: “Saatlerce uğraşıp biz çıkarıyoruz, birileri gelip ‘abi siz çok yoruldunuz, hadi biz götürelim’ deyip bizim kucağımızdan alıp götürüyorlar…”
Bu tarz göstermelik olanlar da vardı ama halk cephesinden Türkiye’nin özellikle birçok yerinden müthiş bir birliktelik ve dayanışma olduğunu gördüm. Gittiğim her yerde Van’dan da İzmir’den de İstanbul’dan da birçok insanın gönüllü olarak çalışmaya geldiğini gördüm.
Bundan sonrası için yapılması gerekenler
Bundan sonra yapılması gereken şeylerden ilki, acilen bir yaşam alanı oluşturmak, güvenli yaşam alanları oluşturulup şu anki depremzedelerin yerleştirilmesini sağlamak.
Hâlâ çadır bulamayan insanlar var ya da geldikleri zaman birilerinin yanında kalan, uzak akrabalarına giden insanlar var. Bu insanlar döndüğünde çok çok zor olacak. Şu anki çadırlar bile yetersizken insanlar geri döndüklerinde hiçbir şekilde kalacak yer bulamayacaklar. Gıda sorunu zaten var. Çok acil şekilde insanlara kalacak yer temin edilmesi, maddi anlamda desteklenmeleri ve sonraki aşamada acil bir şekilde travmaların etkisinin aza indirilmesi konusunda çalışmaların başlatılması gerekiyor. Çünkü insanlar -şu an koşulları az çok düzenli olanlar bile- o korkuyu, o acıları üzerinden atatabilmiş değiller.
Hatay ya da Adıyaman üzerinden söyleyebilirim, her evde onlarca kayıp var. Otuz akrabasını kaybeden, yirmibeş yakın akrabasını kaybeden insanlar biliyorum. Bunlarla ilgili bir çalışmanın yürütülmesi gerekiyor.
Daha ileriye dönük çalışmalarda ise, depremden direkt 11 şehir etkilendi ama, bakıyorsunuz bilim insanlarının açıklamalarına, olası deprem beklenen şehirler var. Bingöl’de -doğrudan deprem bölgesi olmamasına rağmen-, bugün 4’ün üzerinde sarsıntı oldu. Konya deprem bölgesi olmamasına rağmen sarsıntılar var. Deprem faylarının yerleri bile değişmiş olabilir. Deprem doğal afettir. Ama bizim yıkımımızın sebebi “insan türü”…
En azından bundan sonraki süreçte bina kontrollerinin yapılması, yapılabilirse yatay bir yerleşim sistemine geçiş… Yapılması gereken deprem hazırlıklarının bir an önce tamamlanması, evet ciddi bir maliyet gerektiriyor. Ama hiçbir şey insan canından önemli değil.
Acının evrenselliği, dayanışmanın güzelliği…
Beni temelden iki şey etkiledi. Birincisi, acının evrenselliği. Dolaştığımız köylerde hangi ana ağıt yaksa o ağıt benim ağıdım oldu. Bizim ağıdımız oldu. O kayıp bizim kaybımız oldu. Bu nedenle günlerce uyumadığım oldu. Yemek yerken insan kendini suçlu hisseder mi? Suçlu hissediyorsunuz. Ya da 5 dakika oturduğum zaman, “niye oturuyorum da bir şeyler yapmıyorum?” dediğim çok olmuştur. Diyarbakır’da depremi yaşamış olabilirim ama bir Adıyaman, bir Hatay kadar, bir Maraş kadar şiddetli değildi. Ölümler bu kadar fazla değildi. O yüzden burada kadığım için suçlu hissediyordum. O nedenle de o bölgelere gitmeye karar verdim ve gittim. Acının evrenseliği herkesin yaşadığı acıyı birebir içinde yaşamak… Dinlediğim gördüğüm her acıyı kendim yaşamışım gibi acı çekmek çok etkiledi, uyutmadı beni.
İkincisi de, dayanışmanın güzelliği. Acımız nasıl ortaksa aşılanın da birlikte aşıldığını gösteren tutum oldu. Herkes için söylemiyorum. En azından, dün gördüğümüz Bursaspor taraftarlarının ırkçılığı kışkırtan tutumlarda olanlar için söylemiyorum. Ama Türkiye’nin birçok yerinden insanların bölgedeki insanları sahiplenmeleri, birlikte olmaları, geçim zorluğunun olduğu şu günlerde insanların belki son paralarını bile yardım olarak göndermeleri insanı derinden etkileyen bir duyguydu.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!