Türk-İş’in Maskesi Bir Kez Daha Düştü: Sefalet Zammına Karşı Direniş Kırılmak İsteniyor



Sefalet zammına karşı direnişi “ulusal hassasiyet” bahanesiyle iptal eden Türk-İş, bir kez daha işçi sınıfının değil iktidarın yanında saf tuttu. Şimdi susmak ihanettir, görev tabandan gelen öfkeyi örgütlemektir


Türkiye işçi sınıfı bir kez daha sırtından hançerlendi. Yüz binlerce kamu işçisinin alınterini ve geçim mücadelesini temsil etmekle yükümlü olan Türk-İş, sefalet zammına karşı başlattığı eylem programının üçüncü adımını (8 Temmuz Salı günü mesai bitiminde işyerleri terk etmeyip sabaha kadar işyerlerinde kalmayı) Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde 12 askerin metan gazından kaynaklı hayatını kaybetmesini gerekçe göstererek iptal ettiğini açıkladı. Oysa kamu işçileri Harb-İş Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak’ın ifade ettiği gibi, eğlenmek için oynamak için değil kendilerini açlığa ve yoksulluğa mahkûm eden toplu sözleşme teklifine karşı haklarını savunmak için direnişe hazırlanıyordu.

Türk-İş yönetiminin iptal kararına yönelik Harb-İş Eskişehir Şube Başkanı Hasan Atak’ın sözleri gerçeğin çırılçıplak hâlidir: “Biz eylemlerimizde eğlenmiyoruz! Hak arıyoruz!” Evet, işçiler hak arıyor. Çünkü hükümet yüzde 18’lik komik bir zam oranını masaya koyarken, enflasyon çarşı pazarda yüzde 100’leri bulmuş durumda. Çünkü bugün kamu işçisinin maaşı ev kirasına yetmiyor, çocuklarına bir öğün et yediremiyor. Çünkü sefalet dayatması her geçen gün daha yakıcı hale geliyor. Ve tam da bu koşullarda Türk-İş, işçinin iradesini hiçe sayarak hak mücadelesini “milli birlik ve beraberlik” söylemiyle boğmaya çalışıyor.

İşbirlikçi sarı sendikacılığın tarihi, işçi sınıfının direnişlerini bastırma tarihidir. Patronlar adına “arabuluculuk” yapan, hükümetle kirli masalarda işçinin hakkını pazarlık konusu yapan bu anlayış, bir kez daha kendini gösterdi. Üstelik bahane yaptıkları konuda ortada bir “milli yas” ilanı dahi yokken, kamuoyunda hiçbir eylem yasağı bulunmazken, Türk-İş’in kendiliğinden “saygı” adına aldığı bu karar, aslında mücadeleden kaçıştır. Hükümetin hoşnutluğunu kazanmak için işçinin tepkisini frenlemektir. Sınıf bilincini, duygusal manipülasyonla bastırmaktır.

Bu karar, sadece bir eylemin ertelenmesi değil işçi sınıfının örgütlü gücüne indirilen bir darbedir. Çünkü bugünkü Türkiye’de “şehit” kavramı ne yazık ki iktidarın politik tercihlerini meşrulaştırmak, halkın öfkesini dizginlemek için kullanılmaktadır. Türk-İş yönetimi bu manipülasyona gönüllü biçimde ortak olmuş, işçilerin haklı öfkesini iktidarın “ulusal hassasiyet” kalkanıyla etkisizleştirmeyi tercih etmiştir.

Oysa tarih göstermiştir ki, kirli savaşlara sürülen emekçi çocukları için gerçek yas yoksulluğa, iş cinayetlerine, sefalet koşullarına ve sömürüye karşı verilen mücadeleyle tutulur. Gerçek saygı, halkın çocuklarını yoksulluk ve ölüm kıskacına mahkûm eden bu düzene karşı dik durmakla gösterilir.

İşçiler bilmeli ki işbirlikçi sarı sendika, sermayenin ve iktidarın sadık bekçisidir. Hak mücadelesi bu yapının içinden değil işçilerin tabandan örgütlenerek kuracağı gerçek sınıf sendikacılığıyla yürütülebilir. Bugün kamu işçileri bir yol ayrımındadır: Ya Türk-İş gibi yapılarla birlikte bastırılacaklar ya da kendi iradeleriyle direnişlerini büyütecekler.

Şimdi susmak ihanettir. Şimdi geri çekilmek, sefalet zammını kabul etmektir. Şimdi görev, tabandan gelen öfkeyi örgütlemekte ve sarı sendikalardan bağımsız bir sınıf hattını örmektedir.