Ben bir anneyim ve emperyalist kapitalistlerin çıkarları uğruna çıkarılan savaşlardan, biz emekçileri bu savaşlara sürmek için kışkırtılan şovenizmden, ırkçılık ve her türlü gericilikten her zaman nefret ettim; bu savaşlara, bu gerici balçığa hayır dedim ve demeye de devam edeceğim.
Yoksulluk ve yoksunluk içinde 9 ay boyunca karnımda taşıdığım, doğumunun sağlıklı olması için dört gözle bekleyip, doğduğunda hissettiğim duygularımla büyüttüğüm çocuklarımın; birilerinin egosunu ve cüzdanını, rantçı-talancı hayallerini tatmin etmek için savaş meydanlarına sürülmesine asla rıza göstermeyeceğim. Yoksul hak çocuklarının ölüleri üzerinden yükselen ve daha da yükseltilmek istenen o “şehitler tepesi”ne, değil bir evladımın canının, tırnağının bile kesilip atılmasına olur vermeyeceğim.
Oğullarımın emperyalistlerin paylaşım savaşlarının, bu savaşlardan rant ve talan alanları kapma hayalleri kuran bölge gericiliklerinin o kirli hayallerinin kurbanı olmasına göz yummayacağım ve herkese, bütün analara “oğlunuzu askere göndermeyin” demeye devam edeceğim.
Doğurduğum andan itibaren gece -gündüz nefes alışını bile dakika dakika takip ederek büyüttüğüm çocuğumun, “vatan sağ olsun” perdesi arkasına gizlenmiş kirli emelleri için katledilmesine izin vermeyeceğim. Ocağımıza düşen evlat ateşi, acısı yüreklerimizi dağlarken, başımızın asla sağ olmayacağını her fırsatta yineleyeceğim.
Şehitlik mertebesi kutsalmış!
Nedense hep bizim çocuklarımız için kutsal oluyor; ama bunun kutsallığını haykıranların çocukları o mertebeye ulaşmak için hiçbir çaba harcamıyor. Harcamadığı gibi, askerlikten muaf olmak için her türlü fırıldağı döndürüyor!
‘Vatan için’miş! Hangi vatan? Kimin vatanı? Vatan, bir avuç para babasının borusunun öttürüldüğü bir toprak parçasıysa, bu savaş da onların savaşı değil mi?
‘Vatan’, milyonlarca köylü kredi borçları nedeniyle toprağını bile işleyemez hale gelip, hapse girme tehlikesiyle karşı karşıyayken, bir avuç zenginin tüm borçlarının üstüne kalem çekildiği yer midir?
Bizler işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığıyla boğuşup hatta bunalarak canımıza kastederken; inşaat ve enerji patronlarının hovardaca harcadıkları banka borçlarının bile yine bizim cebimizden çıkarılarak, üstüne çizik atıldığı yer midir vatan?
“Şehitler ölmez vatan bölünmez” nidaları yükseliyor bir taraflardan… Evlatlarımızın kanları-canları üzerinden siyasi tiratlar çekiliyor ve bu tiratlarla o cephelere başka evlatlarımızı sürmemiz isteniyor.
Ne için?
Başka bir ülkenin topraklarında, cihatçı çetelerle el ele vererek TOKİ Cumhuriyeti kurmak, o cumhuriyetin rantını, yaratacağı bölgesel avantajları sermayeye tahvil etmek için, değil mi? “Şehitler tepesini” bizim canlarımızla yükseltmeye çalışanlar ve daha da yükselecek diyerek kendi savaşlarını bizim “kaderimiz” haline getirmek isteyenler için biz sadece bu emellerini gerçekleştirecek bir aracız! Kanı sudan ucuz birer araç…
Ölen evlatlarımıza “şehitler ölmez” deniliyor. Adlarını bile bilmiyorlar oysaki; kaçının hayatını kaybettiği, kaçının nasıl bir hikayesinin olduğunu bile bilmiyorlar! Onlar için biz “tane” olarak tanımlanacak kadar basit birer nesneyiz. Sahi ölümsüzleşmek bu mudur?
Fakat doğrudur, ölen bir daha ölmez! Artık ayağa kalkamaz, gülemez, üzülemez, kederlenemez. Bir daha asla ANNE diye seslenemez!
Bir annenin vatanını kaybetmesi asıl o zaman olur!
‘Vatan bölünmez’ nidaları atanlar, vatanın ne olduğunu biliyorlar mı acaba? Bir kadın, bir anne için vatanın ne olduğunu biliyorlar mı? Onun vatanı karnında taşıdığı, doğurup büyüttüğü evladıdır, biliyorlar mı?
Daha emzirerek, canına can kattığı o zamanlarda, büyüme hayalini kurduğu, onun bir kelimesine, bakışına, tebessümüne dünyaları değişmediği, değişmeyeceği can parçasıdır vatanı.
Gözünden sakınarak büyütmeye çalıştığı evladını bekleyenin yoksulluk, açlık, işsizlik, kölelik olduğunu bilir. Bunu bile bile umut diye ona sarılır, sağlıklı büyümesi için canını dişine takar.
Çocuğu bir şey istediğinde; fakirlikten, yoksulluktan, açlıktan canı çıksa yok demeye yüreği elvermez.
Ana yüreği bambaşkadır. Bu toplumda kadın olmaksa daha bir bambaşkadır; onu anlamak, onun hissettiklerini hissetmek öyle kolay değildir. Ne insan yerine konur ne söz söyleme hakkı vardır ne isyan etme ne ağlama, karşı çıkma hakkı …
Aile, din, devlet, ideolojik borazanlar ve tüm bir tarihsel gericilik birikimi kadının çizilmiş olan sınırlara riayet etmesi konusunda tetiktedir. O sınırları zorlayan her kadın ya da o sınırların zorlanmasının kendisi düşman ilan edilir.
Din kadına, susmayı emreder. Din kadına, kocası dövdüğünde güzel yemekler yapmayı, sesini çıkarmamayı, bağırmamayı buyurur. Kriz koşullarında isyanı boğazına düğümleyip, en ucuz alışveriş nerde yapılır sorusuna kafa patlatmayı… Taciz ve tecavüz karşısında bile sesini çıkarmamayı belletir.
Bir sömürü ve yıkım sistemi olan kapitalizm, dinin o işine yarayan tüm kodlarını işine geldiği gibi kullanarak toplumsal hegemonyasını pekiştirecek bir araca dönüştürür. Tıpkı milliyetçiliği, şovenizmi ve bir bütün olarak tüm tarihsel gericilik birikimini kullandığı gibi. Kadın düşmanlığını tüm ideolojik araçları kullanarak kendi sisteminin bekası için diri tutmaya uğraşır. Çünkü bilir ki, temel dayanağı olan aile çözülürse çok ciddi bir toplumsal kriz yaşar. O çözülmenin engellenmesi için kadının tüm itiraz haklarını gasbeder, karşısına dini, aile kurumunu, gelenekleri, gerici değer yargılarını çıkarır.
Tüm bunları yapar; çünkü kadınların bu savaşlara oğul vermeyi reddettiği bir dünyayı düşünmek bile istemez!
Biz annelerin bu kirli-karanlık tünele zincirlenmesi, evlatlarını gönüllülükle savaşa sürmesi için her yolu dener, bu onun için yaşamsaldır. Ama anneliği bilmez. Anneliğin er ya da geç bu savaşlara tutum almak olduğunu bilmez, bilse de bunu bastırmak için her şeyi yaparlar.
Kendi davaları için yürüttükleri kavgada kendi kültürlerini, değerler sistemini yaratamayan işçi ve emekçiler kapitalist sistemin tüm hegemonya araçlarıyla adeta zehirlenir. Kendi canına kastedenin pratiğini-politikalarını sorgulamaz. Evlatlarının, para babaları ve onların siyasi temsilcilerinin rant-hegemonya hırsıyla “vatan savunması” adına başka bir ülkenin toprağına girerek, o kirli savaşta ölmesini bile…
Bugün öyle içim acıyor ki! Düşünüyorum, vatan neresi? Biz Türkiye topraklarında yaşıyoruz, Suriye’de ne işi var Türk askerinin, neden ve ne için oradaki savaş? Bu savaş kim için? Elbette bize “bir kurşun kaç para biliyor musunuz?” diyen diktatörün tek adamlık egosu için. O sarayında oturup “Şehitler tepesi inşallah boş kalmayacak” dediğinde sahi bizler ne anladık. “O şehitler tepesi hangi amaçlar, rant ve talan planları, hangi sınıfın çıkarları için yükseliyor/yükseltilmeye çalışılıyor?’ diye sorduk mu?
İnanıyorum ki o her yerden ablukaya alınan anneler de benim bu sorularımı er ya da geç soracaklar.
Sevgili analar, sevgili kadınlar; o evlatları doğuran, büyüten bizler sormalıyız en çok: Bu savaş kimin savaşı, biz neden İdlip’te, Suriye’deyiz? O “Şehitler tepesi”nde para babalarının çocuklarının izi var mı?
İnanıyorum bir gün hep birlikte bu soruları soracak ve kanımız, canımız, evlatlarımızın geleceği üzerinde tepinenlerden hesabı biz soracağız!
Bir Alınteri okuru
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!