Maraş merkezli depremlerin üzerinden bir ayı aşkın zaman geçti ama acısı ve öfkesi dinmedi. Depreme yakalanan on binlerce kişi, bu sarsıntıyı, sonrasında yaşadıkları yoksunluklarla birleşen hayatlarının bu alt üst olmuş halini an an yaşıyorlar. Araç gereç yokluğunda, enkazları nasıl büyük bir çaresizlikle kazımaya çalıştıklarını, betonları tırnaklarıyla zorladıklarını, kayıplarının birer birer bilincine vardıklarını ve nasıl büyük bir acı duyduklarını anlatıyorlar.
Bu depremzedelerden biri de Yasemin Su. İskenderun’da yakalanıyor depreme ve sonrasını anlatıyor söyleşimizde. Van depreminde gönüllü yardıma gittiği yerden bu kez onlar geliyorlar yardıma, son derece iyi düzenlenmiş ihtiyaçlarla doldurdukları kolileriyle…
O bir ayın ardından, dayanışmanın altını bir kez daha çiziyor: ‘Bizi bizim gibiler sahiplendi.’
Alınteri: Deprem anında yaşadığınız duyguları tanımlayabilir misiniz?
Yasemin Su: Depremin ilk anında ne olduğunu anlayamadım, ne oluyor kavrayamadım. Gerçekten çok uzun sürdü, hiç bitmeyecek gibi hissettim. Bir an için bittiğini düşünüp dışarı çıkayım diye hamle yaptım ve tekrar deprem oldu. Evin koridorunda boyum kadar bir enkaz. Alttan çıkmış enkaz. O anda gökyüzündeki gürültü, şimşek, depremin o korkuç sesi, dışarıda çığlıklar… Tarif edilemeyecek bir durum. Sanki kıyametin koptuğunu hissediyorsun. Binanın koridoruna çıktığım, merdiven yok. Benim ev ikinci kattı. Binanın penceresinden çıkarken bir yandan da kızımı aradım ve haber verdim. Dışarıya çıkınca mahallenin komple bittiğini, her yerin yerle bir olduğunu gördüm. Gökyüzü çıldırmışcasına yağmur yağıyordu. Zemin katlar komple çökmüştü.
Çığlıkları duyuyordun, nereye yardım edebilirim kimleri arayabilirim bilemiyordum, resmen bloke olmuştum… Sadece yukarı kattaki bir sesle kendime geldim. “Abla bizi kurtar, dış kapı sıkışmış çıkamıyoruz” diye balkondan sesleniliyordu. Hemen yanımdakilere “kalın ip ya da merdiven bulabilir miyiz” diye sordum. Kısa bir süre içinde bir kendir -kim verdi nasıl buldular bilmiyorum- ipi attım ve bebeği bir çarşafa bağlayarak indirdik. Arkasından bebeğin anne ve babası ipe sarılarak indiler.
Yine biraz ilerde anne ve kızı kapı sıkıştığı için balkondan çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Onları da merdiven bularak indirdik. Böyle böyle bir çoğuna ulaşmaya çalıştım, ama ne itfaiye ne asker ne ambulans… hiç kimse yoktu.
Seslerini duyabiliyor musun?
Karşı binada adamın ağlayarak tırnaklarıyla o enkazı kazımaya çalışması… Yardım etmeye gittim. Elimizden hiç birşey gelmedi, çünkü hepsi beton yığını, elle bir şey yapamadık. Dairesi komple çöken komşumun eşi aradı. “Abla bizimkilerden haberin var mı? Ben yoldayım arıyorum çıkmıyorlar. Seslerini duyabiliyor musun?” Hiçbir şey söyleyemedim, çünkü enkaz altındaydı ailesi. Sadece “telefonlar çekmiyor, akrabalarınıza ulaşın, gelsinler…” diyebildim. O anı yaşayan hiç kimsenin duygularını tam olarak tanımlayacağını, anlatabileceğini zannetmiyorum.
O da mı, o da mı, o da mı?!.
Bazen bir sandalyeye otururken veya bir arabanın geçmesiyle veya farklı bir sesle dahi irkilebiliyorum. Şunu anladım ki, geceleri hiç sevmiyorum artık. Uyku problemi yaşıyorum herkes gibi. Sabahın ilk saatlerinden itibaren bu sefer kendi çevremizde kendi yakınlarımıza ulaşmaya çalıştık; eşimize, dostumuza, arkadaşlarımıza… Bir çok kaybın olduğunu anladık. Ve “o da mı o da mı o da mı?” diye diye ‘olağanlaştırmaya’ mı çalıştık? Nasıl yaptık bunu? O duygular tam anlatılmıyor aslında. Bir arkadaşımızın kolunun kırıldığını duyduğumuz an ne yapacağımızı şaşıran bizler bir sürü kayıp bir sürü konu komşu, eş, dost, iş arkadaşımızı kaybettik… Herhalde bu süreci biraz ağır geçireceğiz.
Garip bir biçimde sanki sadece İskenderun’da olmuş gibi hissettik. Saatler sonra 11 ilde olduğunu anlayabildik. Çünkü internet yoktu, telefonlar doğru dürüst çekmiyordu. Yıkımın büyüklüğünü ilerleyen saatlerde anladık. Sokaklar, caddeler, her taraf yerle bir olmuş. Birçok yerde büyük büyük çukurlar oluşmuş..
Rant uğruna yapılan binaların sonu mezar oldu insanlara
O kadar görkemli, şatafatlı binalar… Fiyatları dudak uçuklatacak, bir memurun iki maaşına denk gelecek kiralık binalar yerle bir oldu; sahipsizlikten orada yaşayan insanlara resmen mezar oldu.
Bu binaların çoğu yeni yapılmıştı. Maalesef kontrolsüzce, sırf rant uğruna yapılan binalardan dolayı enkaz altında kalan birçok insanın çıkamamış olması vahim bir durum yaşattı bizlere.
Alınteri: Sizlerle daha çok kim dayanışmada bulundu?
Yasemin Su: Depremde daha çok yardım eden kesim solcu gruplar oldu. Cemevi çok sahiplendi. Bütün yardımlar buralara, kimi gruplar tarafında Cemevi’ne getirildi. Kısa süre içerisinde organize olan Cemevi’nde hemen yemek, su, kıyafet hızlı bir şekilde dağıtımı yapıldı. İnsanları sahiplendiler. Tabii İskenderun’a yardımın gelmesi anladığımız kadarıyla 2-3 gün sonrasında oldu. Genel olarak da yardım gönüllüleri KESK, TTB, TMOB, sendikalar, sol sosyalist anlayışa sahip gruplar yardımları daha hızlı ulaştırmaya çalıştılar.
SES, TTB ve TMOB’dan gelen arkadaşlarla beraber -2. ya da 3. günüydü- fizibilite çalışması yaptık, birlikte İskenderun’u dolaştık. Dışarıdan gelen arkadaşların kimi yerde engellendiklerini kimi yerde bekletildiklerini öğrendik. İnsan anlamakta gerçekten zorlanıyor. Bu nasıl bir anlayış, bu nasıl kontrol etme mekanizması. Özcesi canlıya değer vermeyen, önemsemeyen bir işleyiş, bir sistem.
Tahminimiz depremde ”eski SSK” Hastanesi’nde üçyüz, beşyüz arası ölüm var
Biz kamu kurumunda çalışan memurlar, bir hafta sonra işe çağırıldık. Çağrıldığımda da hani işin açıkçasını söylemek gerekirse artık biraz bizim de bu konuya el atıp neyin ne olduğunu görebilmek adına gitmiştim iş arkadaşımla. Gittiğimde gerçekten bir başıboşluk ve düzensizlik olduğunu gördüm. İskenderun Devlet Hastanesi’nde “eski SSK”nın büyük bir kesiminin yıkıldığını gördük. Bu bina için 2012 yılında hastanenin resmi internet sayfasında “depreme dayanıklı olmadığı” yönünde bir rapor hâlâ mevcuttur. Buna rağmen bu binanın güçlendirilmesi, depreme karşı dayanıklı hale getirilmesi için hiçbir çalışma yürütmemişti idare. Yıkılan o binada bizim tahminimize göre üç yüz ila beş yüz arasında bir kayıp var. Çünkü orada yatan hastalar, refakatçileri, sağlık çalışanları enkazda kaldı. Ve orada günlerce enkaz çalışması yapılmadı.
5 yaşındaki çocuğuyla çalışmaya giden sağlıkçı…
Hastaneye gittiğimde benim de depremzede olduğumu, şu an için çalışamayacağımı, evimin yıkıldığını söyledim. Depremzedelere yönelik zaten genelgenin olduğunu belirttim. Bu nedenle idare bize karşı bir yaptırım uygulayamadı. Daha sonra duyduk ki, çalışanlara işbaşı yapılması konusunda dayatmalar, mobbing uygulanmış. “Geleceksiniz, gelmezseniz liste hazırlarız, tarihi siz belirleyin…” gibi söylemlerde bulunmuşlar.
Bu dayatmalara maruz kalanları duyunca (birçoğunun eline bu genelge verilmemiş) genelgeyi o arkadaşlara ulaştırdım. Genelge olduğunu ve işe gitmek zorunda olmadıklarını söyledim. KESK ya da SES üyesi olanlar bu konuda daha bilinçli ve dirayetliler. Ama diğer çalışanlar daha biatkar ve korkak davrandılar. İşimizden oluruz kaygısıyla evi yıkıldığı halde gitmek zorunda hissediyor kendini. Çok vahim…
Mesela hastane çalışanı bir kadın arkadaş, işe çağırdıkları için zorunlu hissediyor ve 5 yaşındaki çocuğuyla birlikte gidiyor, Otoparkta da çocuğunu arabanın içinde bıraktığını ve çalışmaya gittiğini duyunca arkadaşa genelgeyi gönderdim ve çalışmak zorunda olmadığını söyledim. Bunun üzerine kadın kendisini çağıran şefiyle konuşuyor ve genelgeden bahsediyor, evinin yıkıldığını söylüyor ve beni nasıl çağırırsınız deyip çekip gidiyor.
Alınteri: Deprem afet yarattı, devletin sahiplenmemesi insanları enkaz altında öldürdü. ”Devlet yok” isyanı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yasemin Su: Evet, ”devlet yok isyanı” her yerdeydi. Evet, devlet yoktu. Gerçekten yoktu. İskenderun Deniz Alayı, yani askeriye benim eve 2 km uzaklıkta bile değil ama yoklardı. Enkazların başında acı, isyan ve haykırışlar vardı sadece.
Mesela bizim bir doktor arkadaşımızın çocukları ve eşi kalmıştı enkazda. Doktor arkadaş cerrahi bir işlem için farklı bir yerdeyken ailesi depreme yakalanıyor. 9 katlı bir bina. Yanlış değilsem 60 dairelik bir binanın enkazı için kendi bireysel çabasıyla ekip getirtti. 100-110 kişi vardı binada, yanlış bilmiyorsam on kişi sağ çıktı. Geri kalanların hepsi enkazın altında kaldılar, öldüler. Yaklaşık 11 gün sonra, bahsettiğim o doktor arkadaşımızın çocukları ve eşi çıkarıldı. O cesetlerden yayılan koku sanki gökyüzünü deliyordu. Nerdeydi devlet? 11 gün insanın o enkazın başında bekleyişini artık siz tahmin edin…
Benim kaldığım bina ölümlü bir binaydı. Savcı numune almaya geldiğinde yan taraftaki binanın enkazında kalan insanları çıkarmaya çalışıyorlardı ve 13-14’ncü gündü.
23’üncü gün şehirden çıktığımda enkazlar hâlâ duruyordu ve altında hala çok fazla insan olduğunu biliyoruz. Enkazların başında insanlar gece gündüz, hiçbir yere gitmeden bekliyorlardı. Çünkü yakınları enkazın altındaydı. Sokak hayvanları yakınlarını parçalamasınlar, yemesinler diye enkazın başında geceli gündüzlü bekleyen insanlara da tanıklık ettik.
Depremin dördüncü günü inşaat yapılıyordu
Deprem olmuş, bulunduğum sokağın arka caddesinde bir inşaat devam ediyordu! Deprem olmuş ve 4. gün orada o inşaatta çalışma devam ediyordu! Üstelik artçı depremler oluyor sık sık. Çünkü orada da ayrı bir rant hesabı var. Muhtemelen inşaatı bitirecekler, depremzedelere, ev arayanlara hızlıca konutları kiralamak adına depremin ortasında ev inşa ediyorlar. Dur diyen bir allahın kulu yok! Bu süreçte inşaatın devam etmemesi gerektiğini dahi söylemiyorlardı. Daha sonrasında çadır kent o inşaatın çevresinde oluşturulduğunda da yine dikkatimi çekmişti. Muhtarı aradım ve “kimin böyle bir acelesi var? Bu inşaat neyin nesi? Müdahale edin” dedim.
Alınteri: Bundan sonraki süreçte nasıl yapılması gerekiyor?
Yasemin Su: Kesinlikle hızlıca bir kentleşme yoluna gitmemek gerektiğini iyi biliyoruz. Jeoloji mühendisleri ve mimarlar odasından gelen arkadaşlarla görüştüğümüzde, onlar da zemin etüdünün yapılması gerektiğini, artçı depremlerin bir yıl daha sürebileceğini, bu süreçte inşaatların yapılmaması gerektiğini özellikle belirttiler.
İskenderun’un üçte ikisi diyebilirim yok oldu. Kentleri terk eden insanlar var. Başka yerlere gitmek isteyen insanlar var. Kayıpları olan insanlar var. Bununla beraber “Hayır, ben bu kentte kalacağım, ben bu kenti terk etmek istemiyorum” diyenler de var. Orada yaşam daha da ağırlaşacak.
İnsanları rahatlatabilmek için çadırdan ziyade konteyner gönderilmesi gerekecek. Çünkü çadırlarda yaz sıcaklarıyla birlikte durum ağırlaşacak. Çadırlarda tuvalet, duş sorun. Salgın hastalıkların önünü açan durumlar. Hele de kadınlar için güvenlik vb. birçok yönüyle ciddi problem. Bence konteyner kent kurulması şart. Bütün depremzedelerin rehabilite edilmeleri için psikolojik destek verilmesi şart. O korkunç depremle ve sonuçlarıyla birlikte bütün yaşamları alt üst oldu. Yakınlarını kaybettiler. Bunların tabii ki desteklerle, dayanışmalarla, üstesinden ne kadar gelinebilirse…
”Bu bir kabustu, bir rüyaydı”
Şu an birçoğu muhtemelen beyninin arkasına -hepimiz aynı şeyi yapıyoruz- atıyor sıkıntıların yarattığı travmatik durumları. Ne yaşadığını düşünmek hesaplaşmak, bunu konuşmak, o anları tekrar tekrar yaşamak anlamına geliyor zira.., Ani öfkelere, ani sinirlere, bu tip şeylere yol açıyor. Bunu görebildim.
Hani “bu bir kabustu veya bir rüyaydı“ şeklinde düşünmek istiyor insan. Sanki yarın şehir yeniden eski haline kavuşacakmış gibi hissediyorum bazen. Özellikle Antakya’yı düşündüğümde.. Antakya gerçekten medeniyetler şehriydi. Caddeleri, sokakları, geçmişi… çok nezih bir şehirdi. Kendini çok rahat ve özgür hissedebildiğin caddelere, sokaklara sahip bir kentti. Şu an hiç hayal edemiyorum Antakya’nın o sokaklarında bir daha yürür müyüz? Kaç yıl sonra, ne kadar sonra olacak bilemiyorum.
Biz bizi sahiplendik
Van depreminde dayanışmada bulunmak için Van’a gitmiştim. Van’dan bu defa dayanışmada bulunmak için gelen ekipten biri yanıma geldi ve “Seni hatırlıyorum bizimle dayanışmada bulunmak için Hatay ekibiyle gelmiştin. Üzgünüm, bunu söylemek istemezdim keşke böylesi bir durumda karşılaşmasaydık ama şimdi de biz sizinle dayanışmada bulunmak için İskenderun’a geldik” dedi. Hem hüzünlendim hem sevindim. ‘Bizi bizim gibiler sahiplendi’ diye düşündüm.
Beni çok etkileyen bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Van’dan gelen yardımları o kadar organize ve güzel ayarlamışlardı ki beni mutlu etti. Çünkü insanlara değer verdiklerini gösteriyor. Çarşafı, nevresimi, yorganı, yastığı, hepsi bir arada, temiz ve düzenliydi. Bir çocuğa ne lazımsa ona göre paketlemiş ve bir kutuya koymuşlardı. Kuru gıdalar da öyle düzenliydi. Hani diyorlar ya ”düşenin halinden ancak düşen anlar…” Van’dan gelen yardımlar daha organize ve düzenliydi.
Depremden 23 gün sonra İskenderun’dan kızımın yanına gitmek için ayrıldım. Yola çıktığımda sanki geride bıraktığım arkadaşlarıma, o enkaz altında kalanlara ihanet etmişim gibi bir duyguya kapıldım. Kendi kendime “geri döneceğim zaten” tesellisiyle… Çünkü deprem esnasında birbirimizi aradık, sorduk, evin durumu iyi olanlarla hemen yan yana geldik. Enkazı tırnaklarımızla birlikte kazıdık…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!