Zehra Çaldağ
İşçilerin, emekçilerin, ezilen halkların, gençlerin, kadınların ve çocukların gasp edilen haklarını aramak, işçi katliamlarını protesto etmek, tacize, tecavüze karşı sokağa çıkmak, Kürt olmak, Ermeni, Alevi, Ezidi, LGBTIQ+ olmak bile egemenler açısından kamu düzeninin bozulmasını ifade etmektedir.
Çünkü sadece yaşadığımız ülkede değil dünyanın her yerinde gericilik ve faşizm yükselmektedir. Faşizm toplumun geri yanlarından ve örgütsüzlüğünden beslenerek toplumu milliyetçi, dinci, ayrıştırıcı algılarla besleyerek kendisine yandaş bulmaya çalışarak birbirine düşmanlaştırır, yabancılaştırır.
Ölüm ülkesi
Bu topraklarda yaşatılan katliamlara baktığımızda bile bunu açıkça görebiliriz. Çorum, Sivas, Maraş, Dersim, Roboski, Ulucanlar ve 19 Aralık, madenci katliamları (Soma, Amasra, Bartın)…
Kürt oldukları ve Kürtçe konuştukları için yaşadıkları şehirlerden çalışmak için Batıya gelen inşaat işçilerinin şantiye yatakhanelerinde yakılması, mevsimlik işçilerin fiziki saldırılara uğraması, Alevilerin evlerine kırmızı boyalarla çarpı işareti konulması, Cemevlerinin taşlı saldırılara maruz kalması, Diyanete bağlamaya çalışılması, ÇEDES adı altında eğitimin gericileştirilerek “dindar ve kindar nesil yetiştirme” projelerini hayata geçirilmesi… Daha gerilere gidersek 1915’te Ermeni soykırımı, Rum mübadelesi, gayrımüslimlerin mallarına çökülmesi, Hrant Dink’in katledilmesi gibi gibi daha sayabileceğimiz birçok saldırı, katliam, asimilasyon girişimleriyle bu topraklar ezilen işçi-emekçiler, kadınlar ve halklar açısından “Ölüm ülkesi” haline dönüştürülmüştür.
Aslında bu saldırılar bu kadarla bitmiyor. Eğitimin, sağlığın piyasalaştırılmasını, faizleri, zamları, ‘asgari’ denilen sefalet ücretlerini de düşündüğümüzde bir avuç sermayedarın saltanatının sürmesini sağlamak için yapıldığını görebiliyoruz.
Bütün bunlar faşist T.C.’nin sömürücü, köleleştirici, tekçi, milliyetçi, ırkçı, ayrıştırıcı, asimilasyoncu zihniyetinin dışavurumu olan ideolojik saldırılardır. Kendinden olmayanı yok etme, susturma, asimile etme, köleleştirme saldırısıdır. Bu saldırılar da ‘kamu düzeni’ni korumak adına yapılmaktadır.
Kamu düzeni dedikleri nedir, kime karşıdır, neden korunmalıdır?
“Adalet mülkün temeli”ymiş!
Adliyelerde, duruşma salonlarında mahkeme heyetinin bulunduğu bölümün hemen arkasındaki duvarda yazan “Adalet Mülkün Temelidir” yazsı aslında bize her şeyi çok açık bir şekilde ifade etmektedir. Adalet, mülkü ve mülk sahibini korumakla görevlidir. Keza kapitalizm zaten bir sömürü sistemidir. Sömürü de sermaye sahiplerinin milyonlarca işçi-emekçi-kamu görevlisinin sırtından edindikleri artı değer demektir. Ve bu artı değer, sermaye sahiplerinin kasalarını doldurup milyonlarca çalışanın yarı aç-yarı tok sefalet içinde yaşamaya mahkûm eder.
Sadece yarı aç-yarı tok sefalet içinde yaşama da mahkum etmez. Aynı zamanda, kasasını dolduran sermayedarlar onların sırtından elde ettikleri artı değerin zerresini bile işçi sağlığı ve işçi güvenliği önlemleri almak için harcamaya kıyamaz. Bundan dolayı özellikle maden sektöründe grizu patlaması adı altında ya da çökmeler nedeniyle toplu madenci katliamları, zehirlenmeler ve yaralanmalar yaşanmaktadır. Bu yaşananlar ise burjuvazi tarafından “fıtrat, kader, alınyazısı” olarak tanımlanarak Normalleştirilmeye çalışılmaktadır. Soma’yı, Amasra’yı, Bartın’ı hatırlarsınız hepiniz.
Her sınıf kendi meşrebine uygun yöntemlerle dövüşür
Özellikle Soma Madenci Katliamı sonrası yaşananlar çok çarpıcıdır. Soma Madenci Katliamı’nın göz göre göre geldiğini ve İSİG önlemlerinin alınmamasından kaynaklandığını hepimiz biliyoruz.
Madenden çıkarılan yaralı bir madenci sırf sedye kirlenmesin diye çizmelerini çıkarmak istemişti ve bu görüntüler sanki şimdi olmuş gibi hafızalarımızda taptaze durmaktadır. Yine bunun gibi, katledilen işçilere, ailelerine ve işçilere dayanışma içinde olanlara topyekün yapıldığını bildiğimiz madenciye atılan tekmeyi hepimiz hatırlarız.
Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Özel Kalem Müdür Yardımcısı” Yusuf Yerkel madenci Erdal Kocabıyık’ı katliamın olduğu gün katliamın yaşandığı Maden ocağı önünde tekmelemişti. Neden, çünkü maden işçisi Erdal Kocabıyık İSİG önlemlerinin alınmamasının ve 301 madenci arkadaşının katledilmesinin arka planında hükümet ve devletin sermayeyi koruyan cezasızlık politikalarından güç aldığını biliyordu. Ve canının acısı ve 301 arkadaşını kaybetmenin verdiği öfkeyle aslında sermaye sahiplerine ve onları koruyan kollayanlara atmıştı tekmeyi. Tekmelediği sadece bir araç değildi. İşte tam da bu nedenle Erdoğan’ın Özel Kalem Müdürü olan insanlık ve işçi düşmanı Yusuf Yerkel aracından inerek jandarmanın zaten darp ettiği maden işçisi Erdal Kocabıyık’a, aynı zamanda bütün işçi sınıfına, bütün madencilere tekme atıyordu. Tabii Soma Madenci Katliamı sonrası aileleri sakinleştirmek için gönderilen “imamlar ordusunu da unutmadık!” Katledilen ve yaralanan madencilere acınızı ve yasınızı sessiz sedasız evinizde yaşayın demişlerdi.
Duruşma salonlarında “Adalet Mülkün Temelidir” diye yazar dedik ya, işte bu cümle başlı başına “sınıfsal” bir tanımlamadır.
Tabi soma katliam davasında uygulanan “cezasızlık” politikaları Amasra Katliamı’nı, Bartın Katliamı’nı da, devamını da getirdi.
Soma Madenci Katliamı sonrası devreye giren “kamu düzenini koruma aygıt ve araçları” nelerdi? Devlet, devletin kolluk güçleri, mülki amirler ve tabii ki imamlar!..
Buradan yola çıkarak Özak Tekstil işçilerinin direnişine de bakalım.
Özak Tekstil işçileri hepimize bir şey söylüyor
Özak Tekstil işçileri üyesi olacakları sendikayı kendileri seçmek isteyerek BİRTEK-SEN’e üye olma İRADESİNİ gösterdiler. Buna karşılık Özak patronu hemen sopasını göstererek önce bir işçiyi işten çıkararak gözdağı vermek istedi. Fakat karşısında tek vücut olan bir işçi direnişiyle karşılaşınca onu koruyan, kollayan devlet bütün kamu düzenini koruma aygıtlarıyla direnişteki işçilerin karşısına dikildi.
Valisi, kaymakamı, emniyeti ve caminin müftüsü de dahil. Müftülerin, imamların artık devletin kamu düzenini koruma aygıtının ayrılmaz bir parçası olduğunu asla akıldan çıkarmamak gerekiyor. Burada başka bir özellik daha var, öncelikle binlerce işçinin çalıştığı bir fabrika ve bu fabrika Urfa’da bunu özellikle belirtiyorum çünkü Özak Tekstilde çalışan işçilerin hemen hepsi Kürt.
Bugün 20. günleri direnişlerinin. Özak Tekstil işçilerinin direnişi bugüne kadar bir çok yasağa, gözaltılara, gazlı, joplu, tomalı, tazyikli sulu saldırılara rağmen direngenlikle devam etmekte. En son 101 işçi ve sendika yönetici darp edilerek gözaltına alındı. Sendika başkanı Mehmet Türkmen tutuklanmaya çalışıldı. Kadın işçiler yerlerde sürüklendi ama vazgeçmediler. Direnmeye devam ediyorlar. İşte tam da burada devletin Soma’da, Amasra’da, Bartın’da devreye giren aygıtlarını yine görüyoruz. Soma’da atılan tekme, Bartın madencilerini anmaya çalıştığımızda bizlere yapılan saldırı, Özak Tekstil direnişçilerinin karşısına çıkan devlet aygıtları hepsi, işçilerin kimlikleri, kültürleri, dilleri, renkleri, inanışları ne olursa olsun haksızlığa karşı çıktıklarında devletin ‘kamu düzeni’ni koruma aygıtları devreye girerek kölelik demek olan sömürü düzenini korumak için sınıfsal olarak savaşım verirler.
Saldırılar karşısında durmak boynumuzun borcudur
Geçen sene Bartın’da yaşanan 43 madencinin katledilmesini protesto etmek istediğimiz için Ankara’da Madenci Anıtı’na kurulan polis bariyerleri ve ablukaya rağmen dağılmayıp sloganlarla karşılık verince onlarca protestocu polis kalkanlarıyla süpürülmeye, gaz sıkarak etkisizleştirilmeye, darp edilerek sesleri kısılmaya çalışıldı. Fakat başaramayınca onlarca insan gözaltına alınıp dava açıldı. Bunun adı ‘kamu düzeni’ni korumak oluyor işte! Biz eğer bütün bunlara sessiz kalmayarak onların ‘kamu düzeni’ dedikleri katliam düzenini bozmaya çalışıyorsak ne mutlu bize; çünkü ölüm ülkesi haline getirilmiş düzende yaşamak istemiyoruz.
O nedenle halklara karşı yapılan saldırılar, her kim olursa olsun işçilere-emekçilere, kadınlara, gençlere yapılan saldırılar karşısında durmak boynumuzun borcudur. Asla seyirci kalamayız, kalmamalıyız! Direnişlerin olduğu yerlerde olmasak da kendi bulunduğumuz yerlerde örgütlü, kollektif duruşumuzla dayanışmayı büyütüp direnişlerin sesini geniş kitlelere ulaştırmanın, onların gündemine sokmanın yollarını bulmamız gerekiyor.
Onların düzenlerini bozmak için insanca yaşayabileceğimiz bir dünya kurana kadar da sesimizi çıkarmaya, kölelik düzenine karşı örgütlü mücadeleyi örmeye devam edeceğiz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!