Koşulların özgünlüğü ve içerdiği risklerin gözden kaçırılması hatası Rojava’da da karşımıza çıktı. Kürt ulusunun yüzlerce yıllık özlemi olan dünyanın tanıdığı bir statü sahibi olma rüyasının gerçekleşmesine bu kez Rojava’da çok yakınlaşılmış olmasının KÖH yönetimi ve kadrolarında da büyük heyecan ve coşku yaratması tümüyle anlaşılır insani bir durumdur. Fakat bu heyecan başta da söylediğimiz gibi Kürdistan’ın bu en küçük parçasının özgünlükleri ve zayıf noktalarının gözden kaçırılmasına ya da ihmaline yol açmıştır.
Gözden kaçırılan bu özgünlüklerin başında da vatansız (Bidûn) sayılanlar dahil Kürtlerin Suriye’de azınlık oldukları gerçeğinin göz ardı edilmesi gelir. Üstelik bu azınlık, Arap milliyetçiliğinin beşiği kabul edilen Suriye’de 1960 sonrası uygulamaya konulan “Arap Kuşağı” projesi kapsamında Kürt nüfus yoğunluklu yerleşim birimlerine, bunların aralarına ve çevresine yerleştirilmiş Arap nüfusla çevrelenmiş haldeydi. Sayıma dayalı güvenilir rakamlar olmamakla birlikte 2011 yılında Suriye’nin toplam nüfusu 22-23 milyon olarak tahmin ediliyordu. Bunun 14 milyonu Sünni Araptı. Kürtlerin toplamı ise 2,5-3 milyon civarındaydı. Kürtler ağırlıklı olarak ülkenin Kuzeydoğu’sunda Haseke-Kamışlı- Amude-Derik ve Kobanê ile Efrin ve Halep’in iki mahallesinde yaşıyorlardı.
Geçmişi de olmakla birlikte BAAS iktidarları döneminde izlenen toplum mühendisliği politikaları yüzünden Araplarla Kürtler arasında üzerinden atlanmaması gereken tarihsel bir husumet ve tepki birikimi zaten vardı. Onları asıl olarak 2014 yılında IŞİD tehdidi birbirlerine yakınlaştırdı. ABD ve Körfez gericilikleri de bu korkuyu kullanarak Arap aşiretlerini YPG/YPJ ile ittifaka yönlendirdiler. SDG bu temelde kuruldu. Bu anlamda SDG ideolojik bir yakınlaşmanın ürünü değildi. IŞİD korkusu ve düşmanlığı temelinde yükselen konjonktüre bağımlı pragmatist bir güç birliğiydi. Net bir ideolojik çizgi ve siyasi proje sahibi olan Kürt hareketi ittifakın yönlendirici gücüydü. Bu ilişki sayesinde o, sayısal gücü ve olanaklarının çok üstünde geniş alanlara yayılma olanağı buldu, SDG’nin gövdesini oluşturan Arap aşiretleri ise IŞİD karşısında kendilerini dağınıklıktan kurtaracak askeri ve siyasi bir kurmay heyet sahibi oldular.
Arap aşiretlerinin IŞİD tehdidinden duydukları korkunun itkisiyle sağlanan bu yakınlaşmanın konjonktürel karakteri yanında taşıdığı tarihsel ve yapısal zaafları dikkate alarak aradaki bağları kuvvetlendirip pekiştirecek akıllı politikalar izlenmiş olsaydı son kesitte tanık olduğumuz yabancılaşma ve hızlı kopuş bütünüyle önlenemezdi belki yine ama SDG bu kadar hızlı ve bütünüyle çökmeyebilirdi. (4)
Rojava’yı KÖH’ün temel paradigması haline gelmiş komünal halkçı toplum modelinin hayata geçtiği bir vitrin haline getirme arzusu ve ısrarı da devrimci açıdan anlaşılır tümüyle meşru bir siyasal yönelimdir. Fakat bunu yaparken bu ideali yaşama geçirmeye çalıştığımız sahanın tarihsel ve güncel özelliklerini önemsememek vahim bir hata, Marksist literatürdeki tanımla “maceracı” bir tutumdur. Rojava’yı Kürtlerin tarihsel statü rüyasının gerçekleştiği bir model coğrafya haline getirme hevesi ve aceleciliğiyle siz Arap milliyetçiliğinin beşiği bir ülkede üstelik feodal anlayış ve değer yargılarının hüküm sürdüğü aşiret yapılarına inandığınız toplum modelini ikna yoluyla benimsetmeye çalışmaktan çok konjonktürden yararlanarak sağladığınız üstünlüğü kullanarak empoze etmeye kalkarsanız bu aşının tutmayacağı ve ters tepeceği açıktır.
Zaten Rojava’nın özgünlüğü yanında zayıf yönlerini de gözardı ederek ona kaldırabileceğinden daha ağır bir misyon yüklemenin en açık ve en vahim sonucu onu İmralı Süreci’ne bağımlı kılmak oldu.
KÖH Rojava Devrimi’ni Araçsallaştırdı
B) Rojava Devrimi’nin kaderi kuşkusuz her şeyden önce Kürtlerin bilinç ve amaç açıklığıyla bu doğrultuda sergileyecekleri kararlılık ve yaratıcılığa bağlıydı. Fakat en az bunun kadar tayin edici bir diğer etken ise özellikle Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşayan Araplarla kuracağı ilişkiydi. Kendisini çevreleyen aşiretlerin tamamiyle ol(a)masa bile hatırı sayılır bir kesimiyle yakınlaşma ve dostluk ilişkileri kurması, onları en azından hayırhah bir tarafsızlık çizgisine çekip o noktada tutabilme becerisi göstermesi çok önemli ve hayatiydi. Her ne kadar ABD, Suudi Arabistan ve Katar’ın ittirmesiyle gerçekleşmiş olsa da SDG’nin kuruluşu bu açıdan önemli bir adım ve fırsattı.
Ne var ki KÖH ayağına kadar gelen bu fırsatı adeta elinin tersiyle itti. O taktik teyellenme ilişkisini daha sağlıklı temellere kavuşturup ona dayanıklılık kazandıracak politika ve taktikler izlemeyi esas almak yerine içten içe zayıflatıp iyice sallantılı ve güvenilmez hale getirecek bir hat izledi. Rojava Devrimi’ni bu anlamda araçsallaştırdı.
Bu araçsallaştırmanın en vahim adımı ise Rojava Devrimi’nin kaderini İmralı sürecine bağımlı kılmak oldu. O süreç aslında başından itibaren Rojava odaklı yürüdü. Türkiye’deki Kürt sorununa “çözüm” arayışı işin kılıfı, daha doğrusu garnitürüydü. Deneyimli bir gazeteci olan Cansu Çamlıbel bile siyasi bir iddiası olmadığı halde bu gerçeği çok net görebiliyor:
“Türkiye’de devletin ‘Terörsüz Türkiye’ ismini verdiği bir projeyi yürütmekte olduğundan yaklaşık 15 ay önce haberimiz olduğundan beri, Suriye bu denklemin hep en önemli parçası olarak karşımıza çıktı. Zaten muhteviyatında hakiki bir barış ya da hakiki bir demokratikleşme olmayan bu sürecin bölgede yaşanacaklara paralel bir mayın temizliği motivasyonu taşıdığını da hızla anladık.” (Cansu Çamlıbel’in Arzu Yılmaz’la röportajı, 2 Şubat 2026, T24 sitesi, abç)
Türk devletinin bu süreçteki asıl muradı PKK’yi silahsızlandırıp tasfiye etmenin bir parçası olarak Rojava Devrimi’ni çözmekti. O bu amacını hiç saklamadı. Öyle ki, PKK Öcalan’ın ısrarları sonucu silahlı mücadeleye son verdiğini açıklayıp kendisini feshettiği hatta samimiyet göstergesi olarak sembolik bir törenle silahlarını yaktığı halde Erdoğan’ından Bahçeli’sine, Hakan Fidan’ından Yaşar Güler’ine kadar devletin bütün sözcüleri bu kararın SDG’yi de kapsaması gerektiği ısrarını öne çıkardılar.
Zaten İmralı’da çok önceden başladığı sonradan açığa çıkan görüşmelerin odağında da İsrail korkusuyla bağlantılı olarak Rojava’nın olduğunu kısa sürede anladık. Türk burjuva devletinin bütün derdinin İsrail’in Kürtlerle yakınlaşıp onları kullanarak Türkiye’yi sadece Suriye sahasında da değil bölgesel hegemonya çekişmesinde köşeye sıkıştırmasından duyduğu korkuyu savuşturmak olduğunu gördük. Öcalan da onun bu korkusunu koz olarak kullanıp alabildiğine budanmış 3-5 hak kırıntısı karşılığında Kandil’i de Rojava’yı da bu çizgiye çekebileceğinin güvencesini veriyordu.
Bu araçsallaştırmanın Rojava’ya ilk yansıması ise Kürt-Arap ittifakının hayati önem taşıdığı Rojava Devrimi’nin özgünlüklerinin üzerinden atlanarak onu Öcalan’a ve İmralı çizgisine tabi kılmaya zorlamak oldu. Bölgedeki gelişmeleri yakından takip eden gazetecilerden Hediye Levent bu konuda şu yorumu yapıyor:
“SDG’nin bir Kürt-Arap ittifakı olduğu, Araplar bu ittifak içinde kaldığı sürece SDG’nin gücünü ve kontrol ettiği alanları elinde tutabileceği yıllardır bilinen bir durumdu. Suriye sahasında Esad yönetiminin devrilmesinin ardından can güvenliği ve ekonomik istikrar gibi iki güçlü motivasyonla hareket eden azınlıklar ve ılımlı Sünniler için öz yönetim ve SDG cazibe merkezi haline gelmişti. Ancak Ankara’nın ve Türkiye’deki Kürt siyasi çevrelerin SDG’yi açılım sürecine dahil etme çabaları da giderek artan bir baskıyla sürdü.
Öz yönetim ve SDG, idari ademimerkeziyetçilik gibi taleplerle çıktığı yola Suriye sahasındaki şartların şekillendirdiği söylemlerle devam ediyordu. Ancak açılım süreci öz yönetimi ve SDG’yi PKK ve Öcalan çizgisine kaydırırken, Suriye içindeki ittifaklarını zorlayıcı dar bir kulvara soktu. Nihayetinde Kürt-Arap ittifakı dağılırken öz yönetim ve ona bağlı silahlı güçler sadece Kürtlerden oluşan gruplara dönüşerek daraldı.” (Hediye Levent, Suriye’de Korkulan Senaryo Sahnede, 22 Ocak 2026 Evrensel -abç, https://www.evrensel.net/yazi/98534/suriye-de-korkulan-senaryo-sahnede)
Süreç’in Yol Açtığı Basiret Bağlanması
C) Süreç’le birlikte pompalanmaya başlanan hayaller ve yanılsamalar Rojava Devrimi’nin askeri ve siyasi önderlerinde de basiret bağlanmasına yol açtı. Gözlerinin önünde cereyan gerçekleri göremez, doğru yorumlayamaz, hızlı hareket edilmesi gereken durumlarda bile karar veremez hale geldiler.
İçlerinden çoğu ABD’nin ve Batılı emperyalistlerin ipiyle kuyuya inilemeyeceğini zaten unutmuşlardı. Buna ek olarak Hakan Fidan’ından Yaşar Güler’ine, Türk Genelkurmayı ve MİT yetkililerinden AKP ve MHP sözcülerine kadar ırkçı rejim temsilcilerinin verdikleri sinyallere de gözlerini ve kulaklarını kapattılar. Geçtiğimiz yaz ortasından bu yana Washington’da, Ankara’da, Şam’da, Bağdat’ta, Doha’da, Paris’te yürütülen temasları resmen seyrettiler. Bunların altında bir bit yeniği olduğu çok açıktı. Aslında Trump’ın Ortadoğu’ya atadığı sömürge valisi Tom Barack aylar önce ağzından kaçırdı Rojava Devrimi’nin başına hangi çorabı örmeye hazırlandıklarını. Önce yaz aylarında “Suriye’de özerklik ve federalizm taleplerine prim vermeyeceklerini, merkezi bir yapıdan yana olduklarını” açıkladı, ardından Doha Forumu’nda daha açık konuşup “Bu bölgede en iyi işleyen şey hayırsever bir monarşidir” hüküm cümlesini kurdu.
Buna karşın Mazlum Abdi de, İlham Ahmed de, Imralı’nın görüşlerini taşıyan heyet üyeleri ve DEM parti sözcüleri ise tamamen aksi yönde hayal ve beklentiler yaydılar. Örneğin Mazlum Abdi 17 Ekim günü verdiği demeçte, SDG’nin orduya katılımı konusunda Şam yönetimiyle “prensipte anlaşmaya varıldığı” müjdesini veriyor, “iyi görevler bekliyoruz” diyor, bu arada “Türk tutumunda bir miktar esneme farkettiklerini” dile getiriyordu (https://t24.com.tr/haber/mazlum-abdi-acikladi-sdg-nin-suriye-ordusuna-katilimi-konusunda-sam-ile-prensipte-anlasildi-iyi-gorevler-bekliyoruz).
30 Ekim’de bu kez “Sözlü anlaşmalardan operasyonel adımlara geçildiği, SDG’nin 3 tümen, 3 tugay halinde, komuta kademesinde yüzde 30 pay alarak Suriye ordusuna katılacağı ve 70 komutan adayının isimlerini içeren listenin ABD aracılığıyla uluslararası koaliyona sunulduğu” açıklandı (https://www.evrensel.net/haber/580939/sdgnin-entergasyonunda-bir-adim-daha-3-tumen-3-tugay-ve-komutada-yuzde-30-pay).
Rojava’yı çökertme harekatının başlangıç adımı olan Halep’i Kürtlerden arındırma operasyonundan topu topu 11 gün önce Mazlum Abdi hâlâ Entegrasyon konusunda kamu yararını esas alan bir yaklaşımda taraflar arasında ortak bir anlayışın oluştuğunu” duyururken (https://mezopotamyaajansi43.com/tum-haberler/content/view/295472) Şam yönetimi Halep’in yanı sıra Dayr Hafir bölgesinden Münbiç’in doğu ve güneyindeki temas hatlarına uzanan savaş eksenlerine yığınak yapıyordu.
SDG önderliği sahada gözlerinin önünde olup bitenleri okumakta böyle akıl almaz bir yanılgı içindeyken binlerce kilometre uzakta Washington’daki Orta Doğu Enstitüsü (Middle East Institute) Suriye Programı Direktörü Charles Lister, 12 Aralık’ta, “Sabır tükeniyor, 31 Aralık son gün, merkezi yönetime entegrasyon konusunda sahada adım atılmazsa ABD ve ortakları B Planı’nı uygulamaya geçecekler” alarmını veriyordu.
Colani kuklasının bayram değil seyran değilken üstelik ortada 10 Mart Mutabakatı’nda kayda da geçmiş kapsamlı bir özerklik ve merkezi yönetime ortaklık tartışması varken 16 Ocak’ta sadece Kürtçeye seçmeli dil statüsü tanıyıp Newroz’u da ulusal bayram ilan etmekle sınırlı bir Kürt Kararnamesi yayınlaması da uyarıcı olmadı. “Bu göz boyama hamlesi de nerden çıktı? Altında hangi hinlik yatıyor acaba?..” sorgulamasına dair hiçbir belirti görmedik ortada.
Buna karşın Rojava’da olduğu gibi burada da akıl almaz bir aymazlık ve rehavet sergilendi. Gidişin gidiş olmadığını görmek ve buna uygun bir düşünsel, ruhsal, örgütsel hazırlık içine girmek şurada dursun “İmralı sayesinde her şey iyi olacak” rehaveti körüklendi. “Öcalan’a umut hakkı… Öcalan Mazlum Abdi’yle de görüşebilsin” taleplerinin öne çıkarıldığı bir politika izlendi. Öcalan’ın İmralı heyetiyle yaptığı görüşmelerde “Rojava kırmızı çizgimdir” dediği propaganda edildi. Sanki olağanüstü bir çözümleme ve öngörüymüş ve Türk devletinin de umurundaymış gibi “Suriye’de federal sistem uygulanmazsa Colani’nin de diktatörleşebileceği” uyarısı yaptığı söylendi. (5)
Halep’te kan gövdeyi götürürken bile DEM Parti sözcüleri hâlâ “Öcalan…Öcalan…Öcalan…” diyorlar başka somut hiçbir politika önermiyorlardı.
DEM sözcüleri Suriye’de son yaşananların anlamı ve boyutlarının büyüklüğü yanında geleceğe dair içerdiği mesajları hâlâ anlamamış görünüyorlar. İmralı Heyeti’nin “Basra harap olduktan sonra…” yaptıkları son ziyaret sırasında Öcalan’ın Suriye’deki “çatışmalara dair kaygı ve öfke duyduğunu” ve “risklere dikkat çektiğini” (?!!) ancak devamında da Türkiye’deki “çözüm sürecinden dönüş yok” mesajı verdiği açıklandı. DEM Parti yönetimi de “Sürecin Suriye’ye endekslenmemesi yönündeki görüşünü koruyormuş”. Madem bunları birbirlerinden ayrı süreçler olarak görüyorsunuz o zaman Öcalan ve sizler Suriye’yi neden buraya endekslediniz sorusuna ikna edici bir yanıt vermeniz de gerekmez mi? Üstelik bu yüzden orada da nasıl bir öngörüsüzlük ve akıl tutulması yaşandığı somut sonuçlarıyla ortada.
Gel gör ki bu acı deneyimden pek ders alınmadığı görülüyor. DEM Parti temsilcileri hâlâ akıl almaz bir hayal aleminde geziniyorlar. İmralı Heyeti üyelerinden Pervin Buldan, SDG ile HTŞ yönetimi arasında büyük geri çekiliş koşullarında imzalanan üstelik geleceği belirsiz son anlaşmanın “Öcalan’ın misyonunun belirleyici olduğunu, onun taraflara yaptığı diyalog çağrısı doğrultusunda hayata geçtiğini” iddia etmekle yetinmeyip “Sahada oluşan askeri, toplumsal ve siyasal gerçeklik, Kürt halkını yok sayan politikaların sürdürülemez olduğunu ortaya koyarken, anlaşma metninde kimlik, kültürel ve eğitim haklarına yer verilmesi, yaklaşık yüz yıldır sürdürülen inkar ve imha siyasetinin önemli ölçüde boşa düştüğünü gösteriyor.” şeklinde bir değerlendirme yapabiliyor. (Bkz. https://mezopotamyaajansi.com/POLITIKA/content/view/300975)
İmralı Heyeti’nin diğer üyesi Mithat Sancar da aynı telden çalıyor: “Sancar, ‘Suriye’de gelinen noktada çatışmanın derinleşmesini önleyen bir uzlaşma var ve bu süreçte Abdullah Öcalan’ın ciddi bir rolü oldu. Diyalog ve müzakereyle bir yol bulunması için büyük çaba harcadı’ dedi. Sancar, ‘Bu süreçte Öcalan çok önemli, hatta temel aktörlerden biridir. Suriye’deki çözümde katkısı da son derece önemlidir’ ifadelerini kullandı.” (Mezopotamya Ajansı, 2 Şubat, https://mezopotamyaajansi.com/GENCLIK/content/view/300978)
İnsan bu subjektivizmi neresinden tutup nasıl eleştireceğini şaşırıyor. Fakat şu iki soruyu sormadan da edemiyor: Madem İmralı’da bu güç ve kudret vardı, aylardır Washington-Paris- Londra-Tel Aviv- Ankara-Doha-Şam ekseninde pişirilip sofistike bir uygulama planı çerçevesinde şimşek hızıyla hayata geçirilen bu ‘komplo’nun önünü neden iş işten geçmeden al(a)madı?.. İkinci olarak, gerçeklerden kopuklukta bu ısrar, gözlerimizin önünde olup bitenleri eğip bükerek olmadık şekillere sormak kimi/kimleri ikna eder, kime/kimlere ne kazandırır, kime/kimlere ne faydası olur söyler misiniz?..
Aynı soruları “Türkiye’yi yönetenleri” hâlâ “Rojava’da yapıcı bir rol oynamaya davet eden” DEM Parti Eşbaşkanı Tuncer Bakırhan’a da sorabiliriz. 1 Şubat Kobanê Günü’nde Amed’te yapılan yürüyüşte konuşan Bakırhan, belirsizlikler yanında ciddi tavizler içeren 30 Ocak Anlaşması’nı (ki Mazlum Abdi bile “Umduğumuz şeyleri elde ettiğimizi söylersek doğru olmaz, hedeflerimiz bundan daha yüksekti” derken) neredeyse ‘tarihsel bir zafer’ olarak gösterme çabasına girmekle kalmıyor; hızını alamayıp “bölgedeki aktörlerin oynadığı ‘iç savaş’ ve ‘halkları birbirine kırdırma’ senaryolarına rağmen Arap-Kürt çatışması tezgahının Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği perspektif sayesinde boşa çıkarıldığını” iddia edebiliyor (2 Şubat/Evrensel, https://www.evrensel.net/haber/597368/diyarbakir-da-binler-yurudu-bakirhan-kurtler-yuz-yillik-statusuzluk-dayatmasina-teslim-olmayacak)
Kürdistan’ın Bakure ve Başure parçaları başta olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki Kürtler ve karagün dostları öfkeyle ayağa kalkıp emperyalist hükümetleri ürkütmeselerdi, öte yanda 19 Ocak görüşmesinde dayatılan teslimiyet koşulları karşısında hâlâ “müzakere-diplomasi” peşinde koşmak yerine “Bu aşağılayıcı koşullara evet demektense Rojava’ya topraklarıma döner ölümüne savaşırım” diyerek masayı terkeden Mazlum Abdi’nin bu net ve kararlı devrimci duruşunda cisimleşen silkiniş olmasaydı bizler muhtemelen şimdi çok daha büyük acıların matemini tutuyor olurduk.
Tehlike elbette tümüyle geçmiş değil elbette henüz ama en azından silkinip kendimize geldik, bizlere empoze edilmeye çalışılan uyuşturucu hayaller ve yanılsamalardan kurtulup ayağımızı gerçeğe daha net basar olduk. [Sürecek]
Dipnotlar:
(4): Suriye konusuna hakimiyetiyle tanınan gazeteci Fehim Taştekin’in (ve başka güvenilir kaynakların) bu noktaya neden ve nasıl gelindiğine dair son günlerde yazdığı makaleler ve verdiği röportajlar yanında yaptığı podcast yayınlarında dile getirdiği gözlem ve yorumlar ufuk açıcı olduğu ölçüde de düşündürücü veriler içeriyor. Taştekin’in 23 Ocak 2026 akşamı yaptığı podcast yayını (SDG Neden Çöküşe Sürüklendi: Hesap Hataları ve Yanlış İliklenen Düğmeler/https://www.youtube.com/watch?v=wGSGytGHafE) dışında Agos’tan Nazan Öncel’le yaptığı röportajda dile getirdiği gözlemler işin bu boyutuna dair çok şey anlatıyor:
“…Eğri oturup doğru konuşmak lazım. Arap aşiretlerinin SDG ile ortaklığının temel motivasyonları geçerliliğini yitiriyor: IŞİD’le mücadele ve SDG’nin sağladığı güvenlikti bunlar. En başta Suriye’nin geri kalanı savaşla boğuşurken bu bölge istikrarlıydı. ‘SDG varsın Kürtler tarafından yönetilsin ama bize güvenlik sağlıyor’ diyorlardı. Ama SDG vaat ettiği şeyleri yapamadı. Ekonomik düzen eskisi gibi devam etti. Bazı şikayetler vardı: Askeri, siyasi, ekonomik konularda her şeye Kürtler karar veriyor. Daha da önemlisi Kürtlerin içerisindeki PKK, Kandil karar veriyor şikayetleri vardı. Bu tepkiye yol açtı. Cezire Kantonu’nun eş başkanı olan en önemli Arap aşireti Şemmar’ın lideri Dehham ile konuştuğumda ilk önce SDG’nin modeline değer verdiğini söylemişti. Birkaç yıl sonra ise bunların Baas’tan farklı olmadığını söyledi. Niye? Adam eş başkan ama kararları hep kadrolar veriyor ve bir anlamda kayyım.
(…) Araplara göre bunlar (petrol gelirleri -nba) asla ve asla o bölgenin hayrına kullanılmadı. (…) Son günlerde bir kampanya başlatıldı. Habur Çayı etrafında 35 Süryani köyü var. Bu köylerden çağrılar geliyor. YPG’yi işgalci olarak suçluyorlar ve hükümet güçleri bizi kurtarsın diyorlar. O bölgelerde bazı Hıristiyan köyleri, geçmişte YPG’nin konuşlandığı köylerdi. Siviller köyleri terk etmişti. Şimdi diyorlar ki, IŞİD gitti ama bunlar köylerimizde yerleşip kaldılar. Rahatsızlık var. Elbette mal mülk meseleleri söz konusu. Bazı yerlerde Ermeni ve Süryani mülklerine el konuldu, gasp edildi. Ama azınlıkların bir açmazı var: Kime evet dese diğer tarafın düşmanı haline geliyor. Azınlıklar için hep böyle.”
(5): Halbuki ABD-İngiltere ikilisinin organizasyonuyla Şam’da koltuğa oturtulan Colani kuklası, ABD’nin onayıyla o sistemi çoktan kurmuştu. Her yere ve her işe burnunu sokma yetkisini verdiği kardeşi Mahir Şara’yı 2025 Nisan’ında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri yapmış ve sadece bakanlıkların değil para kaynaklarının ve ekonominin kontrolünü de ona vermişti. Siyaseten iplerini ellerinde tutan emperyalist efendilerinin çizdiği çerçevenin nasıl uygulanacağına da İdlip’ten beri has adamları olan Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani ve Savunma Bakanı Ebu Kasra ile Enformasyon Bakanı Hamza Mustafa gibi yakın çevresindeki taş çatlasa 3-5 kişiyle karar veriyordu. Vitrin süsü olarak açtığı Meclis’in üyelerini bile o tayin etmişti. Buna rağmen en azından parlamenter bir işleyiş şurada dursun ülkeyi kararnamelerle yönetiyordu. Nitekim Colani’nin kurduğu rejimi Lübnan gazetesi El Ahbar aylar önce (Ekim sonu) “Şeriat Derin Devleti” olarak tanımlıyor ve bu rejimin Esad döneminden ne farkı olduğunu soruyordu.
Colani’ye diktatörlük yolunu da onu koltuğa oturtan ABD açtı. Trump geçen Mayıs ayında verdiği bir demeçte onu “genç, savaşçı ve güçlü bir lider” olarak tanımlayıp “Ahmed, büyük bir lider olacaksın! Amerika Birleşik Devletleri de sana destek verecek!” diye pohpohlarken Rojava Devrimi’ni tasfiye operasyonları sırasında da “Suriye’yi ancak güçlü ve kararlı bir lider birleştirip toplayabilir” diyerek bu şeriatçı katilden takım elbise giymiş bir diktatör yaratma stratejisinin kendilerine ait olduğunu itiraf ediyordu. Birileri de bizlere hâlâ çoktan gerçekleşmiş bir olgunun “olabilirliğine” dair uyarının nasıl ‘derin bir çözümleme’ ve ‘uzakgörüşlülük’ olduğunu anlatıyor?!!”
(https://www.agos.com.tr/tr/haber/kurtlerin-ozerklik-esitlik-gibi-degerleri-emperyalist-amerika-nin-umurunda-olmaz-39309)
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!