Hazır mıyız?



Ancak gözümüz esas olarak seçimi kaybetmesi halinde Erdoğan’ın koltuğunu bırakmama tavrına karşılık sokağa akabilecek işçiler, emekçiler ve halkın üzerinde olmalıdır.


Cihan Çetin

Erdoğan nihayet dilinin altındaki baklayı çıkardı. Twitter hesabından-cümlesinin önüne “demokrasi” kılıfını dikerek- “Gerektiğinde 15 Temmuz gecesi olduğu gibi, hayatımız pahasına istiklâl ve istikbalimize sahip çıkarız.” dedi. Liberalizmle ahmaklaşmış olanlar da hızla “ne demek istiyor” diyerek endişelerini dillendirdiler. Erdoğan’ın söylemek istediği açık ve net: Gerekirse dövüşeceğiz.

Seçim gecesinde irili ufaklı olayların olacağını herkes elbette tahmin ediyor. Ancak mesele işlerin çığırından çıkması durumunda kimin ne yapacağıyla ilgili.

Gerekirse” versus “tıpış tıpış”

Erdoğan’ın genel oy kitlesinin bu dövüşe hazır olup olmadığı bir tartışma konusu olsa da kemik ve nicelik olarak dikkate alınması gereken gerici, ırkçı tabanı bu savaşa dünden hazır. Öyle ki, Erdoğan ve Bahçeli’nin işaret vermesiyle-istedikleri sonucu elde edemeseler de- Erzurum’da büyük, İzmir ve Antalya’da küçük provokasyon denemeleri de oldu.

Seçim gecesi Kılıçdaroğlu seçimi yüzde 50’nin birazcık üzerinde kazanırsa, Erdoğan’ın, seçimi yüzde 1 veya yüzde 5’e bakmadan kaybetmeyi peşinen kabul edeceğini düşünen var mı? Böyle bir durumda AKP-MHP-Ergenekon bloğunun gerici ve ırkçı tabanının Erdoğan’ın bir işaretiyle sokağa inmeyeceğini düşünmeyen var mı?

Özellikle polis-jandarma gücünü elinde bulunduran ve kullanmaktan çekinmeyecek bir hükümet ve kirli işler maşası Süleyman Soylu varken “demokrasi bu, kazanan da olur kaybeden de olur” mu diyecekler? Hadi komplo teorisine gidelim. İşler çığırından çıkarsa şayet, bir gün öncesinde “silah arkadaşı” olup da 15 Temmuz’da  birbirini boğazlayan ordu, oksimoron bir şekilde, “demokrasi” için mi devreye girecek?

İktidardaki burjuva kanadın dövüşmeye hazır olduğu belliyken, burjuva muhalefet kanadının cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu geçen hafta kutlamalar için bile sokağa çıkılmamasını istedi; birkaç gün önce ise seçimi Erdoğan’ın kaybetmesi halinde “tıpış tıpış verecekler” dedi. Burjuva muhalefetin aklı sandıklara sahip çıkmak ya da YSK’ya itirazın ötesine geçemiyor.

Olası internet kısıtlamasına karşı bildik yöntemleri önermek, seçim verilerini güvenceye almak dışında burjuva muhalefetin gündeminde Erdoğan’ın hükümeti vermeye yanaşmaması hakkında tek bir fikir, öneri yok. Fikri olmadığı gibi Erdoğan’ın elindeki sopayı gösterip meydan okumasına karşı kafalarını kuma gömüp “çatışmacı dilden” uzak durmaya çalışıyor.

Eleştiri silahının sınırı

Bizim cephemiz bundan farklı mı peki? Babala TV’de saatlerce ırkçı, gerici sorulara karşı muhatabını sevecenlikle “ikna etme” turuna çıkmış TİP, konunun bu kısmına gözlerini kapamış durumunda. İsminde “işçi” geçen bir partinin önde gelen 4 üyesinin “işçi”nin ne olduğunu dahi bilmediklerini/cehaletlerini geçelim; sınıf savaşı, devrim, ulusal kurtuluş mücadelesi gibi gerçek kavramları bile kullanmayıp “faşizmin-kapitalizmin mağdurları” çizgisinin ötesine geçmeyen bir akıldan bu konuya dair tek söz duyan beri gelsin. TİP, “seçim uzmanı avukat” diyerek övgüler düzdüğü Sera Kadıgil’in hukuk aklıyla “oy ver, sanıklara sahip çık” dışında ne önerebildi, ne öneriyor? Hadi en burjuva hukuk anlamında dahi “sandıklara sahip çık”manın sınırları nedir? Erkan Baş’ın deyimiyle “halkın ferasetine” güvenerek en fazla ıslak imza için saç baş kavgası mı?

Yeşil Sol Parti, Kürt halkının başeğmez mücadelesini arkasına alıp seçim döneminde bile tüm saldırılara karşı direnirken, seçimde Erdoğan’ın olasılığı yüksek hükümeti vermeme tavrına ve bunun ortaya çıkaracağı sonuçlara dair tek bir açıklama yaptı mı? Burjuva muhalefetin gık demediği bir süreçte Yeşil Sol Parti, Erdoğan’ın artık açık tehdit haline gelen bu tutumuna karşı bir “hodri meydan” demekten ne için imtina etmektedir? Eleştiri silahının sınırı nerede biter?

Seçim sürecinin sonunda Erdoğan’ın teslim olmayacağını, teslim olmamak için de her türden pisliğe, şiddete başvuracağı tehlikesinin farkında olan ve uzun süredir bu tehlikeye dair uyarılarını yapan devrimci siyasetler olarak bizlerin durumu da pek iç açıcı sayılmaz.

Sürecin görünen durumlarını analiz ve tespit dışında özellikle bu ihtimali gündemde tutmakta pek de başarılı sayamayız kendimizi. Elbette bu hatta olanların öncelikle niceliksel sınırlılıklarının getirdiği zorlukları asla gözardı edemeyiz. Ancak diğer yandan bekle-gör hattının ötesine de geçemediğimiz aşikâr.

Bu noktada 15 Mayıs akşamına, ortaya çıkabilecek her türden çatışmalı sürece, en başta zihnen ve ruhen teyakkuzda olmakla işe başlamalıyız. Burjuva muhalefete oy veren taban Kılıçdaroğlu’nun “kazansak da evde kalın” uyarılarını dikkate almayacağını şimdiden beyan etti. Bu kitlenin olası bir çatışma durumunda öyle ya da böyle bir öncüye ihtiyaç duyacağı akıldan çıkarılmamalıdır.

Önümüzde daha birkaç ay önce gerçeklemiş iki güncel örnek var: Brezilya’da suskunlukla seçim sonucu kabul etmeyen Bolsonaro işçi sınıfı ve emekçi halkın sokağa çıkmasıyla ABD’ye kaçmak zorunda kaldı. Peru’da seçilmiş Castillo kongre darbesiyle görevden alınmasına, tutuklanmasına rağmen emekçi halk günlerce süren sokak gösterileri sonucunda erken seçimi kabul ettirdi.

Bu iki güncel olay seçim gecesi hattın ne olması gerektiğini gösteriyor bize. Seçim akşamı bir gözümüz sandık sonuçlarında olacak. Ancak gözümüzün esas olarak seçimi kaybetmesi halinde Erdoğan’ın koltuğunu bırakmama tavrına karşılık sokağa akabilecek işçiler, emekçiler ve halkın üzerinde olmalıdır.