Gerçeklik Algısının Dumura Uğraması



Bugünün Türkiyesi’nde hâlâ göreli üstünlüklerimiz ve nicelik farklarımızla (ve mazide başardıklarımızla) böbürlenip her gün aynanın karşısına geçerek “Ayna ayna söyle bana, benden güzeli var mı bu dünyada…” tekerlemesini tekrarlayarak mest olmak devrimci iyimserlik değildir.


Nasıl özel hayatta bir insanın söylediği ile kastettiğini, ne yaptığı ile ne olduğunu ayırt ediyorsak, tarihsel mücadelelerde partilerin lâfları ve tasavvurları ile sahici organizmalarını, sahici çıkarlarını, tahayyülleri ile gerçekliklerini ayırt etmek daha büyük bir gerekliliktir” (Lenin)

Sol’un özellikle de devrimci radikal kesimlerinin 1970’lerin ortalarında başlayarak neoliberal dönemde dibe vurma noktasına varan prestij ve konum kaybına yol açan öznel etkenlerin başında gerçeklikle bağların kopması gelir. Devrimci hayalcilikle karıştırılmaması gereken bu deformasyonu kısaca gerçeklik algısının dumura uğraması şeklinde tanımlayabiliriz.

Süreçlerin akışı üzerinde etkili olmak şurada dursun çoğu kez kuyruğuna takılmakta bile geç ve yetersiz kalmayı beraberinde getiren bu kopuş kendisini genellikle iki ana biçimde gösterir:

Bunlardan birincisi, olayları, olguları ve gelişmeleri kendilerini doğuran etmenler ve çevreleyen koşullar bütünlüğü içinde gerçekçi bir yaklaşımla ele alıp devrimci teoriye dayalı çözümlemek yerine (“somut durumun somut tahlili”) kafalarda oluşmuş önyargı kalıplarına sığdırmaya çalışmak biçiminde kendisini gösterir. Nitekim emperyalist kapitalizmin 1980 sonrası neoliberal yeniden yapılanma sürecinin beraberinde getirdiği değişim ve tehlikeleri zamanında göremeyerek bunlara karşıt devrimci politika ve taktikler üretmekte sergilenen aymazlığın temelinde en başta bu dogmatizm yatar.

Gerçeklerden kopmuş hayalciliğin ikinci yaygın biçimi ise tarihsel hedef ve amaçların silikleşip büsbütün unutulduğu gündelik/dönemsel küçük başarı ve ilerlemelerle tatmin olan bir nev’i Candide’leşmedir. Bu zihniyet sahipleri, belirli bir tarihsel kesitte yapabildikleriyle devrime öncülük iddiası açısından yerine getirilmesi gereken dönemsel sorumluluklar arasındaki uçurumlara gözlerini kapatmakla kalmazlar, “olmakta olan, bu koşullarda olabileceklerin en iyisidir” şeklinde özetleyebileceğimiz bir kendinden hoşnutluk hali içindedirler. Üstelik böbürlendikleri ‘başarılar’ çoğu kez sınırlı, cılız ve geçici bir karakter taşır ve görelidir. Onların anlamını ve değerini tayin sırasında tarihsellik ölçütü değil başkalarıyla kıyas baz alınır. Bu göreli fark ve üstünlüklerle tatmin olunur.

Bunların her ikisi de sonuçta ayakları yerden keser. Tarihin akışı anlamında hayatla bağların kopmasına yol açar. Literatürde ‘fanus devrimciliği’ olarak tanımlanan bir anlayış ve tarz çıkar ortaya. Fanus devrimciliğinin kendisini hapsettiği ‘dünya’ gerçek dünyanın dışında, ondan kopuk, paralel bir evrendir. Bunlar arasında zaman zaman bir keşişme olsa bile bu bir teğet ilişkisi olmanın ötesine geç(e)mez. Nitekim dünyada da Türkiye’de de sonuç ortadadır. Tabii gerçeğin gözüne bakma cesaretini hâlâ yitirmemiş olanlar için.

Gerçekliği algılama yeteneğinin dumura uğramasının doğurduğu sonuçlar içinde en sinsi ve öldürücü olanı, devrimci öncü misyonunu kavrayışın içten içe bozulup yozlaşmasıdır. Olayların ve süreçlerin peşinden sürüklenen kuyrukçuluktan farklı olarak “bilinçsiz süreçlerin bilinçli temsilcisi” olması gereken devrimcilik iddiasının tarihin akışına seyirci kalmayıp müdahale edebilen öncü bir rol oynayabilmesi her şeyden önce ayaklarının yere basmasına bağlıdır. “Marksizm, tutumunu gerçeklere dayanarak alır” der Lenin; başka bir makalesinde de bunu şöyle açımlar: “Bir Marksist, sınıf ilişkilerinin dikkatli bir çözümlemesine dayanan zemini terk etmemelidir. Belirli bir durumu değerlendirirken neyin mümkün olduğundan değil neyin gerçek olduğundan hareket etmek, içinde bulunduğu momentin ona dayattığı görevlerin özgün doğasını anlamak zorundadır” (Lenin, abç).

Dolayısıyla devrime öncülük etmek iddiasına sahip bir güç olarak her şeyden önce “gerçeklere dayanmak”, “neyin gerçek olduğundan hareket etmek” yerine kafanızdaki kalıpları, saplantılarınızı ve hüsn-ü kuruntularınızı onların yerine geçirerek hareket ediyorsanız, ‘içinde bulunduğunuz momentin dayattığı özgün görevleri’ kavrayıp buna uygun bir politika izleme olanağını kendi elinizle ortadan kaldırmışsınız demektir. Bu iddiayı buna rağmen -üstelik gürültücü bir tarzda- tekrarlamayı sürdürüyor olabilirsiniz ama ‘içinde bulunulan momentin özgün görevlerini’ yerine getirmekte bırakılan boşluklar bu iddianın altının boşluğunu her fırsatta yüzünüze çarpar. Uyanıp uyanmamak size kalmıştır.

***

İçinde bulunduğumuz tarihsel kesitte dünyada ve Türkiye’de devrimcilikte ısrarlı güçlerin önündeki en acil, en yakıcı, en tayin edici görev ve sorumluluk nedir?..

Devrimi örgütleme, aynı anlama gelmek üzere devrimci öncülük iddiasında ne ölçüde samimi olunduğunun da bu misyonun hangi sınırlar içinde nasıl, daha doğrusu ne kadar kavrandığının da göstergesi bu soruya verilen yanıtta gizlidir. Bu bir turnusol kağıdıdır.

Alınteri olarak bizim bu konudaki görüşümüzün özü şu: İnsanlığın sözcüğün tam anlamıyla “Ya barbarlık içinde yok oluş ya sosyalizm…” sınırlarına dayandığı koşullarda öznel etkendeki korkunç zayıflığı bir an önce ortadan kaldıracak çabalara hız vermek; bir kez daha tıkanmış, çok boyutlu ve katmanlı bir devrevi kriz pençesinde kıvranan sistemin iliğine-kemiğine kadar sömürmekle kalmayıp vasıfsız kesimlerini artık “kurtulunması gereken bir yük” olarak gördüğü emekçi sınıflar ve halkların yanı sıra emperyalizm aşamasında kapitalizmin en sağlam toplumsal dayanağını oluşturan orta sınıflar içinde bile hızlı çözülmeye paralel artan farklı bir dünya arayışlarına yanıt oluşturacak, sistem tarafından dışlanıp ötekileştirilen bütün toplumsal kesimler yanında şu ya da bu parçayla sınırlı bütün toplumsal muhalefet dinamiklerine güven ve umut veren militan bir devrimci çekim merkezinin inşasına odaklanmak; içinde bulunduğumuz tarihsel momentin bu acil ve yakıcı ‘özgün görevi’ni yerine getirebilmek içinse her şeyden önce neoliberal hegemonya döneminde oluşmuş ruh hali ve alışkanlıklardan kurtulmak, gündelik, sınırlı ve göreli başarılarla tatmin olan budalaca konformizmden arınmak…

Bu görüşten hareketle hem siyasal hem de sendikal planda 5-6 yıldan bu yana sürdürdüğümüz çeşitli girişimler ve konuya dikkat çekmeye çalıştığımız çok sayıda makaleye ek olarak 24 Şubat 2024 günü Alınteri sitesinde Devrimci Bir Odak İhtiyacı başlığını taşıyan bir makale yayınladık (https://alinteri10.org/2024/02/24/devrimci-bir-odak-ihtiyaci/) Makalenin kısa bir özetini de -bunun bir özet olduğunu açıkça belirten bir dipnot yanında yer verilmeyen bölümler olduğu anlamına gelen yazım kuralı gereği (…) işaretini kullanarak- iki ayda bir yayınladığımız siyasi-teorik dergi Devrimci Proletarya’nın Mart başında çıkan 4. sayısının manşet (https://devrimciproletarya.org/wp-content/uploads/2024/05/Devrimci-Proletarya-Sayi-4.pdf) yazısı olarak kullandık.

Aradan dört ayı aşkın bir süre geçtikten sonra 7 Temmuz 2024 günü ETHA sitesinde İbrahim Çiçek imzalı bir ‘eleştiri’ yazısı yayınlandı (https://etha53.com/haberdetay/ibrahim-cicek-yazdi-devrimci-harekete-kotumser-bir-bakis-194064) Yazı Devrimci Harekete Kötümser Bir Bakış başlığını taşıyordu. Dikkatleri çekmeye çalıştığımız konu nihayet birilerinin de gündemine girmiş umuduyla dikkate değer bir fikir ve uyarı, farklı bir açılım ve öneriyle karşılaşırız beklentisiyle okumaya koyulduk ama daha ilk paragrafta -ve tabii ki yazı boyunca- İbrahim Çiçek gerçeği çıktı karşımıza (*).

Yazımız 24 Şubat’ta yayınlanmış. O, sizin nasıl “kötümser” bir yaklaşıma sahip olduğunuzu kanıtlayabilmek için Mart-Nisan-Mayıs aylarında tanık olunan 8 Mart, Newroz, Wan serhıldanı ve 1 Mayıs gibi görkemli kitle eylemlerini hatırlatıyor: “…2024 Mart-Nisan-Mayıs Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da kitlelerin ‘umutsuzluk ve karamsarlık içinde’ olduğu tespiti kitle gerçekliğini yansıtmayan, kitlelerdeki değişimi görmeyen subjektif, kötümser bir yaklaşım. Kendi kötümserliğini kitlelere yüklemek değil mi bu!” (agy) diye soruyor. Karşısındakilerin dile getirdiği görüşü anlamaya çalışmak şurada dursun değersizleştirip gözden düşürebilmek için takvime bile takla attıran bir yaklaşımı ‘dikkate almaya değer bir eleştiri’ olarak görebilir misiniz?

Ayrıca Alınteri olarak bizim ne öncesi ne de sonrasında sınıf ve kitle hareketindeki andığımız türden görkemli çıkışları görememek şurada dursun küçük kıpırtıları dahi ıskaladığımıza dair tek bir örnek gösterilemez. Yaptığımız haberler ve yorum yazıları ortadadır. Ancak sınıf ve kitle hareketindeki çoğu ani ve kendiliğinden parlamaları abartılı değerlendirmelere tabi tutmakla içerdiği zayıflıklara işaret etmek ayrı şeylerdir. Bunlardan birincisi “her harekette bereket gören” açık ya da sinsi bir kendiliğindencilik anlamına gelirken diğeri tam da o kesitte yerine getirilmesi gereken sorumluluklara da dikkat çeken bilinçli bir yaklaşımın gereğidir. Mesela 2021’in başında dalgasal bir nitelik kazanan ücret eylemleri çok anlamlıydı. Solun büyük kısmı bundan “işçi sınıfı baharı” sonucu çıkardı, bir işçi idealizmine girişti. Arkadaşlar da o kategorideydi. Hareketin devrimci olan herkesi etkilememesi elbette mümkün değildi, etkilenmeyen dönüp devrimciliğini sorgulamalıydı. Ama onun zayıflıklarını görmeyip bu dalganın neredeyse bir genel grev-genel direnişe evrileceğine vehmedebilmek ise kitle çalışmasında oynamamız gereken rolü unuttuğumuz, öncü-kitle diyalektiğinin Leninist kavranışına hayli yabancılaşmış olduğumuz anlamına geliyordu. Bu nedenle, TDH’nin her kabarmadan büyük sonuçlar çıkarırken bıraktığımız boşlukların ve gerçekliğimizin üzerinden atlama alışkanlığının olası sonuçlarına işaret etmek gericilik ya da kötümserlik değil bilinçli bir devrimciliktir.

İ. Çiçek, devrimci bir odak ihtiyacının yakıcılığını temellendirirken yaptığımız vurguları sadece yazının amacı ve bütünlüğünden değil hepimizin gözleri önündeki gerçeklerden de kopararak öyle hamasi yorumlara tabi tutuyor ki, her seferinde “pes doğrusu!” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Ne “nesnel olarak tasfiyeciliği beslediğimiz” suçlaması kalıyor ne yaptığımızın “basbayağı gerici propaganda sınıfına girdiği” iddiası. Dahası, ölçüyü hepten kaçıran İbrahim Çiçek, yazdıklarımızla “psikolojik savaşın dolaylı yedeği konumuna düştüğümüz” imasında bile bulunabiliyor.

İ. Çiçek, Devrimci Bir Odak İhtiyacı yazısının bütününe devrimci hareketin -üstelik hemen hepsini kendisinin de kabul ettiği- olumsuzluklarını öne çıkaran ‘kötümser bir bakış açısının’ damgasını vurduğu iddiasında: “… sorun görüş açısındadır. O görüş açısının bir yanında yukarıda gösterdiğimiz gibi olumsuzlukları abartma duruyor. Diğer yanında ise olumlu olanı, kazanılanı, pozitif olanı, başarılmış olanı görememek, gördüğünde ise değersizleştirerek, önemsizleştirerek sunmak var. Bu ikisi birbirini tamamlıyor ve bütünlüklü kötümser bir yaklaşım çıkıyor.” (agy)

Yukarda “fanus devrimciliği” olarak tanımladığımız zihniyetin karakteristik özelliği tam da bu işte: Kendisinin bile teslim etmek zorunda kaldığı temel bir gerçeğin varlığına rağmen başkalarına kıyasla göreli -üstelik nitel değil nicel- farkları öne çıkararak kendisini rahatlatan tatmin duygusu yaşamak!..

İ. Çiçek, kitlelere güven ve umut veren etkili bir devrimci odak yokluğuna dikkat çekmeyi “başarılmış olanı göremeyen, gördüğünde ise değersizleştirerek, önemsizleştirerek sunan kötümser bir bakış açısı” olarak niteliyor. “Başarılmış olan” kapsamında bu yazıda verdiği herhangi bir örnek yok. Fakat temsil ettiği hareketin bu konudaki resmi tarih anlatımını yıllardır dinliyoruz: 1994 yılında gerçekleştirdikleri birlik (“Birlik Devrimi”), 1995 yılındaki Gazi Ayaklanmasına “öncülük etmek” (**), “sosyalist gençliğin Şubat 1995’teki öncü çıkışı”, Gezi/Haziran ayaklanmasında sergilediği pratik” (bu alıntıda kullanılan “pratik” sözcüğünün sol’un tamamının kuyruğuna ancak yapışabildiği bu isyanda da ‘özel ve öncü bir rol oynandığı’ iması anlamına geldiğini bu hareketin resmi tarih anlatımına aşina olanlar fark edecektir) ve tabii Rojava Devrimi’ni sahiplenip destekleme konusunda sergilenen saygı duyulacak devrimci enternasyonalist tutum…

İbrahim Çiçek’in temsil ettiği hareketin resmi tarih anlatımında özellikle öne çıkardığı belki unuttuğumuz bir-iki nokta daha vardır. Bunların Gazi ve Gezi örneklerini anarken değindiğimiz su götürür yönlerini de şu an için görmezden gelelim, bu konuda aklımıza takılan ilk soru şudur: Böbürlenme konusu yapılan, dahası başkalarıyla aralarındaki “nitelik farkının göstergeleri” olarak propaganda edilen bu “başarılmış olanların” hangisi günceldir? Bugünün Türkiye gerçekliğinde kan emici burjuvazi ve onun faşist diktatörlük rejiminin aralıksız saldırıları altında bunalan işçi sınıfı ve emekçi yığınlar nezdinde bunlar bugün ne anlam ifade etmektedir?..

Ya da soruyu şöyle soralım: Başkalarından “nitelikçe farklı ve biricik olduklarını” kanıtlayabilmek (!) için Marksizmin ve diyalektik materyalizmin canına okuyarak özel ölçütler icat eden İbrahim Çiçek, iddia ettiği bu “farkı” fark edebilmemiz için bizlere son 8-10 yıla dair hangi “başarılmış olan” örneğini verebilir?…

Örneğin nüfusunun yüzde 70’inin proleterleştiği, emek-sermaye çelişkisinin sadece belirleyici temel çelişki olmakla kalmayıp her geçen gün biraz daha keskinleştiği bir toplumda işçi sınıfı içinde çalışmada -esinleyici örnekler ve sonuçlardan da vazgeçtik- ısrar ve süreklilik anlamında olsun “başarılmış” ne vardır? (Yoksa, devrimcilikle çürümüş sendikal anlayışlar ve reformizm arasındaki sınırların yıllar sonra ilk kez bu kadar netleştiği son 1 Mayıs’ta sendikal alanda DİSK yönetiminin kuyruğuna takılmak mıdır “nitelikçe farklı olan”?) Proleterleşmiş bir toplumda sınıf içinde örgütlenme ve etki düzeyinin, herhangi bir alan veya herhangi bir semt çalışmasından, herhangi bir eylemde sergilenen performanstan vd. ‘nitelikçe’ farkını ve önemini hatırlatma mecburiyetinin doğması bile bir Marksist’in yüzünü kızartmalıdır. Ama Çiçek’in yazısındaki burnu büyüklüğü ve kibri gördükten sonra sorma zorunluluğu doğmuştur: Devrimi örgütleme iddiası açısından bu denli tayin edici bir alanda ucuz demagojilere başvurarak küçümsenip aşağılanmaya çalışılan devrimci yapıların yanına dahi yaklaşamayan bir pratiksizliğin kendisi -tabii ki tersten- bir nitelik farkı değil midir?..

Benzer soruları kadın hareketinden çevre hareketine, gençlikten sistem tarafından dışlanıp ötekileştirilen kesimlere kadar proletarya öncülüğünde bir devrimin temel bileşenlerini oluşturan diğer toplumsal muhalefet dinamikleri üzerinde ne ölçüde ideolojik-politik etki ve prestij sahibi olunduğu konularında da sorabiliriz. Çünkü devrime öncülük iddiası -aynı anlama gelmek üzere devrimci bir odak ihtiyacı- bu soruları da kapsar. Buna karşın stratejik öneme sahip bir yönelim olmakla birlikte yıllardır yol alamadığımızı, kitleler nezdinde devrimci bir çekim merkezi haline gelmek şurada dursun kendi güçlerimize bile benimsetemediğimizi İbrahim Çiçek’in dahi dile getirmek zorunda kaldığı birleşik mücadele eylemlerine birimiz bir-iki kişiyle katılırken diğerimizin 4-5 kişiyle katılıyor olması ‘nitelik’ değil ‘nicelik’ farkıdır.

Bugünün Türkiyesi’nde hâlâ bunlarla (ve mazide başardıklarımızla) böbürlenip her gün aynanın karşısına geçerek “Ayna ayna söyle bana, benden güzeli var mı bu dünyada…” tekerlemesini tekrarlayarak mest olmak devrimcilik değildir.

(*) Geçtiğimiz yılın Eylül ayında yayınına başlayan Devrimci Proletarya’nın ilk 5 sayısının manşetinde, gündemdeki bir konuya ilişkin olarak derginin çıkışından kısa süre önce Alınteri sitesinde yayınlanmış bir makale hakkında fikir verecek özet bölümlere yer veriyoruz. DP’nin Mart başında piyasaya çıkan 4. sayısının manşetinde 24 Şubat’ta yayınlanan Devrimci Bir Odak İhtiyacı’ndan seçilmiş paragraflardan oluşan kısa bir özetin yayınlanması da bu politikamızın sonucu. Gel gör ki, o yazıyı topa tutma hırsıyla yanıp tutuşan İbrahim Çiçek yazısının daha ilk cümlesinde bunun altında bile bir bit yeniği arıyor: “’Devrimci Bir Odak İhtiyacı’ başlıklı yazı ilkin Şubat ayında ‘alinteri.org’ internet sitesinde sonra da mayıs ayında aşağı yukarı yarısı çıkartılmış olarak Devrimci Proletarya dergisinin 5. sayısında yayımlandı.”

(**) Gazi İsyanı her şeyden önce kendiliğinden patlayıp yayılan bir halk hareketiydi. Dönemin devrimci radikal güç ve örgütlerinin hemen hepsi de o isyanda kimseden geri kalmadan en önde dövüştü. Kendi adımıza bizim tarihimizin de gurur duyduğumuz en anlamlı sayfalarından biridir Gazi ve Ümraniye’deki halk direnişleri. Eylemlerin başladığı ilk gece öfkeli kalabalığa “Katiller karakolda” hedefinin gösterilmesinden tutalım hareketi duyar duymaz “Bizsiz olmaz bu işler” devrimci refleksiyle Derbent’ten Gazi’ye koşan Zeynep Poyraz ve Ümraniye’de toprağa düşen Hakan Çabuk yoldaşların duruşu bunun kanıtlarıdır. Fakat TDH’nin bazı bileşenleri, küçük burjuvaziye özgü mülkiyetçi bir yaklaşımla onun bir halk hareketi, mayalanmasında herkesin katkısının olduğu kitlesel bir anti faşist halk direnişi olması özelliğini yok sayarak zimmetlerine geçirmeye soyundular. Gazi çirkin bir miras kavgasının konusu haline getirildi. Bu ona yapılabilecek en büyük saygısızlıktı ve hâlâ da öyle. Bu saygısızlığı ısrarla sürdürenlerden biri de İbrahim Çiçek’in temsil ettiği gelenek.