Poyraz Soysal
“Haziran sancılı bir ülkedir kalbimize
Kısa öğle vakitlerinde yaşadığımız
Bir kırmızı diye kullandığımız
ve ara ara
Öyle sandığımız” (Turgut Uyar)
Haziran hayatın tüm çelişkilerini rüzgarlarına dolduran aydır. Dört mevsim sığar içine. Kavga da ona dairdir sevda da… Meydanları zapt etmenin coşkusuyla dolu dizgin gülmek de yoldaş acısıyla kavrulurken sınıf kinine dönüşmek de. “Bizi fazla övüp toprağın altında utandırmayın” diyen komünist bilincin tarihe işlenmesidir. Kentlerin dev meydanlarının günlerce gerçek sahiplerinin elinde kalması demektir. Beyazıt meydanında 15 yerinden budanırken teslim olmayan kardeşlik ağacıdır. Bir işçidir sınıf kinini burjuvazinin kalesi Kızılay’a taşırken Alınteri’ni kuşanarak halklaşan… Gece leylak ve tomurcuk kokarken barut kokusuna belenir haziranlarda. Maltepe’de bir ev Kaleleşir, Dersim 17 yerinden kanar, 15-16 Haziran Kartal meydanında görünür ve genç bir kadın komünist burjuvazinin kendi etiğine göre yürüttüğü kavgada alçakça katledilir. Sınıfın şairleri, yazarları peşpeşe düşer toprağa haziranda. Bir ozanın dilinde yas ve isyan harmanlanır. “Haziranda ölmek zor” denir. Hayatın diyalektiğini sürekli hissettiğimiz bir aydır.
“Yürü Üstüne Üstüne”
Şiirleri binlerce emekçinin ve Kürdün kavgasına katık olan Ahmed Arif, haziran rüzgarlarına kapılıp gidenlerimizden. Kaç kuşağa ilham kaynağı olmuştur şiirleri bilinmez. “Bilmezlikten değil fukaralıktan pasaporta ısınmamış içimiz/ budur katlimize sebep suçumuz” diyerek 33 Kürt köylüsü şahsında katliam ve yok sayma döngüsüne sıkıştırılmaya çalışılan Kürt halkını destansı bir şekilde anlatır. Şiirlerindeki yalın dil kendi mütevazılığının yansımasıdır bir yandan. En ünlü şairlerin kendilerini göstermek için yarıştığı bir toplantıda bir köşede sessizce oturur. Sonra birisi otuz üç kurşun şiirinden söz eder. Okumasını isterler Ahmed Ariften. Okuduğunda herkesin ona bakışı bir başka olacaktır. Bu yalınlık emekçi halkların gönlünde taht kurmasına neden olmuştur. Refik Durbaş’ın “Kalbim Dinamit Kuyusu” kitabında anlatılan bir anı çarpıcıdır. Üç kişilik bir devrimci arkadaş grubu Ahmed Arif ile tanışmaya gider. Gençlerden birisi öğretmendir ve tutsaklıktan yeni çıkmıştır.
Dikkatli olmalarını söyler Ahmed Arif onlara. Ailelerini de üzmemelerini telkin eder. Öğretmen genç söze girer. “Annem hep bu işleri bırakmamı söylerdi. Sizin Otuz Üç Kurşun şiirinizi okudum. ‘Git istediğini yap oğlum ben sana bakarım’ dedi” der. Ahmed Arif yaşadığı toprağın yiğitliğiyle komünist bilinci harmanlamış, sosyalist gerçekçi bir şairdir. TKP tevkifatları sırasında ağır işkencelerden geçer ve öldü diye bırakılır. “Otuz Üç Kurşun” şiiri nedeniyle de baskılara uğramıştır. O her koşulda “Yalnız değiliz” demeyi bilmiştir. “Bir umudum sende anlıyor musun” diyerek umudunu diri tutmuştur. “Suskun” şiiri felsefi yönüyle dikkat çekicidir. “Tütün işçileri yorgun / tütün işçileri yoksul” tütünden, tütün işçilerinin kölece koşullarını anlatır. Madencileri, Çukurova’nın sömürü çarkını yedirir şiirlerine. Özetle her dem gençtir namlu gibi. Sevdası yalın, kavgada gözüpektir. Zor zamanlar için köşede unutulmuş bir dizedir.
İşçi Sınıfının ve Ötekilerin Yazarı
Bu topraklarda okuldan önce hapishaneler inşa edilir. Belki de o nedenle hapishaneler bir okul görevi görmüş. Aşık İhsani’nin “Her kim ki okur yazarsa içeride” diye özetlediği durum sonucunda, tutsak edilmek istenen ışık hapishanelere kapatılan yoksulların bilincine taşınmıştır. Tutsak edilen aydınlar adeta bir eğitim merkezine dönüştürmüştür köhne zindanları. Yani sistem hiç istemediği halde, yoksullardan esirgediği bilinci, dolaylı olarak onlara taşımış oluyordu. Sadece sosyalizm değildi bilinçlere yayılan. Geleceği çalınan insanların yetenekleri keşfediliyor, birer yazar ve sanatçı olarak çıkıyorlardı kapatıldıkları koğuşlardan.
Böyle bir şansın güldüğü genç yeteneklerden birisi de Mehmet Raşit Öğütçü’dür. Şiirler yazar ve hapishane arkadaşı Nazım Hikmet’e bu şiirleri göstermek ister. Nazım onun romana olan yeteneğini fark eder ve ona göre yönlendirir. Mehmet Raşit Öğütçü artık Orhan Kemaldir. Yoksulları yazar. Düzenin bilincini çaldığı Murtazaları. Umutları çalınan genç kadınları. Bir umut gurbet ellerde çalışmaya gidenlerin nasıl bir kölece cehennemde yaşadıklarını. Bereketli toprakların nasıl bir emek cehennemine dönüştürüldüğünü anlatır. Yazdıkları hayatın yansımasıdır. Çünkü sabahları işçilerden önce tutar işçi kahvelerinin yolunu. Ve bir haziran günü fiziken terk eder bu dünyayı ölümsüzleşerek.
“Geriye Dönmeyi Sevmem”
Şüphesiz haziran deyince ilk akla gelenlerden biri Nazımdır. Kavgamızın ve sevdamızın harcı olmuştur neredeyse her dizesi. Paşa torunudur ama gerçek sınıfını seçtikten sonra ona hiç ihanet etmemiştir. Lenin’in partili sanat hakkındaki söylemlerini yaşamına uygulayıp partili bir edebiyatçı olmayı seçmiştir. “Hapislerde de yattım büyük otellerde de / açlık çektim açlık grevi de içinde / buna rağmen tatmadığım yemek yok gibidir” Bu dizeler adeta yaşamının özetidir. Edebiyatında her zaman yeniyi aramış, Mayakovski’den etkilenip fütürizm akımına kapılmış ve sonrasında kendi sesini bulmuştur. Serbest şiirin ustası olmuş, dünyanın en iyi beş şairi arasına girmiştir. Kavgasıyla sevdasını, sevdasıyla yaşamın güzelliklerini harmanlamış ve hayatın kendisinden dizeler yaratmıştır. Tepeden tırnağa yalın, tepeden tırnağa gerçek. O gerçekliğin en güzel örneklerinden biri şu dizelerdir:
“İnsanların içindeyim seviyorum insanları.
Hareketi seviyorum.
Düşünceyi seviyorum.
Kavgamı seviyorum.
Sen bahar içinde bir insansın sevgilim,
seni seviyorum.”
“Tohumların tohumu” demiştir işçi sınıfına. O tohum ölümünden yedi yıl sonra yeşerecek 15-16 Haziran olacaktır. Nazım’ın işçiler üzerindeki etkisini kendi anlatımıyla dinleyelim. “Bir gün revire kaldırılmıştım. İki genç delikanlı geldi. Dövüşmüşler. Birbirlerinin başını yarmışlar. 17-18 yaşında gençler. Birinin durumu daha ağırdı. Durumu ağır olanı revire getirdiler. Uygun anı kollayıp bana bir çiçek verdi. 1 Mayıs’ını kutlarım Nazım abi dedi. Benim bir Mayısımı kutlamak için plan yapmışlar. Birbirleriyle dövüşüp kendilerini tutuklatmışlar.”
“Ve elbette ki, sevgilim, elbet dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet” demişti Nazım. 1970’in 15-16 Haziranı’nda dolaştı işçi tulumu içindeki hürriyet. Meydanları zapt etti. Kesilmiş köprüler, burjuvazinin kurşunları proleter öfkeye yenik düştü. Marx’ın Paris Komünü için yaptığı şu saptamayı hatırlatıyordu her şey: “Tahtlar taçlar yerlerde yuvarlanıyordu, kimse dönüp bakmıyordu.”
Ve on yıllar sonra yeniden şarkı söylüyordu çocuklar. Yeniden barikat başlarında birleşiyordu eller. Tek bir ağacı korumak için bir orman yaratılmıştı. O ormanın en diri fidanlarından birisi olan Ethem yoldaş, sınıf kinini kuşandığı barikatlarda katil polis Ahmet Şahbaz tarafından üç kurşunla katledildi. Şiiri çok severdi ve şiir mevsiminde düştü yoldaş. Yaşamı da şiir gibi oldu. Her haziran karanfil kokusu barut kokusuna dönüşüyor genzimizde. Yoldaş acısı sınıf kinine dönüşüyor. Biliyoruz elbet haziran rüzgarları adildir. Elbet herkese hak ettiğini getirir. Getirir ve çiçek kokularında bir dünya yaratır çocuklara.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!