Anna Karavaeva
Balkon kapısı açıktı; rüzgârın kımıldattığı perde şişiyor, ağır ağır yükseliyor ve tekrar alçalıyordu. Radyonun üstüne bırakılmış buruşuk havlu, alacakaranlığın içinde beyaz bir leke gibiydi; uzun kulaklarını geriye atıp sıçramaya hazırlanan beyaz bir tavşana benziyordu.
Sochi’de iki yıl önceki o aydınlık Eylül sabahını hatırladım; Orekhovaya Caddesi’ndeki küçük evi, güneşli bahçesindeki olgun turuncu hurmaları, beyaz badanalı odayı ve yastık yığını üstündeki o sevimli yüzü.
Nikolay’ın gergin parmakları, battaniyenin kıvrımları arasına mutlulukla sokulan beyaz tavşanın uzun, ipeksi kulaklarını okşadı. Nikolay usulca gülüyordu, ışıldayan dişleri şeker kadar beyazdı. Başucundaki sehpanın üstünde iri kırmızı elmalar vardı ve bütün evi tatlı bir elma kokusu sarmıştı. Beyaz tavşan yumuşak kulaklarını garip bir biçimde geri çekerek bu nazik eli küçük pembe diliyle yaladı.
Gözlerimi sımsıkı kapayıp o sıcak Eylül sabahına geri dönmek istedim ve sanki o anda, bütün evi gün ışığıyla elma kokusu doldurdu. Düşüncelerim bu hüzne kapılıp gitmeyi reddetti. Olanları kabullenemiyordum ve geçmişin geri gelmeyeceğini aklım almıyordu.
Ama gerçek ortadaydı ve Nikolay’ın artık sonsuz sükûnete ulaştığını tüm acımasızlığıyla gösteriyordu. Yaşamak için verdiği son mücadele de onun kalan gücünü tüketmiş ve onu kavurucu rüzgârın kuruttuğu bir yaprağa çevirmişti. Bu mücadele, ona yalnızca geniş alnı ve koyu kestane renkli yumuşacık saçlarını bağışlamıştı. Küçülen solgun yüzünde kavisli kaşları yükseliyordu. Sanki hayata devrimci bir şevk, sınırsız bir sevgi ve ilgiyle tutunan bu yaratıcı güç hala durmaksızın varlığını sürdürüyordu. Elimi alnına koydum, hala sıcak ve hatta nemliydi. Sanki Nikolay bize heyecan veren çalışmalarını bitirmiş, istirahat ediyordu. İçine çökmüş göğsü sanki derin bir nefesle inip kalkıyor ve göğsünün üstündeki Lenin Nişanı bu kıpırtıyla esrarengiz bir biçimde ışıldıyordu.
Gece gündüz demeden üç gün boyunca her yaştan sayısız insan cenazeye akın etti, Ostrovski’nin tabutu çiçeklerle kaplandı.
Nikolay Ostrovski yalnızca kitaplarında yaşamıyor; destansı bir imge ve yaşadığı çağın en güçlü, en göz alıcı kişiliklerinden biri olarak da yaşamaya devam ediyor.
Kader ona acımasız davranmış, onu kollarıyla bacaklarını ve gözlerini kullanmaktan mahrum etmişti. O, sakatlığının, çaresi olmayan hastalığının, zayıflığının ve çektiği acıların üstesinden mücadeleyle gelerek ayakta kalmayı başardı. Bolşevik gençliğin bu ateşli savunucusu, sosyalizmin azim ve sevinç dolu zafer şarkısını söyledi; dirençle çınlayan sesi, Sovyet topraklarından tüm dünyaya yayıldı.
1932 yılının Moskova’ya özgü soğuk ve rüzgârlı bir bahar sabahında onu görmeye gittim. Mertyi Caddesi’nde yaşıyordu (bu caddenin adı daha sonra Nikolay Ostrovski Caddesi olarak değiştirilmiştir -nba)
Geniş apartman kiracılarla doluydu. Kalabalık ve gürültülüydü. İnsanlar koridorda itişip kakışıyor, bebekler ağlıyor ve uzaktaki bir dairede birisi daktilo tuşlarına beceriksizce vuruyor, inatçı bir ağaçkakanın gagalamalarını andıran tuş sesleri yükseliyordu.
Bir yazar için nasıl bir ortam! Bu gürültü içinde çalışmayı hayal edin! Kapıyı çalıp Nikolay Ostrovski’nin odasına girdim.
Battaniyesini ve şalını boğazına kadar çekmiş bir adam uzanıyordu yatakta. Yastık yığınının üstünde zayıf ve solgun bir yüz gördüm; çıkık ve geniş bir alna koyu kestane rengi saçlar dökülmüştü.
Zayıf göz kapakları hafifçe titriyordu. Çökmüş avurtlarına gür kirpiklerinden mavimtırak gölgeler yayılıyordu. Balmumu şeffaflığındaki elleri battaniyenin üzerinde uzanıyordu.
Nikolay Ostrovski’nin yatalak olduğunu biliyordum; ama onu pek de böyle hayal etmemiştim. Öylesine korkunç biçimde halsiz ve güçsüz görünüyordu ki, onu rahatsız etmeyip başka bir zaman gelmeye karar verdim. Tam o esnada yaşlı ve narin bir kadın hızlıca odaya girdi. Koyu kahverengi gözleri parlıyordu ve yüzüne bir gülümseme yayılmıştı. Nikolay, derinden gelen ama genç ve pek de kuvvetsiz olmayan bir sesle aniden “Anne, kim o?” diye sordu.
Annesi ona adımı söyledi.
“A! Ne hoş,” dedi. “Yaklaşın, buraya gelin.”
Güzel ve bembeyaz bir gülümseme yüzünü aydınlattı. Yüzündeki her çizgiden gençlik hevesi ve yaşam sevinci okunuyordu. Önce iri kahverengi gözlerinin şevkle parıldadığını sandım. Ama hemen sonra o parıltının, derin ve yoğun renkli irislerden kaynaklandığını anladım. Buna rağmen, mutluluk saçan yüzünde öylesine bir yoğunlaşma, dikkat ve neşe vardı ki konuşmamız boyunca onun kör olduğunu hep unuttum.
O sıralar editörlüğünü yaptığım Molodaya Gvardia dergisi tarafından yayınlanması için henüz anlaşması imzalanmış olan Ve Çeliğe Su Verildi adlı romanının birinci bölümü üzerine konuşuyorduk. Nikolay, karakterlerinin bizi nasıl etkilediğini duymak için sabırsızlanıyordu.
Muzip bir tavırla “Pavel, bence o kadar da kötü bir çocuk değil” dedi ve gülümsedi. “Gizem yaratmıyorum, Nikolay Ostrovski ve Pavel Korçagin yakın dostlar. Canını da kanını da benden aldı bu Pavel karakteri… Öğrenmek istediğim şu: Romanım sadece bir otobiyografi gibi, bir kişinin yaşam öyküsü gibi mi okunuyor?”
Gülümsemesi aniden soldu, dudakları sımsıkı kapanarak yüzünde soğuk ve katı bir ifade oluştu. Bu kadar açık bir soruyu kasten soruyorum; çünkü yaptığım şeyin insanlar için iyi, doğru ve faydalı olup olmadığını bilmek istiyorum. Yalnızca kendini ilgilendiren tekil olaylardan fazlasıyla var; okur bir anlığına -sanki bir mağaza vitrinine belki de hayranlıkla bakıyormuş gibi- duraklar, sonra yoluna devam eder ve orada gördüklerini bir daha asla hatırlamaz. İşte bu, bütün yazarların korkması gereken bir durum; özellikle de benim gibi acemi bir yazar daha fazla korkmalı bu duruma düşmekten. Ona, kaygılanmasını gerektiren hiçbir şey olmadığını söyledim.
Sözümü kibarca bölüp: “Lütfen, sadece bir konuda anlaşalım: Beni iltifatlarınızla teselli etmeyin. Bana tatlı sözler söylemek zorunda değilsiniz. Sonuçta ben bir askerim, küçücük bir çocukken de ata binebiliyordum ve şimdi o atın üstünden düşmem.”
Kitabını okurken, Rus ve Batı klasiklerindeki kahramanları istemdışı anımsadığımı söyledim. Dahi yazarların yarattığı bu kahramanların birçoğu, kendi kuşaklarının amaç ve zihniyetini biçimlendirmişti. Arka planda toplumsal ilişkilerin, bireysel ve toplumsal trajedilerin tarihi ile insanoğlunun ulaştığı zaferlerin mutluluğu vardı.
Pavel Korçagin, gurur ve cesaretle büyük ve önemli kimselerin arasında yer alabilirdi. İç savaşın ateşinden doğan bu acemi genç, böylesine meşhur bir birliğe girdi diye bilinçli biri olduğunu zannetmemeliydi. Ne de okumuş çevrelerine gidip mahçup bir edayla kendine bir konum dilenmeye en küçük bir ihtiyacı yoktu. Onda, başkalarında bulunmayan bir şey vardı: Tükenmeyen bir güçle dolu genç kalbi, bastırılamaz bir mücadele arzusuyla çarpıyor ve aklı, insanların özgürlüğüyle mutluluğu için en ilerici, en asil düşüncelerle yanıp tutuşuyordu.
Balzac’ın Rastignac’ı gibi bir karakterle Pavel Korçagin’in uzlaşmaz iki taban tabana zıt kişilik olduklarını söylemeye gerek yok; ama Puşkin, Byron ya da Stendhal’in eserlerindeki özgürlük düşkünü karakterlerin hepsi de Pavel’e ruhça yakındı. Ama elbette, onun ruhuna en yakın olanlar Gorki’nin kahramanlarıydı.
İki yakın arkadaş gibi konuşuyorduk; farklı konulara değiniyor ve yine romana dönüyorduk. Nikolay, Molodaya Gvardia‘nın editörü olarak benim ve yardımcım Mark Kolosov’un romanı yayına hazırlarken ne gibi değişiklikler yaptığımızı duymak istiyordu. Ona, bütün süslü klişeleri romandan attığımızı söylediğimde bir kahkaha patlattı ve sonra bazı talihsiz kelime hatalarından ve kullandığı bazı kelimerden alıntılar yaparken neşeyle kıkırdadı.
Birdenbire ciddi ve düşünceli bir ses tonuyla “Tüm bu hataların sebebini biliyor musunuz?” diye sordu. Sanırım bilgisizliğim yüzünden olduğunu düşünüyorsunuz. O da var; ama benim yaratıcı yalnızlığımı da hesaba katmalısınız, anlıyor musunuz? Yalnız bir amatör olarak yazmaya başladım, kendi sorumluluğumda. Ama şimdi edebiyat çevrelerinden arkadaşlarım olacak, bu harika!
Romanın bütünü hakkında ne düşündüğümü; farklı sahneleri, diyalogları, betimlemeleri nasıl bulduğumu; karakter çiziminde başarılı olup olmadığını; dil hataları yapıp yapmadığını, karşılaştırma, mecaz, tasvir gibi söz sanatlarını yerinde kullanıp kullanmadığını sordu.
Her sorusu, bu konu üzerine ne kadar çok düşünüp okuduğunu gösteriyordu; edebiyat meselelerine yaklaşımı onun olgunluğunun bir diğer göstergesiydi.
Zaman akıp gitti. Nikolay’ı yormaktan korkuyordum ama ayrılmak için her ayağa kalkışımda, laf lafı açıyor ve ben “son bir dakika daha” orada kalıyordum. Sohbetimiz, tıpkı ilk buluşmada birbiri hakkında her şeyi öğrenmek isteyen iki insanın diyaloğu gibi daldan dala ilerliyordu. Konu yine romana geldi, Nikolay’ın üzerinde çalıştığı ikinci bölüm hakkında konuştuk. Bir hasta odasında bulunduğumu ve amansız bir hastalığın pençesindeki bir adamı ziyarete geldiğimi tümüyle unutmuştum.
Bana yazma planından, endişelerinden ve sonraki bölümleri tamamlamak için kendine koyduğu zaman sınırından bahsetti. Sözcüklerinden hayli yoğun bir enerji yayılıyordu; cesaretlendirilmeye ihtiyacı bile yoktu.
Nikolay, mücadelenin ortasında büyümüş güçlü bir karakterdi; tam da bu nedenle, onu dizginlemek yerine planlarını gerçekleştirmesi için ona yardım etmek istiyordum.
Gurur ve mutlulukla olgunlaşmış tok sesi hala kulaklarımda:
Yeniden saflardayım. Önemli olan bu. Yeniden saflardayım! Hayat harika, değil mi? Benim için çok güzel bir hayat başlıyor!
Eve dönerken kulağımda bir şarkı gibi hep bu sözler çınladı: “Benim için çok güzel bir hayat başlıyor!”
Annesine: “Beni kandıramazsın canım annem, zor geçindiğimizin farkındayım” der, annesi ise, “Sen kendi işine bak, geçinme işini de bana bırak” diye cevap verirdi. Olga sıkıntıları şakayla geçiştiriyor ve Nikolay da bu oyunu sürdürüyordu; ama gülüp geçilemeyen bazı şeyler de vardı.
Kaldıkları oda soğuk ve rutubetliydi; yatağa bağlı bir hastanın orada daha fazla kalması mümkün değildi.
Molodaya Gvardia editörleri, Nikolay Ostrovski’nin Sochi’ye taşınmasını Genç Komünistler Birliği’nin Merkez Komitesi’nden talep ettiler; 1932 yazında Ostrovski ve annesi güneye taşındı. Taşınmadan bir gün önce Nikolay bana şu notu gönderdi:
Sevgili Yoldaş Anna,
Yarın sabah saat onda güneye gitmek için yola çıkacağız. Saldırımı ilerletmeye yarayacak güce kavuşayım diye her şey yapıldı. Sonbaharın sonuna kadar Sochi’de kalmak istiyorum. Gücüm yettiğince çalışmak istiyorum.
“Saldırı” derken Ve Çeliğe Su Verildi romanının ikinci bölümü üzerindeki çalışmalarını kastediyordu. Nikolay’ın “işim” dediği bu zor ve sancılı süreç gerçekten de tam bir saldırı süreciydi…
Battaniyesinin üstüne uzattığı zayıf ve solgun ellerini sık sık hatırlıyorum. Onlar, kör bir adamın sinirli ve aşırı duyarlı elleriydi. Ölümünün sebeplerinden biri olan eklem iltihabı, zavallı vücudunu tamamen ele geçirmişti; sadece ellerini hareket ettirebilecek kadar gücü kalmıştı.
Sochi’ye gitmeden kısa bir süre önce Nikolay bana sağlık durumundan alışılageldiği gibi alaycı bir tavırla söz etmişti:
Omuzlarım ve dirseklerim artık vücudumun bir parçası değilmiş gibi. Bu çıldırtan bir his! Bana kalan, sahip olduğum tek şey bu!” muzip bir acıyla gülümsüyordu, ellerini kaldırıp parmaklarını oynattı: “Bunlara kaldık!
Önceki ziyaretlerimden birinde, hastalığı hakkında konuşmaktan hoşlanmadığı halde, karton bir kalıp yardımıyla yazı yazmaya çalıştığını anlatmıştı.
“O kadar da kullanışlı değildi; ama işe yarıyordu” dedi.
1932 Ağustos’unun başında Nikolay bana Sochi’den bir mektup gönderdi. Karton kalıpla yazmıştı. Eğri büğrü yazısı ve çarpık harfleri, bu kısacık mektubu yazmak için ne kadar güç sarf ettiğini anlamaya mecbur ediyordu.
Sochi’ye vardıktan bir süre sonra durumu tekrar ağırlaştı. Bu hastalık ona göre saçma bir zaman kaybı ve tahammül edilemez bir ayak bağıydı. Genel sağlık durumu kötüleşse de o, umudunu yitirmeyen bir iradeyle yeni hastalığının da üstesinden gelebilirdi.
Mektuplarından birinde şöyle demişti:
Ciddiyetle çalışmaya başladım. Yalnız iseniz bu oldukça zor. Edebiyat bilgim ve bana yardım edecek nitelikli bir öğretmenim yok; ama yine de kısa hayat tecrübemle ufkumun genişlediğini ve kültürel birikimimin arttığını hissedebiliyorum… Son üç ayda ne yaptığımı sormuşsunuz. Zamanımın büyük bir kısmını buralı gençlerle edebiyat çalışmaları yapmaya ayırdım. Eskiden yalnız kurttum, şimdi onları coşturan biriyim. Komisyon, toplantılarını artık benim evimde yapıyor. Partinin baş eylemcisiyim ve Kültürü Destekleme Bölge Kurul Başkanı’yım. Parti eylemlerine daha fazla katıldım ve şimdi çok daha faydalı bir yoldaşım. Çok güç harcadığım doğru; ama yaşam daha zevkli oldu. Konsomolun ortasındayım.
Bir edebiyat çevresi oluşturdum ve elimden gelenin en iyisini yaparak bunu geliştirmeye çalışıyorum. Parti ve Konsomol, çalışmalarıma candan bir ilgi gösteriyorlar. Parti eylemcileri sık sık benim evimde toplanıyorlar. Hayatın nabzını tuttuğumu hissediyorum. Tam üç ayımı kasten feda ederek bu yerel uygulama deneyimini kazanmak istedim; böylece en güncel ve en canlı olanı yakalayabilecektim.
Nikolay’ın korkunç derecede hasta olduğunu ancak iyileştikten sonra öğrendik. 1934′ün başlarında bana yazdı:
Neredeyse ölüyordum. Umutsuz mücadele tam bir ay sürdü. En kötüsünü de atlattım ve kendimi gün geçtikçe daha güçlü hissediyorum…
Roman kısa sürede ünlendi, Ostrovsky, kitabın yerel kütüphanelerde ve kitapçılarda bulunmadığına dair yakınma dolu mektuplar alıyordu.
Bana çeşitli insanlardan ve yaptıkları işten bahsediyordu; madenciler, metal işçileri, dökümcüler, elektrikçiler, makinistler, gemi ateşçileri, muhasebeciler, öğretmenler, aktörler, sanatçılar. Birkaç önemli kolhoz başkanı ve takım liderleriyle tanışmıştı. “Ne karakterler!” diye coşkuyla haykırdı. “Hayat deneyimleri ve bilgi birikimleri gerçekten harika!”
1934′te bana şöyle yazmıştı:
Gerçeği söylemek gerekirse şu anda bile ziyaretçilerimin birçoğundan daha mutlu bir hayat sürüyorum, çoğu beni sadece meraktan arıyor. Ben merak etmiyorum. Sağlıkları yerinde; ama donuk ve renksiz bir hayat sürüyorlar. Gözleri görüyor; ama hayata karşı bıkkın ve kayıtsız bir bakışları var. Bana acıyor ve muhtemelen şöyle düşünüyorlar: ‘Tanrı beni onun gibi olmaktan korusun!’ Bana göre onlar öyle zavallı yaratıklar ki, yemin ederim onların yerinde olmayı asla istemezdim. Böylesine açık bir ifadeye başka bir şey eklenebilir mi?
Ostrovski her zaman çok planlıydı, tükenmez bir enerjisi ve neşesi vardı, bu onun karakteriydi. Bir tek, günün erken bitmesinden yakınıyordu.
Ruhuna zarar veren şeyler dışında, hiçbir şey onu yıpratamazdı. Sorunları olduğunda dostları bunu ancak o sorunlar geçmişte kaldığında duyardı.
Dostlarının kınamalarına kulak asmazdı, onların uyarılarını duymayı reddediyordu. Günde on beş saat çalışıyor, kalabalık ziyaretçileri kabul ediyor, az uyuyor, sahip olduğu azıcık fiziksel gücünü de harcıyordu. Sochi’ye son gelişimde onu bu yüzden azarlamıştım. Yüzünde gülünç bir uysallık ve pişmanlık ifadesiyle beni dinledi; sonra da iç çekip birtakım sıra dışı mazeretler sunmaya başladı. Olabildiğince ciddi durdum; ama sonra gülmeye başladım. Boşuna nefes tüketmiştim!
“Ben ümitsiz bir vakayım göremiyor musunuz?” dedi ve güldü.
Hepimizin korktuğu şey oldu. 1935 Ağustosunda durumu aniden kötüleşti.
(Nichotlas, “Furmanov’dan Sholokhov’a”, Ardis 1988)
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!