Yönettiği ‘kibele1903” adlı Twitter hesabına sabitlediği mesajında “Gidecek yerim yok yaşanmaya değer bir hayatım da” diye yazarak intihar eden İstanbul Üniversitesi öğrencisi Sibel Ünli’nin ardından söylenenler, toplumsal kutuplaşmanın vardığı iğrenç boyutları bir kez daha ortaya koydu. AKP’li yıllarda derinleşip toplumsal bir balçığa dönüşen bu kutuplaşmanın siyasi iktidar tarafı, genç kadının intiharını akıl almaz bir acımasızlıkla yargılayıp, demediğini bırakmadı!
Aynı şey Fatih’te intihar eden (ya da “cinayet” de diyebileceğimiz) Yetişkin kardeşlerin arkasından da yapılmıştı. Az biraz mürekkep yalamış olanlar; bu ölümlerin ekonomik krizle, işsizlik ve çaresizlikle ilgili olmadığını kanıtlamak için söylemediklerini bırakmamıştı. Psikotik sorunları olabileceği, ruhsal çöküntülerini birbirlerine yansıtabilecekleri, aynı hezeyanları veya sanrıları paylaşabileceklerine dair satırlar birbirine eklenmişti. Onların “marjinallikleri” sayılıp dökülmüştü. Vicdanını bu “ruhsuz dünyanın buz soğukluğunda” donduranlar daha ileri giderek evlerindeki kitaptan yola çıkıp “dinsizler, imansızlar” demişti, “oh olsunlar” birbiri ardına sıralanmıştı!
AKP’li hükümetin-devletin borazanı batak medya bu gerici balçığa kova kova balçık taşımak için dört bir koldan koşuşturmuştu.
Aynı şey şimdi Sibel Ünli için yapılıyor. Sibel’in “solcu”luğu, fiziksel ve ruhsal sınırları, yiyip-içtikleri, beğenileri, ölçüt ve hayalleri … kısacası aklımıza gelebilecek her şeyi bir bir ortaya dökülüyor. İntiharıyla gençliğin yaşadığı sefaletin, geleceksizlik duygusunun, yabancılaşmanın dip noktasının çarpıcı bir fotoğrafını veren Sibel’in, tüm bir varlığı lime lime edilmeye çalışılıyor.
Ruhsal bir sefaleti ifade eden bu saldırı salvosuna AKP’nin şef değneği gibi yazıp-çizen Sabah gazetesinin (ve diğerlerinin) annesi ve ablasının polisteki ifadesinin yayınlanması eklendi.
“Sibel’in ölümünde şok detay!”, “Flaş gelişme! Annesinin ifadesi ortaya çıktı” başlığıyla yayınlanan haberde anne Ayşe Ünli’nin polise; kızının sara hastası olduğu, ruhsal tedavi gördüğü ve fiziksel engellerinin bulunduğu yönünde ifade verdiği; ablası Zeynep Duman’ın da kardeşinin psikolojik sorunlar ve platonik bir aşk sebebiyle yaşamına son vermiş olabileceğini söylediği yazıldı hışımla!
Yeter ki, Sibel’in aslında ekonomik sıkıntılardan, okuyabilmek için çalışmak zorunda olduğundan ve iş bulamadığından, yemek kartında sadece 1 TL kaldığından bahsedilmesin! Yeter ki intiharıyla aslında gençliğin nasıl bir geleceksizlik duygusu içinde olduğu, yokluk ve çıkmazlarla nasıl bir sıkışma yaşadığı anlaşılmasın! Yeter ki her şey aslında güllük gülistanlıkken arada bir meydana gelen bu tür intiharlar psikolojik sorunlar, platonik aşklar, fiziksel-ruhsal yetmezliklerle okunsun!
Sibel’in intiharı konusunda söylenecek çok şey var elbette… Toplumsal yabancılaşma ve çürümenin, devrimci-demokrat saflarda bile nasıl bir yer bulduğu ya da dayanışma ve duyarlılığın bu saflarda bile nasıl zayıfladığı bunlardan biri…
Fransız Devrimi’ni izleyen yıllarda polis şefliği yapan Jacques Peuchet’in arşiv kayıtlarına dayanarak yaptığı ve günümüzü de kapsayacak bir derinlik taşıyan bu açıdan da evrenselleşmiş intihar değerlendirmesini buraya bırakıyoruz. Peuchet de bu tespitlerini büyük altüst oluşların yaşandığı, bu altüst oluşların toplumsal kriz olarak yansıdığı zamanının ruhuna gönderme yaparak yazmıştı. Sibel ve diğer intiharların bir mücadele-örgütlenme çağrısı, zayıflayan dayanışma ve toplumsal duyarlılığı ateşleyecek bir kıvılcım olması dileğiyle…
Cezaları azaltarak ve intihar edenleri lanetleyerek intiharı önlemenin mümkün olduğu düşünüldü. Durumu savunmak için artık hayatta olmayan insanları bu şekilde karalamanın ahlaksızlığı hakkında ne söylenebilir ki? Bu arada, bu talihsiz kişiler bunları pek de umursamazlar; ve eğer intihardan birisi suçlanacaksa, suçlanması gereken geride kalan insanlardır, çünkü bu güruh arasında intihar eden insan uğruna hayatta kalmayı hak edecek bir kişi bile yoktur. Bu acımasız ve de çocukça yollar çöküntünün fısıldamalarına karşı başarılı olabilir mi? Dünyadan kaçmak isteyen bir insan kendi cesedine yapılacak aşağılamaları umursar mı? O, bu aşağılamaları yalnızca yaşam adına bir diğer korkaklık eylemi olarak yorumlar. Bu nasıl bir toplum, insan milyonların ortasında en derin yalnızlığı yaşıyor; hiç kimse farkına varmadan dayanılmaz kendini öldürme arzusuyla kahrolabiliyor? Bu toplum, toplum değildir; Rousseau’nun dediği gibi, vahşi hayvanların yaşadığı bir çöldür.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!