Enes Kara cinayeti ve Marx’ın sözleri



Karl Marx, “İntiharların çoğunu üreten bizim toplumumuzun doğasıdır. Toplumumuzu düzeltmek ve daha yüksek bir düzeye çıkarmaya çalışmak… kendimize itiraf etmek zorunda olduğumuz şey budur” der.


Zehra Çaldağ

“Emniyet teşkilatındaki görevlerim sırasında sorumlu olduğum alanlardan biri de intiharlardı; birçok vakada insanları intihara sürükleyen nedenlerin önüne geçilip geçilemeyeceğini öğrenme isteğindeydim” diyen Jacques Peuchet’in* 1827’ye dek süren arşiv sorumluluğu sırasında pratik deneyimlerinden derlediği anıları üzerine Marx bir makale kaleme alır: “İntiharlar Üzerine”. Bu makale bir alıntılar yığını gibi görünüz. Ama dikkatli okunduğunda Marx’ın çok kritik noktalarda o alıntıları kendi dünya görüşü temelinde başka bir söylemle işlediği görülür. Mesela Peuchet’in şu alıntısındaki “herhangi bir kuramsal araştırma yapmadan, gerçekleri ortaya koymaya çalışacağı” cümlesinin karşısına “herhangi bir kuramsal araştırma yapmadan, gerçekleri ortaya koymaya çalışacağı” yazması gibi.

Eğer intihardan birisi suçlanacaksa, suçlanması gereken geride kalan insanlardır, çünkü bu güruh arasında intihar eden insan için uğruna hayatta kalmayı hak edecek bir kişi bile yoktur. Şu anki toplumsal düzenin, bütünsel bir reformdan yoksun olan her girişimin beyhude olduğunu fark ettim; çünkü her biri kendine yabancıdır ve herkes birbirine yabancıdır. Başka ne bekleyebilir ki insan bu paragözlerden, gün be gün, saat saat, parça parça kendilerini, kendi insani doğalarını katledenlerden…

Marx’ın bu unutulmuş gibi gözüken makalesi ve incelemesi bize çok şey anlatıyor. Sistemin çürümüşlüğünü, çağdışılığını, yobazlığını, insana, doğaya, yaşama düşmanlığını, sistem tarafından kutsanan aile kurumunun nasıl bir baskı aracı olduğunu…

Kapitalist barbarlık sisteminde gençlere uygulanan baskı, şiddet, tacizler, tecavüzler ve vaadedilen karanlık gelecek, “din kapitalizmin afyonudur” sözünün ne kadar güncel olduğunu bir kez daha kanıtlamaktadır.

Faşizm dinci gericilikten her zaman beslenmiştir. Ekonomik krizlerin had safhaya çıktığı ve bedelinin yoksul emekçi yığınların sırtına yüklenmeye çalışıldığı koşullarda bu onlar için bayağı kullanışlı bir silahtır.

Pandemi koşullarında kiraların alıp başını gittiği, zorunlu tüketim ürünlerine her gün yapılan zamlarla geçinememe sorununun çığ gibi büyüdüğü, açlığın, yoksulluğun, sefaletin, işsizliğin, sonu görülmeyen ekmek kuyruklarının, hatta kıtlığın yaşanır hale geldiği koşullarda kapitalizm buna daha fazla sarılır. Saraylardan, şatafattan feragat edilmez, halktan öğünleri küçültmeleri istenir. “Bir kereden bir şey olmaz” denilerek yoksul halk çocuklarının mecbur bırakıldığı cemaat yurtlarında yaşananların üzeri örtülmeye çalışılır. Her yerden cezasızlık fışkırır. “Dindar ve kindar nesil yetiştirme” hoyratlığı süslenerek -hatta artık süslenmeden- empoze edilir. Dinci gericilik yayılır da yayılır, yoksul halk çocukları paramileter güç olarak kullanılmak üzere daha küçükken hizaya getirilir.

Enes Kara cinayeti toplumun suratına öyle bir tokat aşketti ki, onun intiharından sonra, geçmişte bu yurtlara gönderilmiş olan gençler yaşadıklarını anlatmaya başladılar. Çünkü ailelerinin yoksulluğu, yurtların pahalılığı, buraların her türlü çürümüşlüğüne rağmen güzellenmesi ve gençlerin -özellikle- aileleri tarafından yönlendirilmesi bize tek bir şeyi anlatıyor: Bu çürümüş sistemin, düzenin kökten değiştirilmesi mücadelesini daha da büyütmek, her gence, her işçiye, her kadına, mahallede, sokakta, işyerlerinde, fabrikada bıkmadan usanmadan ulaşabildiğimiz en ücra köşelere kadar tüm imkan ve olanaksızlığımıza rağmen ulaşabilmenin yollarını, araçlarını yaratıp onlara ulaşmak ve anlatmak… Eğer birlikte mücadele edersek başarabileceğimizi sisteme karşı sınıf mücadelesinin saflarını büyütmenin zorunluluğunu anlatmak. Bizler ulaşamazsak -ya da onlar bizlere ulaşamazsa-, yalnız ve çaresiz olduklarını hissetmeye devam ederlerse daha çok Enes Kara intiharları yaşanır.

1917 Ekim Devrimi gerçekleştikten sonra Lenin, “Ülkenin en ücra köşesine kadar ulaşmalı ve devrimi, sosyalizmi anlatmalıyız” demişti. Neden? Çünkü karşı devrimciler ve burjuvazi henüz yok edilememişti ve hiç de boş durmuyorlardı. Buradan yol çıkarak bizler daha yolun başında bile değilken bütün zaman-mekan- olanak ve araçlarımızla bu sistemin çürümüşlüğünü, insanlık dışı olduğunu durmadan anlatmalıyız. Başka da alternatifimiz yok.

Sosyal medyada bir gencin Enes Kara intiharı sonrasında kendi yaşadıklarını dile getirmesi bu acı gerçekliği bir kez daha ortaya koymaktadır:

Ben de 2 yıl kaldım yurtlarda. Zorla öğretilen dini eğitim, dayak, psikolojik baskı… Mesela din derslerinden geçemeyen çocukları yaz tatiline göndermiyorlardı. Zorla dini eğitim yüzünden 2 defa kaçtım ama her defasında babam ya geri gönderdi ya da hocalar gelip zorla götürüyordu. Dini kitapları lojmanın depolarında saklıyordu. Bi tane arkadaşım kız ile konuştu diye mescit olarak kullandığımız yerde arkadaşın cinsel organından havaya kaldırarak yere çarptı.. Sabah namazından sonra süleyman efendiye yapılan Rabita esnasında uyuklayan arkadaşlara atılan dayakların sesi hala kulağım da Çınlıyor.. Özellikle Antalya bölgesinde yerli halktan çok büyük yardım alıyorlar ve siyasi olarak çok güçlüler, Antalya bölgesinde CHP nin kazanmasın da büyük pay sahibidirler kendileri, öyle ki, Alanya bölgesin den aldıkları 50.000 oy Menderes Turelin seçimi kaybetmesine yol açmıştır. Atatürk’ü kefere olarak görürler ve Süleyman Efendi’nin zamanın da çektiği ızdırapların sorumlusu olarak CHP yi görmektedirler. Ama fetöcüler gibi art niyetli olduklarını ne duydum ne de şahit oldum. Küçük çocukları bu Yurtlara gönderen başlıca nedenler ailelerinin maddi imkansızlığı ve dini eğitim.. Özellikle Antalya bölgesinin kenar mahallelerin de resmen bir tabu olarak görülüyor. Çocuklarınızı bu Yurtlara göndermezseniz hor görülürsünüz.. Ve hoca olarak tabir edilen kişiler hasat zamanı insanlar dan inanılmaz oran da sebze toplayıp hallerde satıyorlar ve esnaf esnaf gezip bağış topluyorlar.. Kendilerini gördüğünüz de hemen tanırsınız badem bıyıklı, beyaz tenli ve şişmandırlar.. Ben de nasıl bir psikolojik travma yarattılarsa bunları yazarken bile acaba okurlar mı? diye düşünmüyor değilim. Bence bunların en büyük sorumlusu halkı yokluğa, insanları da bu Yurtlara muhtaç eden devletin ta kendisidir.

(*) Jacques Peuchet: Fransız hukukçu, istatistikçi ve arşiv derleyicisiydi. Bir monarşistti, Fransız polisinin arşivlerinin bekçisiydi.