Kapitalizmin Psikolojik Enkazı



Bugün yaşadığımız yorgunluk bireysel değil politiktir. Ve bu enkaz, ancak bireysel uyumla değil kolektif mücadeleyle aşılabilir


Onur Demirci

Kapitalizmin yarattığı yıkım artık yalnızca fabrikalarda, uzun mesailerde ya da düşük ücretlerde görünmez. Bugün sömürü, daha sessiz ama daha derin bir biçimde zihinlerde, duygularda ve gündelik alışkanlıklarda sürmektedir. Toplumsal psikolojide yaygınlaşan kaygı bozuklukları, tükenmişlik sendromu ve değersizlik hissi, bireysel kırılganlıkların değil kapitalist üretim ilişkilerinin güncel sonuçlarıdır.

Günümüzde milyonlarca insan sabah işe giderken yalnızca emeğini değil, ruh hâlini de satmak zorundadır. “Güleryüzlü ol”, “pozitif kal”, “motivasyonunu düşürme” gibi beklentiler emek sürecinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Emekçi artık sadece bedeniyle değil, duygularıyla da çalışır. Bu durum, Marx’ın tanımladığı yabancılaşmanın güncel bir biçimidir: İnsan kendi duygularına bile yabancılaşır.

Güvencesiz çalışma biçimleri bu yabancılaşmayı daha da derinleştirir. Kuryeler, çağrı merkezi çalışanları, freelance emekçiler ya da sözleşmeli beyaz yakalılar… Hepsi sürekli “kendini kanıtlama” baskısı altındadır. İş güvencesinin yerini performans puanları, algoritmalar ve müşteri yorumları almıştır. Böylece sömürü, kişisel değerlendirme maskesi takar. Düşük gelir ve güvencesizlik artık sistemin değil, bireyin başarısızlığının sonucu gibi sunulur.

Sosyal medya, meta fetişizminin en güncel vitrini hâline gelmiştir. İnsanlar kendi hayatlarını bir ürün gibi sergiler: Başarılar, mutluluk anları, üretkenlik rutinleri. Görünmeyen ise borçlar, yorgunluk, kaygı ve güvencesizliktir. Toplumsal ilişkiler, şeyler arasındaki ilişkilermiş gibi algılanır; takipçi sayısı, beğeni ve görünürlük insan değerinin ölçüsü hâline gelir. Böylece insan hem meta olur hem de metaya tapar.

Kapitalizm, kendi krizlerini “kişisel gelişim” diliyle örtmeyi başarır. İş bulamıyorsan kendini geliştirmen gerekir; tükenmişsen zamanını iyi yönetmelisin, mutsuzsan doğru hedefi seçmemişsindir. Oysa sorun bireyin motivasyonu değil, emeğin sistematik olarak değersizleştirilmesidir. Kişisel gelişim endüstrisi, sınıfsal sorunları psikolojik eksikliklere indirger.

Bu süreç sınıf bilincini aşındırır. Aynı koşullarda yaşayan insanlar birbirlerini rakip olarak görür. Dayanışmanın yerini kıyas, kolektif mücadelenin yerini bireysel kurtuluş hikâyeleri alır. Herkes kendi hayatının girişimcisi olmaya zorlanır. Oysa bu “özgürlük”, sermayenin dayattığı bir zorunluluktur.

Antidepresan kullanımı artar, terapi dili yaygınlaşır; ancak sömürünün kendisi sorgulanmaz. Kapitalizm hem hastalığı üretir hem de tedaviyi satar. Artı-değer sömürüsü sürerken, sorun “uyum sağlayamayan birey”e indirgenir. Toplumsal psikoloji, sistemin yarattığı yaraları bireysel çözümlerle onarmaya çalışır.

Marksist perspektif, bu tabloyu tersinden okur. Yaşadığımız ruhsal yorgunluk kişisel bir başarısızlık değil; sınıfsal bir deneyimdir. Yabancılaşma kader değildir. Psikolojik iyilik hâli, bireysel çabayla değil emeğin özgürleştiği, güvencenin sağlandığı, dayanışmanın yeniden kurulduğu bir toplumsal düzenle mümkündür.

Bugün yaşadığımız yorgunluk bireysel değil politiktir. Ve bu enkaz, ancak bireysel uyumla değil kolektif mücadeleyle aşılabilir.