Çok mu Geç?!



23 Nisan’daki İstanbul depremi, depreme hazırlık noktasındaki eksiklikleri yeniden gösterdi. Özellikle devlet tel tel döküldü


Nəriman Bakı

23 Nisan’daki İstanbul depremi, depreme hazırlık noktasındaki eksiklikleri yeniden gösterdi. Özellikle devlet tel tel döküldü. Öyle ki, cep telefonlarının yaklaşık 20 dakika çökmesini Ulaştırma Bakanı “15 dakikacık çöktü” minvalinde aklınca savunurken İstanbul’da depremde toplanma alanı olan Milli Eğitim’e bağlı bir halk eğitim bahçesinin kapısı kilitli çıktı. Diğer yandan İstanbul halkında da kendisini bir kez daha gösteren depreme hazırlıksızlığın esas sebebini devletin ve de sermayenin umursamazlığı olarak ele almak gerekir. 

Aklın şarlatanlığı

 Ancak İstanbul depremine dair esas kepazelik deprem atlatıldıktan sonra kendisini gösterdi. Herkesin bir medet umarak ağzından çıkan her kelimeye odaklandığı jeoloji akademisyenleri ilk rezilliği sergilediler. Türkiye’nin sayılı jeologlarının bir kısmı “bu deprem beklenen deprem değildi, tetikte olmak lazım” derken, bir kısmı da “bu deprem bekleniyordu oldu ve gitti, içiniz rahat olsun” deyiverdi.

Her iki taraftaki akademisyenler yemin billah bilimsel verilere dayandığını iddia ederken karşı tarafı bilimsel olmamakla suçladı. Durum öyle bir hal aldı ki, Celal Şengör deprem sonrasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin afet kurumu AKOM’daki toplantıya “deprem ile ilgili makalesi olmayanların olduğu toplantıya gitmem” diyerek katılmadığını açıkladı. Akademisyenler arasındaki bu trajedi de nihayetinde bir güldürü ile noktalandı. Ekşi Sözlük’te “sizce hangi hoca haklı” başlığı ile anket açılarak bilimsel veriler kamuoyunun “yüksek seçimi”ne bırakıldı.

Şarlatanlığın aklı

 Türkiye’nin bir yerinde deprem olduğunda  zevzek medya hemen en cahil haliyle 500 km’de olan bir deprem için bile “bu deprem İstanbul’u etkiler mi” diye jeologlara mikrofon tutardı. Yaşanan 6,2’lik İstanbul depremi sonrasında “bilimsel akıl böyle şarlatanlık yaparken şarlatanlar ne yapmaz” sorusunun cevabı ise tabii ki gecikmedi.

Pandeminin hemen başında “korona virüsüne karşı tuzlu suyla burnunuzu yıkamanız yeterli” diyen tıp doktoru Oytun Erbaş sahneyi ilk alan oldu. Sahneyi alma deyimi yanlış olarak kullanılmadı. Çünkü Erbaş Melih Gökçek’in oğlu Osman Gökçek’in TV  kanalı Beyaz TV’ye çıkarak depremi analiz etti, yorumladı. Hatta edindiği bilimsel unvanları kendi eliyle ayaklarının altına sererek hangi jeoloji akademisyenin doğru hangisinin yanlış olduğuna dair de bilimsellik kisvesi altında şarlatanca “ahkâm” kesti.

Diğer bir şarlatan ise beklenen yerden peyda oldu: Cübbeli Ahmet. Cübbeli zevzeği “depremi rüyasında görüp duaları ile engellediğini” söyledi. Cübbelinin bu zevzekçe açıklamasına tepkiler ise peşpeşe geldi. Cübbeli’yi bir dönem bir halt sanan, ona prim vererek ekranlarına çıkaran Fatih Altaylı bile dayanamayıp “madem öyle Maraş depremlerini niye durdurmadın” diye hesap sordu.

Naif gibi görünen bir şarlatanlığı ise manken Tuba Ünsal yaptı. Celal Şengör, katıldığı bir yayında 6,2’lik deprem ile beklenen İstanbul depreminin 7,6 değil de 7,2 olabileceğini açıkladı. Tuba Ünsal depreme dair korkunç cehaleti ile Şengör’ün beklenen depremin şiddetini 7,6 tahmini değil de 7,2 ile kıyaslayıp “bunun olmasını istiyorum” diyerek sosyal medya hesabından kaybolan bir öykü ile paylaştı. Sayısal olarak 7,6 ile 7,2 arasında fark çok az gözükse de deprem niceliği olarak aralarında birkaç yüz atom bombasına eşdeğer bir enerji farkı vardır. Bu nedenle 7,2’lik 7,6 kadar olmasa da çok yüksek yıkıcılığa sahip deprem büyüklüğüdür.

Esas konu

Celal Şengör deprem sonrası yaptığı programda Fatih Altaylı’nın “İstanbul’un depreme hazırlanması için zaman kaldı mı” sorusuna net biçimde “çok geç” cevabını verdi. Şengör 97 Yalova depreminden sonra sadece İstanbul için değil Türkiye’nin her yeri için depreme hazırlıkta çok uzun bir zaman olduğunu ama bugün bu zamanın tükendiğini belirtti. İşte esas sorun budur. Ve bu sorun sınıfsaldır.

Bugün Türkiye’nin herhangi bir yerinde deprem olup olmayacağı, olacaksa büyüklüğünün ne olacağı jeologların üzerinde çalıştıkları bir konu olmakla sınırlı değildir. Türkiye her an büyük bir deprem üretebilecek fay hatları olan bir coğrafyadadır. Olacak bir depremin büyüklüğü, şiddeti ne olursa olsun esas sorunu yer üstündeki binalar ve onların içinde yaşayan bizlere dairdir. Türkiye’deki yapı stokunun yüzde 60-70’ler düzeyinde olduğunu biliyorken hele…

İstanbul’da 6,2’lik birkaç metre kare toplanma alanı dahi bulunamazken, daha yüksek bir büyüklükteki deprem ve onun yarattığı yıkım sonrasının tam bir felaket olacağını anlamak zor olmasa gerek. Sermaye Kanal İstanbul gibi depreme dayanıklılığı olmadığı belli bir proje için her şeyi yapmaya hazırken, depreme hazırlık devletin insafına veya kamu kurumlarının sınırlı kapasitesine bırakılamaz! Kentlerde depreme hazırlık bağlamında elimizin ulaştığı her noktaya temas edilmesi zorunluluktur.

Diğer yandan depreme hazırlık salt bir yıkım sonrası faaliyet olarak değil, öncesinde başta devlet olmak üzere esas olarak sermayeyi hedefe koyan politik bir faaliyet olmak zorundadır. Bu iki faaliyetten birisinin eksikliği depreme filen hazırlıksız yakanlamaya eşdeğer bir eksiklik olacaktır.