Kaybolan Bedenler: Epstein, ICE ve Gangster Kapitalizminin Saklı Yapısı



Epstein’in işlediği suçlar sonsuz sayıda podcast, Netflix belgesel dizileri, sürekli haber uyarıları ve komplo dedikoduları olarak tekrar tekrar görülür. Her durumda tarihsel derinliğinden kopartılıp onu yaratan ekonomik sistemden ayrıştırılarak vahşet içeriğe dönüştürülür


Henry Giroux

Neoliberal faşizm altında ortadan kayboluş, tek bir kurumsal veya estetik biçimde işlemez. ICE baskınlarının, militarize olmuş polis faaliyetlerinin ve ırkçı terörün halkın gözü önünde sahnelenen olağanüstü şiddetinin yanı sıra elitler tarafından deneyimlenen ve demokratik denetimden yalıtılmış  daha sessiz ve uzun vadeli bir kaybetme tarzı da vardır. Jeffrey Epstein vakası, bu gizli yeteneği rahatsız edici bir açıklıkla ortaya koyuyor. Bu görünürde farklı kaybetme rejimlerini birleştiren sadece hayata geçirdikleri şiddet değil onların tüketilme biçimidir. ICE baskınları, viral görüntüler, haber kanallarında gösteriler ve partizan tiyatrolar olarak dolaşıma girer. Epstein’in işlediği suçlar sonsuz sayıda podcast, Netflix belgesel dizileri, sürekli haber uyarıları ve komplo dedikoduları olarak tekrar tekrar görülür. Her durumda tarihsel derinliğinden kopartılıp onu yaratan ekonomik sistemden ayrıştırılarak vahşet içeriğe dönüştürülür.

Gangster kapitalizmi basitçe kaybedilen bedenlerle değil, kayboluşu tüketilebilir bir oyuna dönüştürmek suretiyle hayatta kalmaya devam eder.

Çağımızın faşist yönetimleri şiddeti giderek artan ölçüde tamamen halkın önünde, korku eğitimi olarak dışsallaştırılmış ve dramatize edilmiş şekilde sergilerken, Epstein’in operasyonları gizliliğe, kadın düşmanı teröre ve toplumsal vicdanın sistemli bir biçimde ortadan kaldırılmasına dayanır. Bu gangster kapitalizminin, Zombi politikalarının açgözlülükle, hegemonyayla,  zulmü sıradan ve müstehcenliği güçlü gösteren uyuşturucu bir dilin kullanıldığı  egemen sınıfın özel alanlarında -milyarlık konaklar, özel adalar, seçkin restoranlar, golf klüpleri- planlanan ve yürütülen saklı şiddetiydi. Bu kültürel ve politik çöplüğün kalbinde Melinda Cooper’ın “efendiler ve köleler ekonomisini yönetmek isteyen Amerikan aşırı sağının milyarder patriarkları” diye adlandırdıkları bulunmaktadır. Bu uyuşturma hayati önem taşır. Bir zamanlar şok etkisi yaratmasa bile ahlâki bir öfkeyi kışkırtan şiddet artık gündelik medya tüketiminin içine yerleşmiştir. Baskınlar kliplere, hayatta kalanlar vaka çalışmalarına dönüşür. Taciz önemsizleşir. Bu rejimde mağduriyet ne inkâr edilir ne de onunla yüzleşilir. Öfke yerine aşinalık üreterek sonuçlarına bakılmaksızın sonsuza kadar dolaşıma sokulur.

Epstein’in kurbanları gözaltında ya da baskınlarda kaybolmadı. Onlar oligarkları, politikacıları, istihbarat servislerini ve küresel finansı birbirine bağlayan yoğun iç içe geçmişlik tarafından korunarak  özel uçakların, güvenlikli arazilerin, refah kalelerinin ve zenginlikle gücün uluslar ötesi dolaşım ağında kayboldular. Paranın kendilerini hukuktan, adaletten ve bunların sonuçlarından muaf tuttuğuna inanan milyarder bir sınıf için küresel seks trafiği bir haz ve kâr sistemi olarak işledi. Bu canavar hakim sınıf, göçmenlerin ortadan kayboluşunu, yurttaşların soğukkanlılıkla katlini ve Amerikan topraklarında toplama kamplarının yayılmasını yönetimin meşru araçları olarak gören bir devlet tarafından ayakta tutulmaktadır. Bu mantıkla, faşizme karşı sivil direnişin adı iç terörizm olarak değiştirilir. Böylelikle muhalifler gözetime, kaybedilme ve öldürülmeye maruz kalırlar. Epstein vakası bu mekanizmanın öte yanını, kadınların, sahte iş teklifleriyle kandırılarak, yalanların ve manipülasyonların tuzağına düşürülerek ve zaman zaman açıkça zor kullanılarak cinsel terör odalarına sürüklenerek nasıl ortadan kaybolduğunu açığa çıkartır.

Bu anlamda ICE ve Epstein ürpertici bir finalde bir araya gelirler. İkisi de yozlaşmış ve sömürücü bir sistemin dışavurumu olarak anlatılmak yerine münferit sapmalar olarak anılırlar. ICE’ın tacizleri aşırılık politikası ya da kontrolsüz infazlar olarak ifade edilir. Epstein ise ona süreklilik sağlayan  finansal, politik, istihbarat ağlarından kopartılarak sıradışı bir canavar diye sunulur. Bu ayrıştırma ideolojiktir. Bu durum yapısal şiddetin, skandal, suistimal ya da gösteri diye yeniden kodlanarak bütünsel biçimde tanınmasını engeller. Bunlar böylece bizzat gangster kapitalizmine ait olgular olarak anlaşılmak yerine tüketilecek, tartışılacak ve sonra unutulacak olgulara dönüştürülür.

Bu ortadan kaybolma politikasından bir sapma değil zengin milyarder sınıfı tarafından yönetilen gangster kapitalizminin işleyişinin üst düzey bir örneğidir. Hem ICE’nin uygulama rejimleri hem de Epstein’ın ağı insan kaçakçılığı yapılan yerlerdi; her ikisi de aşırı zulüm uyguladı her ikisi de beyaz üstünlüğü, ataerkillik ve ırkçı bir mantığa dayanıyordu. Aradaki fark şiddet değil görünürlükte yatmaktadır: Otoriter devlet ortadan kaybolmayı artık bir gösteri olarak sahnelemektedir, oysa elitler uzun zamandır saygınlık, gizlilik ve cezasızlık örtüsü altında ortadan kaybolmayı mükemmelleştirmişlerdir.

Yeni rahatsız edici olan şey bu ifşaatların ortaya çıkardıkları değil bunların ne kadar kolay özümsendikleridir. Burada ironi ahlâki bir kaçış teknolojisi olarak işlev görüyor, yargıyı köreltiyor ve elitlerin vahşetini sürekli hesaplaşmadan koruyor. Ancak asıl tehlike başka yerdedir. Epstein bu argümanı kesintiye uğratmaz; onu tamamlayarak, gangster kapitalizmini, hem açık terör hem de gizli ayrıcalıklar, baskınlar ve gizlilik yoluyla bedenleri ortadan kaldıran zehirli bir sistem olarak ortaya çıkarır. Kaybolma eğlence haline geldiğinde, hesap verebilirlik çöker. Halk, nedenlerini araştırmak yerine zulmü doya doya tüketmeye alıştırılır. Gangster kapitalizmi, yapısal anlayışı imkansız hale getirirken sonsuz korku sahneleri üreterek duyguları bu şekilde yönetir.

Bu mekanizmaya karşı koymak için reform, ifşa veya ahlâki tiksinti yetmez. Gücün görünür ve gizli boyutlarında nasıl işlediğini net bir şekilde anlamak ve gangster kapitalizmini düşman olarak adlandırmaya hazır bir siyaset gerekir. Bu nedenle, herhangi bir geçerli direniş biçimi, bu sistemi insanileştirmeyi değil ortadan kaldırmayı ve yıkmayı hedeflemelidir; aksi takdirde ortadan kalkması siyasi yaşamın nihai ve normalleşmiş bir durumu haline gelir.

Bu makale ilk olarak LA Progressive’de yayınlanmıştır.

Henry A. Giroux şu anda McMaster Üniversitesi İngilizce ve Kültür Çalışmaları Bölümü’nde Kamu Yararı Bursu Başkanı ve Paulo Freire Eleştirel Pedagoji Üstün Başarılı Akademisyeni’dir. Son kitapları arasında şunlar bulunmaktadır: The Terror of the Unforeseen (Los Angeles Review of Books, 2019), On Critical Pedagogy, 2. baskı (Bloomsbury, 2020); Race, Politics, and Pandemic Pedagogy: Education in a Time of Crisis (Bloomsbury 2021); Pedagogy of Resistance: Against Manufactured Ignorance (Bloomsbury 2022) ve Insurrections: Education in the Age of Counter-Revolutionary Politics (Bloomsbury, 2023) ve Anthony DiMaggio ile birlikte yazdığı Fascism on Trial: Education and the Possibility of Democracy (Bloomsbury, 2025). Giroux ayrıca Truthout’un yönetim kurulu üyesidir.

[Counterpunch‘un 20 Şubat 2026 tarihli sayfasında yayınlanan “Disappearing Bodies: Epstein, ICE, and the Hidden Architecture of Gangster Capitalism” makalesi Alınteri Çeviri Grubu tarafından Türkçeleştirilmiştir]