Tarihe kurban edilenler



Bu çatışmalarla dolu, kurbanlar ile kurban edenlerin dünyasında düşünen insanların görevi, Albert Camus’ün de belirttiği gibi, kurban edenlerin saflarında yer almamaktır.


A World Restored (Yeniden Kurulan Dünya) başlıklı ilk kitabında Henry Kissinger, “Tarih devletlerin belleğidir”, diyor ve arkasından 19. yüzyıl Avrupa tarihini Avusturya ve İngiltere liderlerinin bakış açısından anlatıyordu. Kissinger bu liderlerin politikaları yüzünden milyonlarca insanın çektiği acıları görmezden geliyordu. Kissinger’a göre Fransız Devrimi öncesi Avrupa’da yaşanan barış birkaç ulusal liderin diplomasileri sayesinde yeniden tesis edilmişti. Fakat İngiltere’deki fabrika işçileri, Fransa’daki çiftçiler, Asya ve Afrika’daki farklı renklerden insanlar için, hatta zengin sınıflar dışında dünyanın her tarafındaki kadın ve çocuklar için Kissinger’in yeniden kurulduğunu söylediği dünya istilalar, şiddet, açlık ve sömürü yani bir çözülüşün dünyasıydı.

Birleşik Devletler tarihini anlatırken benim amacım başka: Ben devletlerin belleklerini kendi belleğimiz olarak kabul etmemeliyiz diyorum. Uluslar topluluklar değildir ve asla olmamışlardır. Eğer bir ülkenin tarihi bir ailenin tarihi gibi sunuluyorsa, şiddet dolu çıkar çatışmaları (bazen patlayarak ortaya çıkan, çoğu kez baskı altındaki) gizleniyor demektir. Bu çatışmalar fatihler ile fethedilenler, efendiler ile köleler, kapitalistler ile işçiler, ırk ve cinsiyet konularında ise egemenlerle baskı altındakiler arasında yaşanır. Bu çatışmalarla dolu; kurbanlar ile kurban edenlerin dünyasında düşünen insanların görevi, Albert Camus’ün de belirttiği gibi, kurban edenlerin saflarında yer almamaktır.

Bu nedenle tarih yazmada ayrıntılar ve vurgulanan seçiminin yol açtığı “taraf olma” olgusunun bir sonucu olarak ben Amerika’nın keşfi öyküsünü Arawak yerlileri açısından anlatmayı yeğliyorum. Aynı şekilde, Anayasanın öyküsünü köleler; Andrew Jackson’un öyküsünü Cherokee Kabilesi; İç Savaş öyküsünü New York’taki İrlandalılar; Meksika Savaşı’nın öyküsünü Scott’un Ordusu’ndan kaçan askerler; endüstrileşmenin hızlanmasını Lowell Tekstil fabrikalarındaki genç kadınlar; İspanyol-Amerikan Savaşı’nı Kübalılar, Filipinlerin alınışını Luzon’daki zenci askerler; Yaldız Dönemi’ni güneyli çiftçiler; Birinci Dünya Savaşı’nı sosyalistler; İkinci Dünya Savaşı’nı barış yanlısı hareketler; New Deal (Yeni Dirlik) Politikası’nı Harlem’ deki zenciler ve savaş sonrası Amerikan İmparatorluğu’nu Latin Amerika’da borçları karşılığı köleleştirilen emekçiler açısından anlatmayı yeğliyorum.

Amacım kurbanlar için ağlayıp kurban edenleri itham etmek de değil. Geçmişte bırakılan o gözyaşları, o öfkeler günümüzde ahlâki enerjimizi tüketmiş durumda. Ve kurbanlar ile kurban edenler arasındaki çizgi de her zaman o kadar belirgin değil. Zalim de giderek kurbana dönüşüyor. Kısa vadede (ve şimdiye kadar insanlık tarihi yalnızca kısa vadelerden ibaret olmuştur) kurbanların kendileri de umutsuzluktan ve zulüm gördükleri kültür tarafından etkilendikleri için kendilerine başka kurbanlar bulmuşlardır.

Bu karmaşık durumları anlamaya çalışarak, bu kitapta yine de kültür ve politikalar yardımıyla yönetimlerin sıradan insanları, ortak bir çıkarları olduğu kandırmacasıyla ulus denilen o büyük ağ içine sokup tuzağa düşürme girişimleri konusunda kuşkularımı dile getireceğim. Kurbanların, sistemin yük vagonlarına sıkış tepiş dolduruldukları zulmü gözardı etmemeye çalışacağım. Bunları romantikleştirmeyi hiç düşünmüyorum. Bir zamanlar bir yerde okuduğum (kelimesi kelimesine doğru olmasa da) şu cümleyi daima anımsıyorum: “Zor durumdakilerin çığlığı her zaman haklı olmayabilir fakat ona kulaklarınızı kapatırsanız hakkın ne olduğunu asla öğrenemezsiniz.”

[Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Yayınları]