Dinlenme hakkına açık saldırı Resmi Gazete’de yayımlandı



Turizmde kölelik rejimi yasalaştı, iş haftası 10 güne işgünü 11 saate çıkarıldı. Direnmeyen yalnızca işini değil zamanını, bedenini ve geleceğini de kaybeder


Yeni emek rejimi, uzun süredir sermaye lehine derinleştirilen bir kuralsızlıkla şekilleniyor. Bugün Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren turizm sektörü düzenlemesi, bu kuralsızlığın yeni zirvesi oldu. Yasayla birlikte, turizm işçilerinin hafta tatiline ulaşmak için artık 6 değil, 10 gün boyunca çalışmaları gerekecek. Yani yasal olarak “hafta” kavramı, emekçiler için ortadan kaldırıldı. Dinlenme hakkı artık 7. günde değil ancak 11. günde mümkün olacak.

Bu, yalnızca çalışma sürelerinin uzatılması değil yeni emek rejiminin derinleştirilmesinde emeğe dönük açık bir saldırıdır. Sosyal Güvenlik Uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik’in doğru tespitiyle “Turizm sektöründe kölelik pekiştirildi.”

Hakkın Gaspı Normun Kaybı

Birçok emekçi için artık tatil ve dinlenme, yılın birkaç haftasına sıkıştırılmış bir “ayrıcalık” sayılacak. Ancak işçiler için “hafta tatili”, lüks değil temel bir haktır. Görünüşte Anayasası’nın 50. maddesi dinlenme hakkının güvence altına alındığını açıkça belirtir. Ancak bu yeni düzenleme, bu hakkı kâğıt üstünde bırakmakla kalmıyor onu bilfiil yok ediyor. Üstelik patronun yedinci gün çalışan işçiye fazla mesai ücreti ödeme zorunluluğu da ortadan kalkıyor. Böylece fazla mesai gaspı da “yasal” hale getiriliyor.

Burada yalnızca bir hakkın geri alınmasının ötesinde “hak” fikrinin kendisinin tasfiyesinden söz ediyoruz. İşçinin zaman üzerindeki tasarrufunu elinden alan bu yasa, onu yalnızca çalıştığı saatlerle değil çalışmaya mahkûm olduğu zamanla da esir alıyor.

Sınıfsal ve Siyasal Bir Tercih: Turizm Bakanı Kim?

Düzenlemeyi daha iyi anlamak için kimin imzaladığını ve kimin işine yaradığını sormak yeterli. Turizm Bakanı aynı zamanda bir turizm tekelinin patronu. Bu başlı başına bir çıkar devşirme değil de nedir? Bakanlık turizm sermayesinin taleplerini yerine getirmekle görevli bir kuruma dönüşmüş durumda.

İşçilerin dinlenme hakkına dönük bu saldırı sınıfsal bir tercihtir. İktidar, “büyüme” ve “rekabet” söylemi altında sermayenin kâr oranlarını artırmak için işçilerin yaşam kalitesinden, sağlığından ve zamanından fedakârlık yapılmasını normalleştiriyor.

4 Ay Boyunca 11 Saatlik İşgünü: Denkleştirme Tuzağı

Turizm sektöründe halihazırda uygulanan “denkleştirme süresi” düzenlemesiyle birlikte bu yeni yasa, işçilerin neredeyse yılın üçte birinde günde 11 saat çalıştırılmasını mümkün kılıyor. Diğer sektörlerde denkleştirme süresi 2 ay iken, turizmde 4 aya çıkarılmış durumda. Bu da demek oluyor ki, bir turizm işçisi dört ay boyunca haftada 66 saate varan çalışmaya zorlanabiliyor. Üstelik bu emek sömürüsü, “esnek çalışma” gibi kulağa teknik gelen kavramlarla meşrulaştırılıyor.

Oysa ILO’nun 14 no’lu sözleşmesine göre her işçiye haftada en az bir gün kesintisiz dinlenme verilmesi zorunludur. Türkiye bu sözleşmenin tarafıdır. Aynı şekilde Avrupa Sosyal Şartı ve BM İnsan Hakları Bildirgesi gibi metinlerde de dinlenme hakkı açık biçimde tanımlanır. Ancak bu yeni düzenlemeyle Türkiye, bir kez daha bu sözleşmeleri yok saymakta ve uluslararası yükümlülüklerini sermaye çıkarlarına feda etmektedir.

Bu Yasa Sadece Turizm İşçisini Vurmuyor

Bu yasa yalnızca turizm sektöründeki yüz binlerce işçiyi ilgilendirmiyor. Aynı zamanda diğer sektörler için de örnek oluşturabilecek bir emek düşmanı modelin ilk adımıdır. “Turizmde başladı, diğerlerine de gelir” uyarısı boşuna değil. Nitekim AKP iktidarının çalışma yaşamına yaklaşımı hak budaması yönünde derinleşerek ilerliyor.

Bugün turizm işçisinin hakkı gasp ediliyorsa, yarın sanayi işçisinin, hizmet işçisinin ya da sağlık çalışanının hakkı da benzer bir mantıkla elinden alınacaktır. Dolayısıyla bu bir “istisna” değil bir sınıfsal yönelimdir. Emek karşıtı bir iktidarın, sermaye için “gönüllü kölelik” rejimini inşa etme iradesidir.

Direnmeyen Hakkını Kaybeder

Yeni düzenleme insanın çalışırken dinlenme, kendine vakit ayırma ve bedensel-ruhsal olarak yenilenme hakkına açık bir saldırıdır. Bu saldırının karşısında yalnızca hukuki değil sınıfsal ve politik bir mücadele verilmelidir.

Emek örgütleri, sendikalar ve toplumsal muhalefet bu düzenlemeye karşı güçlü bir tepki göstermediği sürece bu yasa bir “model” haline getirilecektir. Haklar kazanılmadığı gibi korunmaz da.

Direnmeyen yalnızca işini değil zamanını, bedenini ve geleceğini de kaybeder.