Rojava: Rehavete Kapılan Bir Devrimin Hazin Gerileyişi*



Rojava Devrimi’nin neden ve nasıl bu kadar hızlı konum ve güç kaybına uğradığı elbette sorgulanıp irdelenmeyi gerektiriyor. Fakat bu sorgulama her şeyden önce soğukkanlı bir yaklaşımla yapılmalı. İkinci olarak sadece nesnel ya da sadece öznel karakter taşıyanlara takılıp kalınmadan nedenler bütünlüklü bir tarzda ele alınmalı. Başka bir ifadeyle önceden verdiğimiz hükümlere, zihnimizde oluşmuş ön varsayım çerçevelerine göre seçim yapmaya kalkışılmamalı


Rojava Devrimi, Ocak ayı başında 15 gün içinde çok büyük mevzi, güç ve irtifa kaybına uğradı maalesef. Topu topu 8 ay önce yapılan 1 Nisan Anlaşması’na güvenerek güçlerinin çoğunu ve ağır silahlarını çektiği Halep’te Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kaybetti önce. İç savaşın başladığı 2011 yılından beri elinde tuttuğu bu mahallelerin kaybını Fırat’ın doğusundaki Deyre Zor ve Meskene bölgesiyle Tabka ve Tişrin Barajı, petrol ve gaz sahaları gibi stratejik yerlerin üç gün içinde kaybı izledi. Sonuçta bugüne dek elinde tuttuğu alanların yüzde 80’ini yitirmekle kalmadı eksenini Kürt-Arap ortaklığının oluşturduğu SDG çöktü. SDG içinde yer alan neredeyse bütün Arap aşiretleri saf değiştirdiler.

Yenilen darbe şaşırtıcı olduğu kadar hem askeri hem de siyasal ve moral bakımdan ağırdı. Sürecin hızlı gelişimi, kısa sürede kaybedilen alanların büyüklüğü, Kürtlere dayatılan teslimiyet koşullarının ağırlığı ve tanık olunan kalleşlikler yaşanılan şaşkınlık ve moral bozukluğunun büyük olmasına yol açtı.

Yaşanan şaşkınlık ve hayal kırıklığının bu kadar büyük olmasında Rojava Devrimi’nin askeri ve siyasi önderlerinin verdikleri yanıltıcı mesajların, yaydıkları hayallerin tam tersi bir süreçle karşılaşmanın da rolü vardı. Öyle ki, 25 Aralık 2025 günü Mazlum Abdi “askeri güçlerin entegrasyonu konusunda ortak bir anlayışa vardık” demecini verirken Colani yönetiminin Enformasyon Bakanlığı hem de aynı gün “SDG ile temasları askıya aldık, nihai yanıtımızı 28 Aralık’ta vereceğiz” açıklaması yapıyordu. Dahası Şam yönetimi o sırada bir yandan da Halep, Deyre Zor ve Rakka cephelerine tank ve topçu birlikleri dahil askeri yığınak yapıyordu. Tasfiye saldırısının işaret fişeği olan Halep’i Kürtsüzleştirme operasyonu da 8 Ocak’ta başladı zaten.

Dolayısıyla soğukkanlı bir yaklaşımla şöyle bir durup düşünülecek olursa “beklenmedik bir gelişme” diyemeyiz yaşanılanlara. Ne ABD’nin alçaklığı ne zamanında SDG’ye katılmış Arap aşiretlerinin saf değiştirmesi ne askeri alanda karşılaşılan güç dengesizliği… Bunların hiçbiri “sürpriz” sayıl(a)maz.

Tabii bu konularda akıl almaz bir siyasal aymazlık içinde olmayanlar için geçerli bu. En başta emperyalizmin karakterini unutmamış olanlar için. Dünyanın nasıl bir gidiş içinde olduğunun farkında olanlar için. Dünyanın gidişine dair diğer bütün belirtiler bir yana Gazze ve sonrasında gerçekte ne yaşandığını, arkasında salt Ortadoğu’yla sınırlı olmayan hangi stratejik hesap ve planların yattığını görenler için. Trump’ın son bir yıldır sergilediği dengesizliklerin bir delinin bireysel hezeyanları olmayıp çürüyen bir sisteme yeni bir format atma ihtiyacı içinde olan dünya burjuvazisinin nasıl bir uluslararası düzen ve hegemonya tarzı peşinde olduğunun yansımaları olarak doğru okuyanlar için…

Büyük umutlar bağlanan ve büyük bedeller ödenen Rojava Devrimi’nin neden ve nasıl bu kadar hızlı konum ve güç kaybına uğradığı elbette sorgulanıp irdelenmeyi gerektiriyor. Fakat bu sorgulama her şeyden önce soğukkanlı bir yaklaşımla yapılmalı. İkinci olarak sadece nesnel ya da sadece öznel karakter taşıyanlara takılıp kalınmadan nedenler bütünlüklü bir tarzda ele alınmalı. Başka bir ifadeyle, önceden verdiğimiz hükümlere, zihnimizde oluşmuş ön varsayım çerçevelerine göre seçim yapmaya kalkışılmamalı. Bu yöntemle hareket edilecek olursa herkes “işine yarayan” bir neden bulabilir. Ama bu bizi gerçeğe götürmez.

Nitekim birileri “vur abalıya” misali Rojava yönetiminin gerek ABD gerekse Arap aşiretleri ve bölge halkıyla ilişkilerinde sergilediği gerçek ya da uydurulmuş hatalarını sayıp dökmeye çalışıyor. Bütün suçu uluslararası güçlere yıkma çabası içindeki KÖH kadroları ise yine “uluslararası komplo” teorilerine sarılıp “Kürt-Arap çatışmasının önüne geçildiği” mazeretini gerekçe yapıyorlar. Keza gerçekleşmesine düne kadar “eli kulağında” gözüyle bakılan beklentiler ve iddialarla bugün yetinmek zorunda kalınanlar arasındaki farkın büyüklüğü, üstelik o kadarının bile yarın ne olacağının belirsizliği ortadayken birbirimizi ajite ederek yeni bir rehavet dalgasına zemin hazırlamaktan uzak durmak gerekiyor.

 ROJAVA DEVRİMİ’NİN GÜCÜNÜ AŞAN NESNEL NEDENLER

Rojava Devrimi’ni gerilemeye mecbur bırakan nedenlerin bazıları onun gücünü ve olanaklarını da aşan, bu anlamda ‘nesnel’ bir karaktere sahip. Fakat ortaya çıkan tablo salt bunlara bağlanamaz. Her kim bu türden nedenleri öne çıkarıp süreçleri doğru okuyamamak ve güç sarhoşluğunun etkisiyle rehavete kapılmak başta olmak üzere KÖH’ün kendisinden kaynaklanan ‘öznel’ nedenlerin üzerinden atlamaya kalkarsa sadece kendisini kandırmış olur.

Bu alt çizmeyi yaptıktan sonra yaşanılan gerilemeyi “sürpriz” olmaktan çıkaran nesnel nedenler nelerdi sorusunu soracak olursak -bazıları öznel hatalara da zemin oluşturan- bunları üç ana başlık altında toplayabiliriz:

Konjonktürün Sağladığı Avantajlar Sürgit Olamayacaktı

A) Suriye’de emperyalizm ve bölge gericilikleri tarafından örgütlenip finanse edilen gerici iç savaşın başlamasının ardından sürece görece en hazırlıklı ve örgütlü güç olarak giren Kürt Hareketi’nin konjonktürün sağladığı avantajlardan yararlanarak gücünün çok üstünde alanları ele geçirmiş olması. Öyle ki Tel Abyad (Grê Spi) gibi Kürtlerin yok denebilecek kadar azınlıkta olduğu yerleşim birimleri bile kolayca ele geçirilebildi. Birçok stratejik noktayı ve yerleşim birimini de Esad rejimi bilinçli olarak Kürtlere bırakıp geri çekildi. Sonuçta, koşullar ve dengeler değiştiğinde Kürt Hareketi’nin özellikle de ekonomik ve stratejik önem taşıyan alanlardan çekilmesinin isteneceği yıllar öncesinden beri öngörülebilir askeri ve siyasi bir gerçeklikti.

KÖH de önceleri bu gerçeğin farkındaydı. Fakat Kobanê’deki o efsanevi direnişle IŞİD’in belinin kırılmasının ardından gericiliğin Rakka ve Tel Abyad gibi kalelerinin dahi kolayca yıkılması onu bu gerçekçilikten uzaklaştıran gelişmelerin başlangıcı oldu. Ardından bir de özellikle Cizire, Haseke ve Rakka bölgelerinde etkin Arap aşiretleriyle SDG çatısı altında ittifak gerçekleşince bu gerçeklik kaybı giderek güç zehirlenmesine yol açtı, rehavete dönüştü. Halbuki bu ittifakın kendisi de baştan beri öngörülü ve uyanık olmayı gerektiren zaaflar taşıyordu.

SDG Bünyesinde Kurulan İttifak Baştan Yapısal Zaaflarla Malûldü

B) Askeri gücünü YPG ve YPJ gerillalarının oluşturduğu Suriye’deki Kürt Özgürlük Hareketi’yle Şammar Aşireti başta olmak üzere Suriye’nin Kuzeyi ve Doğu’sunda etkin Arap aşiretleri SDG çatısı altında 2014 yılında bir araya geldiler. Son süreçte çöküşünden önce 100 bin kişilik bir güce sahip olduğu söylenen SDG’nin yaklaşık yüzde 80’i bu aşiret güçlerinden oluşuyordu. Bu ittifak KÖH’e sadece büyük bir askeri güç sağlamakla kalmadı çok büyük bir siyasal etki ve yaptırım gücü kazandırdı. Onun temsil ettiği demokratik halkçı modeli daha da çekici hale getirerek Suriye genelinde uygulanma şansını yükseltti. Nitekim Lazkiye ve Tartus’taki Alevi Süveyda’daki Dürzi katliamlarının ardından Suriye’deki neredeyse bütün etnik ve dini azınlıklar yanında HTŞ-SMO fanatizmine muhalif seküler Sünni çevreler bu model temelinde ortaklaşmaya hazır olduklarını açıkladılar.

Yalnız bu ittifak baştan beri iki yapısal zaafla maluldü: Birincisi, aşiretlerle Kürt hareketi arasında gönüllü bir yakınlaşmadan ziyade ABD ile onun müttefiki Suudi Arabistan ve Katar gericiliklerinin yönlendirmesi üzerine kurulmuştu. Daha da önemlisi asgari bir ideolojik-siyasi yakınlaşmadan yoksun, tümüyle o kesitte ortaklaşılan çıkarlar temelinde gerçekleşen konjonktürel pragmatist bir yakınlaşmaydı. Tümüyle olmasa bile zaman içinde farklılaştırılıp nispeten daha sağlam bir temele kavuşturabilirdi belki. Fakat Suriye’deki Kürt askeri ve siyasi önderliğinin muhtemelen bu konuda da çok rahat ve gevşek davranıp ilişkinin bu yönden kuvvetlendirilmesini fazlasıyla ihmal ettikleri, dahası onları içten içe özerk yönetimden soğutup tepki biriktirmelerine neden olacak tutum ve politikalar izlendiği son süreçte bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.(1)

Öte yandan Suriye sahasına derinlemesine hakim olması gereken KÖH’ün hem genel anlamda aşiret sosyolojisini ve o sosyolojinin tarihte nasıl bir rol oynadığını hem de Kuzey ve Doğu Suriye’deki aşiretlerin gerçekliğini bu denli gözden kaçırıp ihmal etmesi askeri açıdan da siyasal önderlik yeteneği açısından da akıl alır değil. Üstelik bu aşiretlerin 24 saat içinde ayartılmadıkları gün gibi ortada. Nitekim Hakan Fidan aşiretleri para ve çıkar vaatleriyle ayartarak SDG’den koparmaya çalıştıklarının sinyalini aylardır defalarca verdi. Suudi Arabistan ve Katar’ın da devreye girmesiyle belli ki SDG’nin altı uzunca bir süredir oyulmuş.

Suriye sahasına hakimiyeti ve haber kaynaklarının zenginliğiyle bilinen gazeteci Fehim Taştekin, Suudi Arabistan’ın kendisine yakın aşiretleri SDG’den koparmak için kesenin ağzını açmakla kalmayıp bunun için özel bir temsilci gönderdiğini somut örnekler vererek açıkladı. Zaten hangi etnik kökenden olursa olsun feodal bir sosyolojik yapı olarak aşiret gerçekliği tarih boyunca çıkar hesaplarıyla hareket edip güçlüden yana olmasıyla bilinir. O içe kapalı sosyolojik yapı için bu bir savunma, dolayısıyla varoluş yöntemidir. Dengelerin değişimine paralel olarak aşiretlerin saf değiştirmelerine Kürt tarihinde de çok rastlanmıştır.

Aşiret gerçekliğinin bu kez Arap aşiretleri şahsında Suriye’de bir kez daha karşımıza çıkması bu açıdan şaşırtıcı değildir ama bu kadar kapsayıcı olması/çok sayıda aşiretin birden saf değiştirmiş olması “şaşırtıcı”dır. Belli ki bu konuda vahim bir istihbarat ve gözlem zafiyeti sergilenmiştir. Üstelik mikro ölçekte benzer bir durum daha önce Mümbiç’te yaşandığı halde önü bütünüyle alınamayacak olsa dahi bu çapta tekrarını önleyecek politika ve önlemler geliştirmekte demek yetersiz kalınmıştır.(2)

Güç ve Olanakların Sınırlılığı Yanında Coğrafyanın Elverişsizliği

C) Rojava Devrimi’nin baştan beri en büyük dezavantajlarından biri de sayı ve silah gücü bakımından kendisinden kat kat güçlü düşmanlarıyla gerilla savaşı yürütmeye elverişsiz düz bir coğrafyada savaşmak mecburiyetiyle karşı karşıya kalması oldu. Üstelik temsil ettiği demokratik halkçı modelin bölgede tek bir müttefikinin dahi olmayışı, buna karşın Doğu’ya açılan tek soluk borusunu (Semelka sınır kapısını) elinde tutan Barzani yönetimi dahil o modeli boğmakta birleşen düşmanlarla çevrili olması bu handikapı katmerlendiren ikinci büyük dezavantajdı.

Rojava Devrimi’nin en fanatik düşmanı Kuzey’ini boylu boyunca elinde tutan ırkçı faşist Türk burjuva devletiydi. Onun blokajı, Kürdistan’ın en büyük parçasını oluşturan Kuzey Kürdistan’dan yardım ve destek almasını engellemekle kalmadı, dikkatinin ve enerjisinin büyük kısmını ondan gelen saldırıları savuşturmaya yöneltmek mecburiyetiyle karşı karşıya bıraktı. Türk burjuva devleti Rojava Devrimi’ni soluksuz bırakıp boğmak için yıllardır elinden geleni yaptı. Sırf doğrudan ya da örgütleyip beslediği SMO gibi çeteleri kullanarak yürüttüğü askeri harekat ve saldırılarla yetinmedi. Kullanabileceği bütün siyasi, diplomatik ve ekonomik araçları devreye sokarak çok yönlü bir baskı ve bunaltma stratejisi izledi.

Türkiye’nin Suriye sahasında birbirleriyle kanlı bıçaklı emperyalistlerin ortak onayından da yararlanarak giriştiği doğrudan ve dolaylı askeri harekatlar karşısında Rojava Devrimi’nin gücünü aşan tek dezavantaj hava desteği yanında ağır topçu ve tank birliklerinden de yoksun olması değildi. Daha çok düzlüklerden oluşan Kuzey ve Doğu Suriye coğrafyasının eşitsiz güçler arasındaki savaşta zayıf taraf açısından elverişsizliği de onun büyük handikabıydı. Nitekim son kesitte özellikle Deyre Zor ve Meskene ile petrol sahaları, Tabka ve Tişrin Barajı gibi stratejik noktaların bu kadar çabuk düşmesinde bu dezavantajın rolü büyük oldu.

BU SONUCA ZEMİN HAZIRLAYAN ÖZNEL NEDENLER

 Kürt halkının yüzyıllık statü sahibi olma özlemini gerçeğe dönüştürmenin eşiğine kadar geldiğini düşündüğümüz Rojava Devrimi’nin “birdenbire” bu denli bariz irtifa ve alan kaybetmesini salt kendi dışındaki etkenlere bağlamaya çalışan hiçbir açıklama çabası ikna edici olamaz. İkna edici olamayacağı gibi bunu hiç beklemeyen kitlelerin yaşadıkları şokun doğuracağı düşünsel ve ruhsal savruluşların önünü de alamaz. Bu nedenle henüz bitmemiş/tükenmemiş bir süreç üzerine konuştuğumuz gerçeğini unutmadan Rojava Devrimi’ni bu gerilemeye sürükleyen öznel hata ve yanlışlar konusunda dürüst ve cesur bir muhasebeden kaçınmamak hatta bunu ertelememek zorunda olduğumuzu da görmek gerekiyor.

Aksi taktirde meydan, o tarihsel başkaldırıyı ve yarattığı değerleri karalama yarışına çıkan gerici Kürt miliyetçileri ve Türk sosyal şovenlerine, kişisel tatmin ve popülarite peşinde koşan spekülatörlere, dedikodu ve iftira meraklılarına, yaşanılan bariz gerilemenin kitlelerde yarattığı acı ve hayal kırıklığını hafifletme adına ağaçtan düşmesini “Ben zaten inecektim” diye rasyonalize etmeye çalışan Nasrettin Hoca misali teselli teorileri üreten masal anlatıcılarına kalır.

Dolayısıyla neredeyse eli kulağında bir merkezi iktidar paylaşımı, Kürt yerleşim birimleriyle sınırlı olmayan çok geniş bir alanda adı şöyle ya da böyle konulmuş fiili bir özerklik beklentisi içindeyken askeri ve ekonomik açıdan değerli stratejik mevki ve alanların çoğunu üç gün içinde kaybedip Haseke-Kamışlı hattıyla Kobanê’ye sıkıştırılmamızın yanı sıra Şam’ın kontrolüne bağımlı bir konuma razı gelmek zorunda kalışımızın dürüst, samimi ve ikna edici bir muhasebesi yapılmak zorundadır.

Bu her şeyden önce tehlikenin henüz geçmediği önümüzdeki süreçte karşılaşabileceğimiz yeni saldırılara askeri, siyasi, düşünsel ve ruhsal yönlerden daha bütünlüklü ve daha sağlam bir hazırlık açısından zorunludur. 30 Ocak Anlaşması’nın pamuk ipliğine bağlı olduğu apaçık ortada. Ayrıca Halep için imzalanmış 1 Nisan Anlaşması’nın nasıl pervasızca yırtılıp atıldığını gördük. 10 Mart Mutabakatı uygun fırsatı kollamanın aracı olarak kullanıldı. Türkiye’de yaşanmış 9 tek taraflı ateşkes, Oslo ve Bursa Hapishanesi görüşmeleri, 2013-2015 “Çözüm Süreci” deneyimleri ve sonuçları herkesin malumu. Dolayısıyla bugüne dek üzerinde yeterince durulup düşünülmediği, cesur bir sorgulama ve özeleştiri konusu yapılmadığı için bazıları kısmi biçim değişikliğine uğramış olarak bazıları ise neredeyse tıpatıp aynı hata ve yanılgıları bir kez daha tekrarlamamak için zorunlu bu muhasebe.

Rojava’da yola hangi tarihsel amaçla çıktık, ne umduk ne bekliyorduk sonunda hangi noktaya geldik sorusunun yanıtını arayan samimi ve dürüst bir sorgulamanın üzerinden atlamaması gereken öznel hataların başta gelenlerini şu başlıklar altında toplayabiliriz:

Rojava’nın Sırtına Kaldırabileceğinden Daha Ağır Bir Misyon Yüklendi

A) Dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın hem nüfus ve sahip olduğu kaynaklar hem de hareket olanakları bakımından en küçük ve en zayıf parçası olduğu halde Rojava’ya taşıyabileceğinden daha ağır bir misyon ve anlam yüklenmesi diğer bütün öznel hataların temelinde yatar herhalde.

Gerçi Suriye’deki iç savaşın seyri sırasında özellikle efsanevi Kobanê direnişiyle bizzat tarih yükledi ona bu anlamı. Fakat beklentiler çıtasını yükselten misyon yüklemesi tümüyle KÖH’ten ve Rojava Devrimi’nin dostları olarak bizlerden kaynaklandı. Öyle ki KÖH 2011 sonrası dikkatini ve mesaisini Rojava’ya yoğunlaştırdı. Bu eksen kayması hem Kuzey gibi bir dizi avantaja sahip en güçlü parçanın ihmalini getirdi hem de Kuzey’de olsun Rojava özgülünde olsun bir dizi vahim hataya zemin hazırladı.

Kuzey’in ihmali, birbirini besleyip büyüten, hem ayrı ayrı hem de birlikte toplam olarak doğurdukları sonuçları ağırlaştıran kara delikler ortaya çıkardı:

Bunların başında Kuzey’in adeta legal siyasetin çapsızlığına terkedilmesi gelir. Önceleri ağır bedeller ödeme pahasına Kürt halkının özlemlerini ve KÖH’ün militan ruhunu TBMM kürsülerine kadar taşıma başarısını gösteren Kuzey’deki Kürt legal siyaseti özellikle 2015’teki Haziran seçimleri başarısından sonra yaslandığı tabana ve misyonuna yabancılaşma sürecine girdi. Hızlı bir kaymayla ruhen de fikren de düzen içileşti, parlamenter budalalığa savruldu, Kürt ve Türk orta sınıf solculuğunun sözcüsü haline gelerek liberalleşti. Hareketin militan geçmişi ve Kürt sokağıyla bağı zayıflamaya yüz tutmakla birlikte henüz büsbütün kopmamış yönetici kadroların rehin alınıp siyaseten etkisizleştirilmelerinin ardından bu kayma büsbütün hızlandı, hareketin yönetimi üstlendikleri misyonun hakkını vermekten iyice uzak isimlerin eline kaldı.

Bu arada gerilla mücadelesi alanında inisiyatif Türk devletinin eline geçmişti. Kuzey’de yürütülen faaliyet sembolik düzeye inmekle kalmamış esas çatışma alanı haline gelen Güney’de de gerilla savunmaya itilmişti. Türk devletinin olağanüstü paralar dökerek elde ettiği teknolojik üstünlüğün yanı sıra hem Irak merkezi yönetimi hem de Barzani yönetimiyle geliştirdiği çok yönlü ve girift ekonomik, siyasi ve diplomatik ilişkiler ona Güney sahasında da geniş ve rahat bir hareket olanağı kazandırdı. Gerçi gerilla da savaşın koşulları ve dengelerdeki değişime uygun yeni savaş taktikleri ve tekniği geliştirerek çok aktif bir savunma stratejisi uygulama becerisi ve başarısını gösterdi ama bu durum inisiyatifin stratejik olarak kaybedildiği gerçeğini ortadan kaldırmadı. Dengelerdeki bu değişim Kuzey’de bırakılan boşluğu ve doğurduğu sonuçları büyüten bir rol oynadı.

Bu noktada “ne yapılabilirdi” sorusu akıllara gelecektir haklı olarak. Kanımızca bunun en etkili yolu, KÖH’ün savaş alanındaki dengelerin değişimi yanında Kürdistan sosyolojisindeki değişimi de dikkate alarak Türkiye metropollerine yığılmış ve proleterleşmiş Kürt kitlelerin ulusal özlemleriyle sınıfsal sorun ve taleplerini birlikte dikkate alıp ustaca harmanlayarak onları Kuzey’deki mücadelenin asli dinamiği haline getirecek iyi düşünülmüş özel politika ve taktikler geliştirmesiydi. Bu aslında 1990’ların ortalarından itibaren merkeze alınması gereken stratejik bir yönelimdi. Fakat KÖH yönetimi o muazzam kitleyi salt oy deposu ve destek güç olarak gören tarihsel zaafını sürdürdü. Kuzey’i ihmalin ikinci vahim sonucu/yansıması bu oldu.(3)

Bırakılan boşluklar üçüncü olarak, sonu çok ağır bedeller ödenmesiyle biten taklitçiliğe alan açtı. Sadece onlarca deneyimli kadronun yitirilmesiyle kalmayıp bölge halkının kendisini aşağılanmış, çaresiz ve sahipsiz hissetmesiyle biten özerklik ilanı teşebbüsü bunun en uç ve acı örneğidir. Kamuoyunda Hendek Savaşları olarak bilinen bu süreç 1984 sonrası Kuzey’de en büyük kırılmaya yol açtı. PKK’nin önder kadrolarının resmi ve özel açıklamalarında hareketin merkezi planlaması ya da Kandil’in onayıyla değil tümüyle o kesitte Urfa’da bir konferans için bir araya gelen Yekitiye Civanen kadrolarının gençlik heyecanıyla kalkıştıkları ve önünü alamadıkları bir girişim olarak açıkladıkları bu macera bir yönüyle bırakılan merkezi önderlik boşluğunun göstergesidir diğer yönüyle ise bütün dikkatlerin yoğunlaştığı Rojava Devrimi’nin konjonktürel avantajlardan yararlanarak sağladığı umulmadık başarıların rüzgarına kapılmanın neden olduğu vahim bir öykünme örneğidir. Suriye’de Esad rejimi döneminde de tutuculuğuyla tanınan Tel Abyad (Grê Spi) ve IŞİD’in başkent ilan ettiği Rakka’nın YPG/YPJ gerillaları tarafından umulmadık bir hız ve kolaylıkla ele geçirilmesi somut koşullar ve güç dengelerindeki farklılıklar unutularak Kuzey’de de tekrarlanmak istenmiştir. Sonuç çok ağır olmuştur. [Sürecek]

(*) Rojava Devrimi’nin beklenmedik bir hızla geçekleşen mevzi ve irtifa kaybının nedenlerine dair değerlendirmemizi 3 bölüm halinde yayınlayacağız.

DİPNOT 1: Bu konuda sosyal medyada dolaşıma sokulan Princeton Üniversitesi’nden Faris Zwirahn gibi kim olduğu belirsiz fakat SMO ve HTŞ çetelerini “Suriye’deki birleşik Arap devriminin öncüsü devrimci örgütler” olarak tanımladığına bakılacak olursa güvenilirliği fazlasıyla kuşkulu kaynakların ileri sürdükleri iddiaları ciddiye almak yanlış olur elbette. Ne var ki Fehim Taştekin ve Hediye Levent gibi güvenilir kaynakların aktardıkları, Özerk Yönetim bölgesindeki aşiretler ve Arap halkı yanında Hıristiyan, Süryani ve Ermeni azınlıkların da uzunca bir süredir ciddi sorun ve sıkıntılar yaşadıklarını gösteriyor. Bunların tamamına “uydurma” denemeyeceğine göre karşımızda rehaveti de aşan bir güç zehirlenmesi ve iktidar pratiği var demektir. Buna “iftira” ya da “temelsiz spekülasyon” gözüyle bakma olanağı yoktur, çünkü 14 yıllık bir ittifak ilişkisinin 10 gün içinde bu kadar kolay çözülmesi başka türlü mümkün değildir. Böyle ‘elverişli’ bir temel olmasaydı SDG’yi çözmek için devreye giren ‘dış güçler’ nasıl bu kadar başarılı olabilirlerdi?

Bu tablo “sosyalizmde yenilenmeyi de sağlayacak çığır açıcı demokratik komünal sistem” gibi abartı ötesi anlamlar yüklenen teoriyle somut pratik arasında -Kuzey Kürdistan’da ele geçirilen belediyeler örneğinde de tanık olduklarımıza benzer- bir açıklık hatta uçurumun varlığını gösterir aynı zamanda. Dolayısıyla büyük umutlar bağlanan Rojava Devrimi’nin bu kadar hızlı ve büyük irtifa kaybı yaşamasının nedenleri ele alınıp irdelenirken bu yönüyle de samimi ve dürüst bir muhasebeye ihtiyaç var demektir.

DİPNOT 2: SDG bünyesindeki aşiretlerin saf değiştirmesinin tayin edici rol oynadığı Rojava’da yaşananlara hayal kırıklığı yanında büyük bir öfke duyan Kürt halkı özellikle de gençler içinde ürkütücü bir Arap düşmanlığı boy vermiş durumda. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’ye sığınmış Suriyeli göçmenlere yönelik kimi saldırılar sırasında da Kürt gençlerin ırkçı linç güruhlarıyla birlikte hareket ettiklerine tanık olmuştuk. Bunlar sınırlı örnekler olarak kalmıştı. Fakat şimdi yaygınlaşıp derinleşme olasılığı yüksek bir genelleşme tehlikesi var. Onlarca yıldır ezilip horlanan bir ulusun mensuplarına yakışmayacak olması da bir yana bu savruluşun önü alınamaz, ona karşı net bir ideolojik duruş ve mücadele sergilenmezse Rojava’da yaşananların yol açtığı hayal kırıklığı, düşünsel ve ruhsal kırılma ortamında bu eğilim yaratılmış değerlere yabancılaşmayı ivmelendiren tehlikeli bir yozlaşma etkenine dönüşebilir. O nedenle, yaşanılan büyük hayal kırıklığına sorumlu ve mazeret arayışı sırasında SDG’ye sırtlarını dönen aşiretlerin etnik kökenlerini öne çıkaran her yaklaşım tereddütsüz ‘ırkçılık’la damgalanıp şiddetle karşısına çıkılmalıdır.

DİPNOT 3: KÖH’ün yapısallaşmış bu zaafının kökleri derindir ve elbette ideolojik bir temele sahiptir. 1993 Ateşkesi’ni izleyen yıllarda belirginleşmeye başlayan sıkışmaların basıncıyla bu dinamiği örgütlemenin önemi zaman zaman bizzat Öcalan tarafından da dile getirilmiş fakat söylenenler hiçbir zaman sonuç alıcı ısrarlı bir pratiğe dönüşmemiştir. Onun bu ihmalinin sonuçlarına 15 Şubat komplosunun arkasından yaşanan şaşkınlık ve arayışlar sırasında o zamanlar yayınladığımız modern Devrimci Proletarya dergisinin Nisan-Mayıs 1998 tarihli ikinci sayısında yayınladığımız Kürt Kapanı-II başlıklı değerlendirmemizde de işaret etmiştik. O eleştiriler yanında o zaman “Çıkarılması Gereken İki Stratejik Sonuç ve İçerdiği İmkanlar” ve “Bu Çember Nasıl Yarılır, Hangi Dinamiklere Dayanmak Gerekiyor” ara başlıkları altında yaptığımız önerilerin hâlâ geçerli olduğu görüşündeyiz:

“…Çizgisi ve temel yaklaşımlarındaki zaaflardan ötürü PKK bugüne kadar, özellikle Türkiye’nin büyük kentlerinde yaşayan ve sayıları milyonları bulan Kürt emekçi yığınlarını, ulusal mücadelenin ‘stratejik vurucu güçlerinden biri’ olarak değil daha çok gerillayı insan, malzeme, para vb. bakımlardan desteklemekte kullanılan ‘lojistik bir destek güç’ olarak gördü. Bu yüzden de onları bulundukları yerlerde ırkçı faşist rejime güçlü darbeler indiren siyasal bir vurucu güç olarak örgütlemeye ciddi bir önem ve ağırlık vermedi. Bu işi daha çok bilinen birtakım yasal kurumlara bıraktı. Fakat onların yönetimini de genellikle devrimci dinamikleri zayıf, çoğu mücadelenin rantını yemenin peşinde koşan orta sınıf temsilcilerinin eline terk etti. Bu dar görüşlü yaklaşımların sonuçlarını da gördü ve yaşıyor şimdi. Onun için PKK kendisine hâlâ güçlü bağlarla bağlı olan bu geniş kitleleri sadece tasfiyeci ihanet girişimlerinin geri püskürtülmesi ile sınırlı kalmayan sonuç alıcı siyasal vurucu bir güç olarak kullanmak istiyorsa eğer yasal kurumların yönetimlerini değiştirmekle sınırlı kalmayan daha köklü bir anlayış değişikliğine gitmek zorundadır (…)” (Kürt Ulusal Sorunu derlemesi içinde, sf. 142 ve 152, https://alinteri10.org/wp-content/uploads/2022/02/D.-Tan-Kurt-Ulusal-Sorunu-Devrimci-Proletarya-Yayinlari.pdf.1_compressed.pdf//

(BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU)