Derginin Devrimci Odak İnşası Yolunda Bir Adım Bir Adım Daha… başlığını taşıyan manşet yazısında Alınteri ile KöZ arasında kurulan güç birliği duyuruluyor. “Çürümüş bir sistemin cenderesinde boğulan, her geçen gün biraz daha derinleşen yoksulluğa, yoksunluğa ve geleceksizliğe mahkûm edilmiş kadın-erkek işçilerin, emekçilerin, gençlerin öfke ve isyanına yön kazandıracak güven veren devrimci militan bir odağın yaratılmasını” fazlasıyla geç kalınmış yakıcı bir ihtiyaç olarak tanımlayan duyuru metni “Tarih hepimizi bu sorumluluğu bir an önce yerine getirmeye çağırıyor!..” çağrısıyla son buluyor.
Oya Açan Sınıf Örgütlenmesinde Öncelikler, Alanlar ve Araçlar yazısında sınıfın yapısı ve bileşiminde yaşanan değişimi ana çizgileriyle vurgulamanın ardından “İşçi Sınıfını Kuşatan Görünmez Duvarlar”la “Yeni Tahakküm Biçimleri ve Araçları” ve “Sınıftan Kopukluk” üzerinde duruyor. “Geçmişin araç ve yöntemlerinin bugüne ne ölçüde yanıt verdiğine yönelik değerlendirmeye gelince, eski biçimlerin bazılarını olduğu gibi alırken bazılarını günün değişen koşullarının verilerine ve ideo-kültürel ritmine uyarlamak gerektiği açıktır” dedikten sonra “İşçi kitleleri içinde çalışma nasıl gerçekleştirilecektir?” sorusunu soruyor. Yanıtını da “Üç ayaklı bir güçlenme stratejisiyle! Kadroların işçi havzalarına yerleşmesi, yeni örgütlenme biçimlerinin (dayanışma ağları, genç işçi meclisleri, direniş komiteleri) inşası ve yüz yüze örgütlenme ile dijital örgütlenmenin yeni bir sentezinin kurulması bunun ayaklarıdır” diye veriyor.
Eylül Gökçin Kinder, Küche, Kirche’ den Tradwife’lara Kapitalizmin Krizi başlığını taşıyan yazısında 2015’te ABD’de başlayıp sonra bütün dünyaya yayılan Tradwife çılgınlığını ele alıyor. Adını “geleneksel eş” manasına gelen “traditional wife”ın kısaltılmasından alan bu sosyal medya modasının tarihsel kökleri hakkında bilgilendiriyor. Son yıllarda yeniden hortlatılmasıyla kapitalizmin krizi ve patriyarkanın korkularının büyümesi arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Amacı ise şöyle özetliyor:
Kadının konumunu 1950’lere indirgeyen bu çılgınlık kadınlara çocuk doğurmayı ve yetiştirmeyi, yemek, bulaşık, temizlik gibi ev işleriyle ilgilenmeyi tüm bu ağır işleri yaparken de ‘ailenin direği’ olan eşine bakımlı, güzel ve sevimli görünmeyi salık veriyor.
Yazısının başlığına çıkardığı slogan ise Hitler Almanyası’na ait: Kinder, Küche, Kirche” (çocuk, mutfak, kilise).
Çiğdem Devran Böyle de Anti Emperyalizm Olmaz ki… derken, emperyalist saldırganlık ve kural tanımazlığın tırmanmasıyla onun doğası, üretim ve egemenlik ilişkileri arasında bütünsel bağ kuramayan yaklaşımların canlanmasına dikkat çekiyor. Bu bağlamda ilk olarak “…eski Kuzey-Güney çelişkisi, Üç Dünya Teorisi gibi sınıf işbirliği teorilerinden feyz alan ‘yeni’ anti emperyalist ülkeler, bloklar, dinamikler üretimine” dikkat çekiyor. Bunun yaygın örneği olarak “ABD saldırganlığı karşısında emperyalist rekabetin karşı kutbunu oluşturan Çin ve Rusya’yı ‘dengeleyici unsurlar’ olarak gören” yaklaşımlar üzerinde duruyor. Ardından “Finansallaşmış Platform Kapitalizmi” ve “Teknofeodalizm” çözümlemelerin anti emperyalizm anlayışı ve stratejik önerilerini eleştiriyor. Devran’ın hedef aldığı çarpık anti emperyalizm anlayışlarından sonuncusunu “anti emperyalizm” demagojisi altında ezilen ulusların haklı ve meşru özgürlük mücadelelerine düşmanlığı teorize eden sosyal şoven yaklaşımlar oluşturuyor. Yazısını “Bugünün anti-emperyalizmi, salt emperyalist işgaller ve savaş hazırlıkları karşısında değil, sınıfsal, toplumsal ve ulusal özgürlük talepleri yanında kadın, çevre, ekoloji ve siber terör alanlarındaki mücadeleleri de enternasyonalist temelde birleştirebilmelidir” önerisiyle noktalıyor.
D. Emrah Zıraman “Bilimsel” Saçmalıklara Karşı Notlar başlığını koyduğu eleştirisine kesinlikten yoksunluğu, belirsizlik ve akışkanlığı yücelten post-modernizmin ‘orijinalite’ merakının zavallılığını sergileyen etkileyici bir deneyim olarak “Sokol Vak’ası” olarak bilinen parodiyi hatırlatarak giriş yapıyor.
Sokol’un daha sonra Bricmond’la ortak yazdıkları kitaptan Lacan’dan Boudrillard’a, Deleuze’den Guattari’ye kadar pek çok post-modernist kuramcının bilimsel konuları nasıl hiç anlamadıklarına, anladıklarını sandıklarını ise nasıl çarpıttıklarına dair örnekleri aktarır.
Zıraman, makalesinin akışı içinde tarih ve bilim ilişkisi üzerinde durur; “Bilim ve tarih ilişkisini gözardı etmek bilimsel saçmalıkların bugün bile neden hâlâ var olabildiğini, dahası bu bilimsel saçmalıkların insanları peşinden neden ve nasıl sürüklediğinin anlaşılmasını da engellediği” savını dile getirir. Sözünü ilimsel saçmalıklara karşı mücadelenin basit bir bilim savunuculuğu olmayıp burjuvazinin ideolojik hegemonyası ve kapitalizme karşı savaşım anlamına geldiğini vurgulayarak bağlar.
H. Selim Açan Siyasetsiz Sosyalizm Propagandası Ne İşe Yarar makalesinde bilimsel sosyalizm öğretisinin genel doğrularını tekrarlayarak sınıfı ve emekçi kitleleri sosyalizme kazanmanın olanaksızlığı üzerinde duruyor. Tezine hareket noktası olarak Lenin’in “Sol” Komünizm kitabında bu “çocukluk hastalığı”nın doktriner keskinliğine yönelttiği uyarı ve eleştirileri baz alıyor. Devamında “siyaset üretimini” sorunun düğüm noktası olarak tanımlıyor. Yalnız bu noktada oportünist omurgasızlığın ilkelere bağlılıkta ısrarlı devrimci tutarlılığa yönelttiği “siyaset yapmıyorsunuz” eleştirisiyle sosyalizmi savunma ve ona yeniden çekim gücü kazandırma kapsamında yoğunlaşılması gereken ‘siyaset üretimi’ arasındaki nitelik farkına dikkat çekiyor. Bu ikincinin “kapsamının genişliği ve içeriği itibarıyla herhangi bir politika üretiminin ötesine geçen teorik bir yenilenme ve atılım özelliği taşıdığını” vurgulayarak “dolayısıyla bunu teorik bir ‘kopuş’ ya da ‘sıçrama’ zorunluluğu olarak da tanımlayabiliriz” diyor.
Selçuk Ulu Sınıfsal Fay Hattı: Neoliberal Felaket Makinesine Karşı Sosyalist Direniş makalesinde depreme karşı hazırlıkla kârı esas alan kapitalist mantık ve neoliberal rant hırsı arasındaki bağlantıyı değişik yönlerden sergiliyor. Sorunun sınıfsal özü bağlamında “Deprem tartışması teknik bir güvenlik meselesi olarak sunulsa da o gerçekte işçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların yaşadıklarıyla, reva görüldükleri yaklaşımlarla örülüdür. Bir binanın sağlamlığı, mühendislik bilgisinden öte sermaye ilişkilerinin bir sonucudur. Bir mahallenin çöküşü kötü zeminin yanında asıl ranta dayalı yapılaşma ve buna çanak tutan politik kararların eseri olarak şekilleniyor” gerçeğine dikkat çekiyor. “Sosyalist bir perspektif bugünden depremi ‘kader’ diye sunan teslimiyetçiliği reddeden bir konumlanış içinde olmak durumundadır” vurgusuna bağlı olarak, “Riskin toplumsal dağılımını belirleyen güç ilişkilerini açığa çıkarıp emekçilerin görüş alanına taşımak gibi aciliyet gerektiren bir sorumluluğumuz var” diyor.
Kazım Bayraktar 2 sayıdır sürdürdüğü Öcalan eleştirisinin bu sayımızdaki son bölümünde “sosyalizm düşüncesinde yenilenme” olarak pazarlanmaya çalışılan görüşlerin küçük ve orta burjuva karakteri üzerinde duruyor. Öcalan’ın Ulusal-Küçük Burjuva Hezeyanları başlığını taşıyan eleştiri “Bookchin’den feyz alan Öcalan’ın düşünceleri, Kürt burjuvazisinin iktisadi-siyasi çıkarlarına bütün ulusun çıkarlarıymış gibi aldatıcı bir görünüm kazandırma, ulusal sorunun sınıfsal sorunla ilişkisini örtbas ederek küçük ve orta burjuvazinin çıkarlarına göre çözüm üretme hedefi doğrultusunda biçimlenir” temel tezini açımlayarak “Marksizm’e ciddiyetsizce saldırırken küçük burjuva çelişki ve hezeyanlarıyla dolu ideo-politiğinin hali-pür melalini” Proudhon’a benzeterek sözünü noktalıyor.
Devrimci Proletarya’nın 15. sayısını İstanbul’da Mephisto Kitabevi’nin Kadıköy, Beşiktaş ve Beyoğlu şubelerinde, Ankara’da Alınteri büromuzdan, İzmir’de ise Yakın Kitabevi’nde bulabilirsiniz.
Bugüne kadar yayınlanmış 14 sayının yazıları ve pdf’lerine www.devrimciproletarya.org sitesinden ulaşabilirsiniz. 15. sayının yazıları ve pdf’ine ise 15 Ocak’tan sonra erişebilirsiniz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!