Türkiye’de kitlelere güven veren etkili bir devrimci odak ihtiyacı her geçen gün biraz daha yakıcılaşıyor. Bu konudaki boşluk hemen her gün her alanda karşımıza çıkıyor.
“Devrimci-sosyalist olduğunu iddia eden irili-ufaklı örgüt bolluğundan geçilmezken bu da nereden çıktı şimdi” diye soran olur mu bilemeyiz. Gerçi bu haksız bir soru olmaz. Gerçekten de ortada devrime önderlik iddiasına sahip onlarca örgüt ya da çevre var. Hatta olur olmaz nedenlerle bunlara neredeyse her gün yenileri ekleniyor. Gel gör ki, hemen her gün, başımızı nereye çevirsek insanın kanını donduracak olaylarla karşılaştığımızda bile “işte bu!” dedirtecek bir tepkiyi örgütleyip önayak olabilecek tek bir devrimci-sosyalist odak yok ortada. Nicelik açısından görece ‘güçlü’ olanlar bile protestoculuğun ötesine geçen bir yaptırım gücüne sahip değil. Yapılan protestolar da devletin çizdiği sınırları pek aş(a)mayan ‘ruhunu kurtarma seansları’ olmanın ötesine geçmiyor.
Can Atalay’ın milletvekilliğinin pervasızca gasbı karşısında sergilenen güçsüzlük görmek isteyene çok şey anlatan bir örnek aslında. Atalay, Mayıs seçiminde 75 bin 643 oy alarak Hatay’dan milletvekili seçildi. Erdoğan rejiminin kendi Anayasası’nı, seçim yasalarını ve Anayasa Mahkemesi kararlarını umursamadan bu tercihi yok sayması karşısında ne yapılabildi? Şalterlerin inmesi, on binlerin öfkeyle sokağa dökülmesi, rejimi ürkütüp geri adım atmaya zorlayacak bir toplumsal basınç yaratmak şurada dursun “bir şeyler yapılıyor” görüntüsü vermek adına düzenlenen eylemlere katılım bile parmakla sayılabilecek kadar düşüktü. Daha da vahimi, bu zorbalığa itirazı sürdürmek adına hükmü kalmamış Anayasa Mahkemesi’ne bir kez daha başvurma dışındaki yollar akla dahi gelmedi, en başta TİP buna cüret edemedi.
Gerçi bu zaaf ne salt TİP’e özgü ne de Can Atalay örneği 2000’den bu yana süren moral bozucu güçsüzlüğümüze verilebilecek tek örnek. Bu dönemin bir özelliği de görüntü ile gerçeklik arasındaki çelişkileri çabuk açığa çıkarıp sık sık yüzümüze vurması zaten. Tek örnek olmadığını -hatta reformisti devrimcisi hepimizi kesen yönleri olduğunu – bir kez daha vurgulayarak meramımızı TİP örneği üzerinden anlatmaya devam edelim.
*****
TİP bugün popülarite ve nicelik olarak Türkiye solunun ‘en güçlü’ partisi. Önceleri daha çok İstanbul ve Ankara’nın üniversite gençliği ile büyük kentlerin küçük burjuva kesimleri içinde sınırlı bir güç ve tanınırlığa sahipken 2023 sonbaharından sonra sıçramalı bir gelişme gösterdi. Yüzbinlerce üyesi oldu, yaygın bir örgütlenme ağı yarattı. Mayıs seçiminde bir milyona yakın oy aldı. Meclis’te 3 milletvekili var. CHP yanlısı muhalif medyada görünürlüğü herkesten fazla, vs. vs.
Fakat ilginçtir, adı İşçi Partisi olan bu partinin bugüne kadar örgütlediği tek bir grev ya da işçi direnişi yok! TİP kadro ya da taraftarlarının yönetiminde etkili oldukları tek bir işçi sendikası ve emek örgütü yok! Mevcut demokratik kitle örgütlerinden herhangi birinde bile TİP’in belirgin bir etkisi ve yönlendiriciliğinden söz edemeyiz. O zaman TİP bu gücü ve popülariteyi nereden, nasıl elde etti sorusunu siz de sormaz mısınız?..
TİP her şeyden önce Türkiye’deki mevcut tarihsel koşulların bir ürünü. Özellikle de burjuva siyaset sahnesinde 1990’ların sonundan itibaren belirginleşip derinleşen etkili bir muhalefet yokluğunun sonucu. Bu boşlukta TİP, eski konumlarını kaybetmelerine yol açan neoliberal yıkımın üstüne binen İslamcı faşizmin boğucu baskısı altında bunalan kentli seküler orta sınıf kesimlerinin hislerine tercüman olacak farklı bir ses arayışıyla buluşmayı başardı. Bu elverişli nesnel zemin kendisini solda tarif eden herkes için vardı gerçi ama bu noktada yasalcı reformist bir çizgiye sahip olanla devrimci olanın “şanslarının” eşit olmadığı gerçeği göz ardı edilemez.
Peki, aynı kulvarda hepsi ondan daha eski ve deneyimli Sol Parti , EMEP ve TKP gibi başkaları da olduğu halde nasıl oldu da TİP bu kadar sıçramalı bir gelişme kaydedip öne çıktı? Bu noktada TİP’i sonuca götüren iki öznel etkenin altı çizilmeli: Bunlardan ilki, içerikten yoksun etkileyici show ve söylem siyaseti yürütmedeki becerisi; ikincisi, Kürt siyasal hareketinin özellikle de 2023 Mayıs seçimleri sürecinde izlediği akla ziyan ittifak politikası.
Şu gerçeğin altını baştan çok net çizmek gerekiyor: TİP kendi gücünden çok HDP sayesinde palazlandı. HDP, sosyalistlik ve devrimcilik bahsinde TİP’ten eksik olmak şurada dursun fazlalıkları olan bileşenlerini bile yok sayıp “Türkiyeli sol-sosyalist güçlerle ittifak” adına TİP’e hak etmediği bir paye ve önem verdi. Dahası onun düpedüz sosyal şovenizme göz kırpan kapris ve şımarıklıklarına bile göz yumdu. TİP de HDP’nin bu akıl almaz siyasetinden yararlanarak 2018 ve 2023 seçim süreçlerinde hem HDP’yle müttefik gibi görünüp bu ittifakın sunduğu imkanlardan yararlandı hem de CHP’den sıtkı sıyrılmış kentli Türk orta sınıf milliyetçiliğinin sempatisini kazanmak için arasına mesafe koymuş görüntüsü yaratarak -ki koydu da- bir taşla birkaç kuşu aynı anda vurmayı başarabildi.
Bu ‘kıvraklığı’ sayesinde TİP önce 2018 seçim dönemi ve sonrasında kendi gücüyle başarabileceğinin çok ötesinde görünür hale geldi, üstüne 3 milletvekili sahibi oldu. 2023 Mayıs seçimleri sürecinde ise adeta patlama yaptı, kazancını misliyle katladı. Bu “başarı”nın sarhoşluğuyla artık kendisinden başka kuş tanımamakta, sola racon kesmekte, belkemiksizliğin simgesi olarak bir zamanlar Özal’ın denediği “dört eğilimi birleştirme“ oportünizmini “küçük dükkan zihniyetini aşan sosyalist politika” etiketi altında hortlatmakta beis görmemekte. Ama işte Can Atalay olayı, bu yollarla elde edilen “gücün” sınırlarını gösterdi.
Türkiye solunda konjonktürel etkenlerin rüzgarını arkasına alarak güç ve şöhret sahibi olmanın ilk örneği kuşkusuz TİP değil, son örneği olmayacağını da şimdiden söyleyebiliriz. Unutmayalım ki 1990’ların ortalarında da ÖDP’nin yıldızı parlıyordu. Şimdi ne kaldı geriye? Sadece Türkiye değil dünya siyaset tarihinde de çoktur böyle bir dönem parlayıp sonrasında aynı hızla sönüp giden yıldızlar. Ders almak isteyenin yakın dönemden Yunanistan’daki Syriza, İspanya’daki Podemos örneklerine bakması yeter. Kendisini aşan etkenlerin yardımıyla gelen beklenmedik şöhret ve büyümenin TİP örneğinde de yarın hangi problemleri üretip nerelere evrileceğini yaşayarak göreceğiz. Türkiye’nin mevcut koşullarında bunun için çok beklemek de gerekmeyecek muhtemelen. Dolayısıyla yasal siyaset alanının halı sahasında top çevirerek “güç” olmanın peşinde koşmak devrimcilerin öyküneceği bir hedef olamaz, olmamalı da.
*****
Türkiye’de bugün militan devrimci bir odağa ihtiyaç olup olmadığı konusunu tartışırken uzun boylu teorik açıklamalar yerine gözümüzün önünde olup bitenler üzerinden ilerlemeyi denemek belki daha anlaşılır ve ikna edici olur.
Mesela Erzincan İliç’te yaşanan korkunç felaket/katliam üzerinde bir durup düşünelim. Tıpkı 6 Şubat depreminde olduğu gibi İliç’te de sayısı hâlâ belirsiz işçi milyonlarca metreküp toprak altında kaybolup gitti. Yine tıpkı depremde olduğu gibi burada da felaket resmen bağıra bağıra geldi. Her ikisinde de kapitalistlerin gözü dönmüş kâr hırsı, devletin koruması ve desteğiyle doğayı da bilimi de umursamadı, bilim insanlarının yaptığı uyarılara da kulak asmadı. Fakat İliç felaketinde olayın boyutları hâlâ tam olarak görülüp kavranabilmiş değil. “Sosyalistler”in dahi kanıksadıkları bildiğimiz göçükler, iş cinayetleri, doğa yıkımlarının çok ötesine geçen ve doğasıyla, çevresiyle, insanıyla canlı yaşamın bütünü açısından etkileri bölgeyi saracak göz göre göre yaşanan bir katliam var halbuki karşımızda. Sadece Erzincan ve çevresiyle sınırlı kalmayıp Fırat havzası boyunca bütün Mezopotamya tehdit altında. Toprağa, yeraltı sularına hatta büyük olasılıkla Fırat’a da karışan siyanür ve diğer zehirli kimyasalların sonuçlarıyla karşılaşmadık henüz. Sadece bugün yaşayanlar değil gelecek kuşaklar da kim bilir neler yaşayacaklar.
Tablo bu kadar net, açık ve korkutucuyken sol adına bu katliamın çapına denk bir tepki gösterildiğini söyleyebilir miyiz? Elindeki bütün güçleri seferber etmekle kalmayıp canını dişine takarak toplumu sarsmaya, uyandırıp harekete geçirmeye kilitlenen birilerini gördünüz mü?..
Devrimcilikte ısrarlı olanlar, güçlerinin azlığı, olanaklarının kısıtlılığı gerekçesini ileri sürebilirler. Gerçi bu onlar için de mazeret sayılmaz. Burada mesele her şeyden önce bir zihniyet sorunu. Devrimcilikten ne anlaşıldığı, devrime öncülük iddiasının nasıl kavrandığı sorunu. 2000 sonrasının tasfiyecilik koşullarında şekillenmiş mevcudu koruyup sürdürmeyi esas alan silik ve iddiasız idare-i maslahatçı siyaset tarzından kurtulamama sorunu. Bu cephedekilerin çoğunun yine de ‘yeterli güce sahip olamamak’ gibi bir mazereti var. Peki, iş böbürlenmeye geldiği zaman göreli üstünlüklerine abartılı anlamlar yükleyerek hava atanlar neredeydiler ya da seçimlerde aldıkları oyların çokluğuyla, üye sayılarındaki geometrik artışla, çıkardıkları aday sayısının bolluğuyla vb. caka satanların ne mazereti vardı ?.. Deprem gibi İliç’teki insanlık suçu da ‘her şey’ haline getirilen seçim koşturmacasının tozu-dumanı arasında şimdiden unutulmaya yüz tuttu.
İliç örneğinde karşımıza çıkan manzarayı emeğin ve doğanın hayasızca sömürülmesinden Kürtlere yapılan zulme, kadın cinayetlerinden çocuklara tecavüzün sıradanlaşmasına, ırkçılığın ve dinci gericiliğin gemi azıya almasından vurgunun, talanın, ahlâki çürümenin tavan yapmasına… kadar toplumsal yaşamın her alanında, her gün adeta her saat görüyoruz. Ortada neredeyse her şey var, bir tek umutsuzluk ve karamsarlık içindeki kitlelere güven ve umut verecek devrimci sosyalist bir çekim merkezi yok! Devrimci bir odak ihtiyacı işte bu boşluktan kaynaklanıyor!..
Nasıl dolduracağız peki bu boşluğu?.. Aklın gösterdiği yol açık aslında: Aynıların – daha doğrusu temel esaslar konusunda birbirlerine en yakın olanların- aynı, ayrıların yerde toplanıp öbekleşmesi!.. Bir nev’i sadeleşme. Bu bile bir ilerleme olacak.
Devrimci örgüt fikrine düşmanlaşmış olanların iddia ettikleri gibi bunun önündeki en büyük ya da başta gelen engel birilerinin “koltuk merakı” değil. Kimilerinde o da var veya olabilir. Ama asıl engel başka yerde. Gözümüzün önünde olup biten kan dondurucu olay ve gelişmelere dahi doğru dürüst tepki verilemez hale gelinmesinin başta gelen nedeni, 2000 sonrası sürüklenilen ‘etkisiz eleman’ konumunun içselleştirilmiş olması. Devrimi örgütleme iddiasının silikleşip kaybolması. Göreli üstünlükler ve göreli başarılarla yetinen sinsi bir konformizmin bilinçleri ve ruhları teslim almış olması. Önce bu konularda bir silkinme gerekiyor. Devrime öncülük misyonunun anlamını hatırlayıp insanlığın sosyalizme ihtiyacının yakıcılığı tenimizde hissetmek gerekiyor. Elimizi çabuk tutmaz daha fazla gecikirsek gelecek kuşaklar tarafından nasıl anılacağımızı düşünerek ürpermemiz gerekiyor. Tepeden tırnağa bu silkinmeyi bir başaralım, görün bakın gerisi nasıl ‘kolay’ geliyor!..
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!