Tanur Oğuz Gündüzalp
Şimdi gövdelerini kafeslere çarpa çarpa
Yaşamın zirvelerini tutmuş bütün şahanlara
Şarkılar söyleyin tarla kuşları
Uslanmaz olsun…
19 Aralık Katliamı’nın ardından bu ülkede hiçbir şey normale dönmedi. Devletin zindanlara dönük o sistematik saldırısı sadece ana dönük bir operasyon değildi; açık bir imha girişiminin yanında geleceğe yönelik saldırıydı.
Nisan ayı geldiğinde ölüm artık tek tek yaşanan bir şey olmaktan çıkmış, süreklilik kazanmıştı. Neredeyse her gün bir tutsak ölümü haberi geliyordu. Adil Kaplan, Bülent Çoban, Nergiz Gülmez, Canan Kulaksız, Erol Evcil, Endercan Yıldız, Sibel Sürücü, Hatice Yürekli… Bunlar sadece aklımda kalanlar, yazamadıklarım da en az bu kadardır o Nisan günlerine ait. Bu salt bir isim listesi değildi elbette, katil devletin hanesine yazılmış er ya da geç hesabı sorulacak bir borçtu. Ölüm Nisan yağmurundan hızlı yağıyordu o dönem. Nefes almak bile zorlaşıyordu bizler için, sanki biri gırtlağımıza çökmüş de nefesimizi kesmek istiyordu. Öfke birikiyor; umutla, hüzünle, dirençle birbirine karışıyordu. Kaç kez bir köşeye çekilip hıçkırarak ağladığımı kaç kez kendimi tutamayıp bağırdığımı biliyorum. Bu kişisel bir zayıflık değildi, o sürecin çıplak gerçeğiydi. Bugün bile düşünüyorum: O günlerde acının ağırlığı altında mı eziliyorduk yoksa acının anlamı mı bizi taşıyordu… bilemiyorum! Ama yaşanan tam olarak buydu: Acının anlamı, ağırlığından daha baskındı.
Bütün bu yaşananlar yıllar sonra dönüp baktığımda hafızamda hep aynı yerde düğümleniyor: Acının ve direnişin içinden yaşamın zirvesini tutmuş bütün o ölümsüz Şahan’larda ve Tuncay’ın bendeki yaşayan hikayesinde…
’94 yılı baharıydı, devrimcilerin sık sık uğradığı bir parkta oturuyorduk. Çocuk sayılırdık daha, oturmuş ve yerleşmiş bir politik bilinçten ziyade daha çok mahalle kültürüyle büyüyen çocuklardık. Bizden yaşça büyük birisi yanımıza gelerek “Alınteri okumak ister misiniz?” demişti. Tek başınaydı, yanında kimse yoktu. O anın yalınlığı hala aklımdadır. O bölgede Alınteri’nin bir kurumu yoktu, bildiğim kadarıyla örgütlü bir dağıtım ağı da yoktu. O yüzden o gün gazeteyi bize veren kişinin kim olduğunu yıllar sonra düşününce zihnim hep aynı yere gider: Tuncay Günel! Çünkü o parkın olduğu yere yakın bir yerde oturuyordu. O gün yanımda *Canan da vardı; o zamanlar buluşmalarımızın politik bir anlamı yoktu, aynı semtin, aynı mahallenin çocuklarıydık sadece hatta aynı okul arkadaşlarıydık. O gün sıradan bir gazetenin okur musunuz sorusu, o tek kişinin dağıtım alanı yaratması, benim yavaş yavaş politikleşmem, ailesini zamanla tanımam ve yıllar sonra Tuncay’ın hikayesini duymam bir araya gelince bütün bunlar bende bambaşka bir anlam kazandı.
Tuncay tekstil işçisiydi ve Metin adıyla biliniyordu. Avcılar’da ’90’lı yılların başında açılan Benteks vardı; iki bin, belki dört bin işçinin çalıştığı devasa bir tekstil fabrikasıydı bu. Mahallede prestijli bir iş yeri olarak bilinirdi; orada çalışan arkadaşlarım da vardı, onların abileri, ablaları, hatta bir arkadaşımın babası da orada çalışıyordu. Tuncay bu fabrikaya Metin ismiyle girip faaliyet yürütüyordu, o yılların örgütlenme tarzını anlamak için bile başlı başına bir örnektir bu. Cenazesinde iş arkadaşları geldiğinde hâlâ “Metin” diye bahsediyorlardı. Bu bile onun görünmez ama iz bırakan bir şekilde işçilerin arasına karıştığını gösteriyordu.
Bağcılar’da ailesiyle yaşarken yine bir tekstil firmasına giriyor. İş o kadar yoğun, o kadar bunaltıcı ki işçilere zaman ayırmak neredeyse imkânsız. Ama Tuncay imkansızın içinden bir örgütlenme alanı yaratıyor. Güvenliği örgütlüyor, getirdiği Alınteri’ni iş çıkışlarında kendi belirlediği işçilere güvenliğe verdirtiyor. Bu salt bir gazete dağıtımı değil bence, bir bağ, bir ilişki kurma biçimi, bir örgütlenme tarzı, işçinin işçiye dokunma irade ve ısrarı. ’80 darbesinin yarattığı yenilgi ruhunun yeni yeni kırıldığı bir dönemde, genç bir işçinin bu kadar ısrarcı olması hem kendi kişisel kararlılığının hem de buluştuğu örgütün ona açtığı yolun bir sonucu olsa gerek.
Ama Tuncay sadece bununla sınırlı değildi. Merter bölgesi geniş bir tekstil havzasıdır; işçi hareketinin önemli alanlarından biridir. Tuncay burada derme çatma bir simit arabası edinerek simit satmaya başlıyor. Ama amaç simit satmak değil. Siyasi polisin Alınteri üzerindeki baskısı yoğunlaşmışken simit arabasının altını gazete ve yayın dağıtımı için kullanıyor. Bu yaratıcılık, cesaret ve pratik zekanın birleştiği bir noktadır. Alınteri’nin o dönem Kürt sorununda takındığı devrimci tutum, AFMK politikaları, örgütsel gelişim ve sıçrama, yeraltındaki başarılar… tüm bunlar siyasi polisin dikkatini çekiyor tabii ki. Legal alanda da nefes aldırmamak için kıyasıya bir gözetim sürüyor, Tuncay ise bu saldırıların içinden bir yol açmayı başarıyor.
Onu tanıyan bir arkadaşının söylediği bir cümle vardı: “İlişki kurduğu insanlara yapışırdı ve bırakmazdı.” Bu ilk bakışta politik bir yöntem gibi görünmese de aslında son derece politik bir arka plana yaslanıyor; çünkü Tuncay kurduğu her ilişkiyi güveni örgütlemenin bir yoluna dönüştürüyor, öyle de olmak zorunda değil midir? Bir işçinin gözünün içine bakıp “sen değerlisin” demektir, bunu yapıyor. Örgütlemenin en doğal hali de budur zaten. Ve bunun arkasında önce kendine, sonra yaptığı işe duyduğu inanç vardı Tuncay’ın.
Tuncay’ı en çok Naciye Ana’dan dinlemeyi severdim ben. Kışın bazı akşamlar özellikle onların evine gitmeyi tercih ederdim. Evin girişinde sizi karşılayan o Alınteri yazısı, evin içindeki sade ama yoğun hava, sürekli bir hamur kokusu, Salih Baba’nın bazen işten gelip doğruca kahveye kaçması… bütün bunlar o evin ruhunu oluştururdu. Ev ahalisi uyuduktan sonra başlayan gece sohbetleri ise bambaşka bir dünyaydı. O sohbetlerde Naciye Ana’nın oğlunu anlatırken bir annenin evladına duyduğu derin bağlılığı, o bağlılığın içinde ona duyduğu saygıyı ve en önemlisi yürüdüğü yola olan inancını hissederdim. Bu bağlılık sıradan bir ana-oğul ilişkisinin ötesindeydi; sözlerinde hem bir annenin sıcaklığı hem de aynı davaya gönül vermiş olmanın taşıdığı o özel yakınlık yan yana dururdu. Bu iki duygunun iç içe geçişi, benim için en etkileyici olan şeydi.
Günel ailesi zaten politik bir aileydi, geçmişleri de böyleydi. Aynı dönemde Tuncay’ın bir kardeşi ölüm orucundaydı, üç kuzeni Aşkın-ki daha 16 yaşındaydı-, Sinan ve Bahattin Günel ise önceki yıllarda gerilla mücadelesinde ölümsüzleşmişti. Bütün bunlar birbirini izleyen yıllar içinde yaşandı ve bu ailenin tüm bu acılar karşısında bir gün bile yakınmasına, ağızlarından kötü bir söz çıkmasına şahit olmadım. Günel ailesi sadece sevgi ve saygıyı değil, duruşuyla, sabrıyla, inancıyla her yönüyle örnek alınması gereken nadide ailelerden biridir.
Bir gece Naciye Ana’ya “Tuncay’ın en belirgin özelliği neydi?” diye sormuştum. Hiç düşünmeden “verdiği sözü yerine getirmesi” demişti. Bunu öyle bir netlikle söyledi ki, o cümleyi Tuncay’ın tüm karakterini özetleyen bir ifade olarak anladım. Bazen günlerce, bazen haftalarca gelmediği olurmuş, ama bu gelmemezlik hiçbir zaman belirsizliğe dönüşmezmiş. Hangi gün geleceğini söylemişse o gün gelirmiş, hangi tarihte döneceğini söylemişse o tarihte mutlaka kapıdan içeri girermiş.
Naciye Ana’nın anlattığı bir anı vardı: Tuncay, söz verdiği saatte mutlaka orada olacağını söylemiş ama o gün gözaltına alınmış, karakolda tutulmuş. Yine de sözünü tutmak için, vurulma pahasına karakoldan kaçmış. Bunu anlatırken bu kez gözleri dolmuştu, belki oğluyla duyduğu gurur, belki sevgisi, belki de ona yoldaş olmanın verdiği o derin güven, bilemiyorum. “Tuncay söz verdiyse mutlaka gelirdi” demişti sadece. Sanırım Naciye Ana hem bir annenin sevgisini hem de bir yoldaş olarak ona sarsılmaz bir inanç taşıyordu.
Yine Tuncay’la ilgili en çarpıcı anlatılardan biri de İstanbul’da yaşanan o sert kış sabahlarından birine dairdi. O gece kar fırtınası öyle bir bastırmış ki, sabaha kadar bütün bölge felç olmuş. Sokaklar kapanmış, yollar görünmez hale gelmiş, ulaşım tamamen durmuş. O bölgeyi bilen herkes gibi ben de bilirdim: böyle havalarda ne otobüs çalışırdı ne de minibüs. Sabahın dört buçuğu, beşi… dışarı çıkmak bile başlı başına bir risktir. Ama Tuncay’ın o saatte evden çıkması gerekiyormuş; çünkü Topkapı’da ve başka bölgelerde sabah gazete dağıtımı yapılacakmış. Naciye Ana’nın anlattığına göre dağıtılacak gazeteler de Tuncay’daymış.
Naciye Ana’nın o sabahı anlatırken hala aynı tedirginliği taşıdığını hissetmiştim; bunu beden dilinden de anlardım, Naciye Ana duygularını bedenine yansıtarak konuşurdu. “Oğlum bu saatte nereye gidiyorsun, dışarısı fırtına, yollar kapalı, kimse çıkamaz” diye durdurmaya çalışmış bizimkini. Ama Tuncay’ın cevabı değişmemiş: gitmesi gerektiğini, yoldaşlarla buluşacağını, gazetelerin onda olduğunu ve işçilere ulaştırılması gerektiğini söylemiş. Ana bu, içi yanıyormuş tabi; bir yandan korkuyor, bir yandan oğlunu ikna etmeye çalışıyormuş. Ama Tuncay’ın kararlılığı karşısında sözleri duvara çarpıp geri dönmüş.
Ve o anda söylediği bir cümle varmış ki, Tuncay’ın gerçekten bütün karakterini özetler nitelikteymiş: “Aynı sözü sana verip gelmediğimi düşün. Ne düşünürdün?”
Kavganın Şafağı romanını bilir misiniz? Okuyanlar o romanın gücünü anımsayacaklardır. Kavganın Şafağı Rus romanları arasında aşılamayan eşiklerin başında gelir; çünkü orada anlatılan şey sadece bir örgütlenme çabası ve ısrarından da öte komünist kadroların yenilgi döneminin içinde kendini yeniden yaratma iradesidir. Bir avuç Bolşevik militanın, bütün ilişkilerin dağıldığı, olanakların tükendiği bir dönemde sırf iki cümle söylemek için dokuz saatlik yolu yürümeleri… romanın kahramanı Pavel’in sabahın köründe fabrikanın girişinde ajanların arasında kasketini yüzüne indirip “Bolşevizm yenilmedi, yeniden kazanabiliriz!” demesi, insanın kendini koşullara göre değil de amaca göre kurma iradesinin ifadesi olarak okunabilir.
Tuncay’ın hikayesini dinledikçe, TİKB sitesinde ona dair “Kendini yaratan komünist” yazısıyla birlikte ele alındığında bu ruha ne kadar yakın olduğunu hep hissettim. Akışkan bir ruha sahipti Tuncay, bazen kış gecelerinde Naciye Ana’nın evinde herkes uyuduktan sonra başlayan o uzun sohbetlerde hissettim. Benteks’te Metin adıyla görünmez ama varlığını hissettiren bir iz gibi dolaşması, Bağcılar’da işçilerin yorgunluğunun içinden bir örgütlenme alanı yaratması, Merter’de derme çatma bir simit arabasının altını dağıtım ağına çevirmesi… Bunların her biri kolektif bir çalışmanın parçaları gibi dursa da içinde insanın kendine açtığı yolun adımları da vardı. Naciye Ana bunları anlatırken benim düşüncelerim bazen romana kaçar, Pavel’in o sabah fabrikanın kapısında durduğu anlara uzanarak o evin içinde yeniden canlanırdı.
Pavel’in iki cümle için dokuz saat yürümesi neyse, o kış-kıyamette Avcılar merkeze kadar yürümek, -ki araç bulamamıştır, bu da en az iki, iki buçuk saat yürümek demek- Tuncay’ın iş çıkışlarında tek tek işçilere gazete ulaştırması da odur. Devlet terörünün en yoğun olduğu yerde bile kendine ısrarla bir yol açması, insanlara dokunması, ilişki kurduğu insanları bırakmaması… Bunlar teknik bir meseleden, öğretilmiş kaba bir örgüt yönteminden ziyade insanlara duyduğu güvenin görünür haliydi. Buradaki irade Tuncay’ın kendisini koşullara karşı fiziksel olarak zorlamasından çok örgütün eylem ve amaçlarıyla kurduğu kolektif bütünleşmenin sonucuydu, attığı her adım bireysel bir çabadan ziyade örgütsel çizgiyle kurduğu bağın ifadesiydi.
Tuncay’ın hikayesi benim için bir roman kahramanının hikayesi gibi diyorum ama bu benzetme kimi yönleriyle eksik kalabilir, hatta yer yer yanıltıcı da olabilir. Neden derseniz; roman kahramanları çoğu zaman yazıldıkları yerde kalıyor, oysa Tuncay’ın hikayesi bende yaşayan bir şey hâlâ, aktıkça genişleyen, anlatıldıkça derinleşen bir şey. Onu birebir tanıyanlardan dinledikçe, Naciye Ana’nın anlattıklarını anımsadıkça, Salih Baba’yla Tuncay’daki özel olanı açığa çıkaran uzun, duygusal sohbetlerimizi düşündükçe, -ki hala hafızamda sayısız anlatı durmaktadır- bu benzetmenin yetmediğini daha iyi anlıyorum. Tuncay’ın hikayesi bir yanıyla da devrimcileşmeye doğru uzanan o “zahmetli” yolda insanın kendini nasıl kurduğuna dair bir hikayedir aslında.
Köyden yeni gelmiş, örgütlenmesi taze, siyasal bilinci daha yeni şekillenmeye başlamış bir gencin, kendini bu kadar zorlaması, bu kadar geliştirmesi, bu kadar ısrarcı olması… bu hafife alınacak sıradan bir süreç değildir. Bu, kendiliğinden olacak bir şey de değildir. Bu, insanın kendi üzerine gitmesidir. Kendi sınırlarını zorlaması, kendini yeniden kurması, yeniden yaratmasıdır. Halkımızın diliyle, bu insanın kendi kaderine müdahale etme iradesidir. Koşulların ve örgütün de payı vardır ama yine de bu iş, bilinç ve iradede düğümlenir. Ve herkes bunu yapamaz, yapanlar da zaten azdır.
O günleri düşündükçe Tuncay’ın durduğu yeri daha iyi anlıyorum. Onun hikayesi sadece bir insanın değil, bir komünistin kendini dönüştürme iradesinin, zahmetli bir yolda adım adım kendini yaratmasının hikayesidir. Bu yüzden Tuncay’ın hikayesi bende hâlâ yaşayan bir şey; anlatıldıkça genişleyen, her hatırlayışta hafızamda derinleşen bir yer tutuyor.
(*) Canan Kulaksız: 15 Nisan 2001’de Ölüm Orucunun 137. gününde Küçükarmutlu’da ölümsüzleşti.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!