Ölümün adı zafer olsun!



Faşist rejimin cezaevlerine yönelik belirli aralıklarla giriştiği saldırılardan biri olan 1996 Mayıs Genelgesi’ne karşı yapılan Süresiz Açlık Grevi (SAG) – Ölüm Orucu (ÖO) direnişinin yıldönümü günlerindeyiz. 24 Temmuz 2002’de kaybettiğimiz proleter devrimci şair Adnan Yücel tarafından kaleme alınan nehir şiir bu direnişi anlatmaktadır


Ölüm küçüle küçüle yaklaşıyor ve yavaş yavaş

Kolu Diyarbakır’da kopmuş – bacağı Metris’te

Kaşı Buca’da patlamış – gözü Ümraniye’de

Meyveler çoğalmış haziran bitmek üzere

Hoş geldin ey ölüm

Bursa ne güne duruyor yüreğin için

Beynin için İstanbul ve Ankara ne güne

Bütün cinayetler sararmak üzere

Martılar mola vermeden uçuyor seslerinde

Gözleri neden bu denli deniz

Özgürlüklerinin altmışlı günlerinde

Dalgalar nereye taşıyor bu ölümsüzlükleri

Köpükten dudaklar yanıyor

Uğurlamak sözcüğü yetmiyor artık

Her gün

Sonsuzluğa doğru bir yürek nehirleşiyor

Aylardan temmuz ki yaz ortası

Ölümün karanlıkta sırtlan sıçraması

Engerek dişi bütün telefonlar

Karakollar akrep arenası

Ölüm kendini soktu sokacak

Analar sel baskını alanlarda

Babalar susarak konuşuyorlar gözleriyle

Masallardaki ağlayan ayva ile gülen nar

Canlanan bir sevgide buluştu buluşacak

Ölüm düştü yere – adı mutlaka zafer olacak

İlki Munzur’a süzülen bir bulak

Ay tutulmasında gün ve güneş çığlığı

Kavgadan yana gürül gürül

Ak ve berrak

İlk haykırış olup çınlıyor zindanlarda

Saçları yeşil çam yangını kokuyor

Elleri mersin

Zulüm otağ kurmuş çocukluğuna

Direncini yazılmamış tarihler söylesin

Nar dalında çatlarken Akdeniz sıcağında

Telli kavak rüzgarsız yaşamı neylesin

İkincisi pürköpük Tarsus şelalesi

Ki soğuk sulardan türkülenmiş adı

İnancı aşk adına ışıklı kavgalardan

Görkemli çınarlardan almış soluğunu

Kaynağını Toroslardan

Ölümü zaferleyen yürekler adına

Yollar kapansa da kardan

Ölümsüzlüğü türküleniyor şimdi

Tarih burçlarında berdan berdan

Onaltı yaşındaydı yıldızlar kudururken

Sular bulanık her yer sis altında

Emek bayramına tuzaklar kurulurken

Yetmiş yedi baharında İstanbul’da

Bir leylak dalını bile kırmamıştı daha

Bir aşk haince sırtından vurulurken

İlginç bir isyanının doğumu kan şafağında

Yaşamın tutanaklarına geçti o gün

Ölümlerden doğmanın anlamı sorulurken

Eskişehir’le Bursa’nın arası

Yeşil üstüne zincir pası – tabut karası

Bir damla şiir düşmüş dudaklarına

Koğuşlar burcu burcu Nazım kokar

Hipokrat yemini bozulmuştur artık

Kulaklarında tok bir sestir Haydar

Ölümü yenmelisin diye çınlar ha çınlar

Bir balyoz iner tarih bileklerindeki demire

Demircinin kavgası karışır damlayan tere

Sevgiliye mektup şiirsiz yazılmaz

Kırk gün işkencede ya da kırk yıl hapiste

Aşk ateşi böyle körüklenir işte

Yağmur yere düşmeden kirlenir Ankara’da

Kondu sobalarında sabır yanar

Zindanlarında görkemli bir çınar

Ki felçli dallarıyla zincirleri kırar

Karanlıklar silinir nar renkli demir ışıltısında

Tutuşur Dışkapı – Çinçin ve Ulucanlar

İskitler’de ağaca sürülen tutkal

Adını sorar Demircioğlu’nun – aşkını sınar

Varsın elmas düşlerin kuyumcusu desinler

Pınarların ırmaklara koşusu desinler

O en büyük kavganın en estetik yanıtıdır

Yaşamı boyunca hep su vermiştir çeliğe

Fedakarlık ruhunun ölümsüz anıtıdır

Bir kayadan bir nehir fışkırır Ovacık’ta

Yeşilyazı dumanlı vadilere karışır

Bitimsiz ağıtlar yayılır koruluklara

Suların koynunda alabalıklar oynaşır

Kulaktan kulağa süt efsanesi

Beyaz karanfillerden bir buluttur gözeler

Bir yanda ser verip sır vermeyen önder ölüsü

Çarpar yüreğini aşiret kayalıklarına

Alişer’den Zarife’ye kol nasıl uzanır

Peri çayından Seyhan nehrine yol nasıl

Zulümden yana tok – aşktan yana aç

Biraz Dımıli biraz Kurmanç

Hep aynı türkü dolaşır diline

“Dersim dört dağ içinde – gülü var bağ içinde”

Çaldığın saz – söylediğin türkü aşkına

Buğday sarısı Konya’dan yeşil Bursa’ya

Hangi coşkular hangi suları sakladı koynunda

Akşam olup deniz çekilirken uykulardan

Rüzgar yelesinde bir yolcu gelir Urla’dan

Uzanıp güneşin kapısını çalar

Yepyeni bir destana başlar yıldızlar

Her sabahın birçok sorunu vardır

Kuşlar ve dalgalar kurulunda tartışılır

Her soruna bir çözüm uçurur martılar

Bürolar bulut bulut olur – dağılır

İzmir’de körfez her sabah yeniden kanar

Buca’dan Aydın’a sürgün bir yağmur

Börklüce diyarında düşer yapraklara

Süzülüp toprağa karışır

Bir uzun koşuyla başlar ki nehirler

Tam altmış yedi gün dalga – köpük

Her damla bir Bedrettin olur asılır

Ölümü yenmeyi kendisine yakıştıranlara

Her günün sonunda selamlar salınır

Dallar yürekte nasıl şiir açar bilirsin

Dağlar taşlar nasıl türkü yakar

Türküler nasıl özgürlük kokar bilirsin

Makas olup biçer gidersin karanlıkları

Renkleri notalara taşırsın – sesleri alanlara

Sahneler sesinle çınlar – gökyüzü susar

Zaman çığlıkları yayılır saçlarına

Bakışlarına Ayşe’nin gülen yüzü takılır

Telci’nin sesi düşer kulaklarına

Upuzun bir senfoniymiş gibi dinlersin

İçinde estetik dokuya bürünürken direniş

İsimsiz bir mitralyöze dönersin

Bir halaya başlamıştın diz vura vura

Senden önce gidenlerle

Seninle birlikte yürüyenlerle kol kola

Kimi zılgıt kimi bozlak

Kimi zeybek kimi horon ve tamzara

Adına kardelen dediler daha sonra

Sen akıp giden bir nehirdin oysa

Yurdunda bir ilk olmanın onuruyla

Sen ki bilirsin karlı kayın köklerini

Bütün ormanlar ellerin

Ellerin çam kokardı saçların bulut

Kafkaslardan arşipel maviliklerine dek

Bütün direnişler gözlerin

Gözlerin sonsuz bakardı – bakışların umut

Yaşamı nasıl sorgulardı simit satan bir çocuk

Bir hamal Nisan Tezleri’ni nasıl okurdu

Doğanın Diyalektiği’ni nasıl kavrardı nasıl

Her sabah bir bulut asardın bıyıklarına

Yakana bir damla Alınteri takardın

Ne zaman yüreğin burkulsa – dara düşsen

Kutupyıldızı’nın kapısını çalardın

Farklılığın bu yüzdendi belki

Ölürken bile Şikago ve kömün kokardın

Tariş’te – Gültepe’de ve bütün yeryüzünde

Her gün bir mayıs – bahar ve bayramdın

İzmir kalbine gömerken bile seni

Sen aşk adına çoğalan soylu bir kavgaydın

Binboğaları bağırtan sen olmadın hiç

Seni gökyüzüne bakmadan suçladılar

Ağaçları kutsayıp şamanca

Dikenli dalları dileklerle taçladılar

Ne zaman yıldırım çarpsa birini

Toprağı senin ellerinle avuçladılar

Gökgürültüsünden korkan hep onlardı

Göksun ile Elbistan arasında

Çocukluğun çınar soluklu bir pınardı

Ne zaman yola çıksan

Maraş illerine mutlaka yağmur yağardı

Özgürlüğün adı İstanbul olmadı hiç

Et kasapta satılıyordu – ekmek fırında

Her sokakta bir zabıtayı ekerdin

Fabrika önlerinde ve bayram yerlerinde

Yeryüzüne bir tabla türkü dökerdin

Yağmur diner – bulutlar dağılırdı

Bir uzunhava sarardı bütün ufukları

“Maraş maraş derler anam bu nasıl Maraş”

Ölümü boğmuş geliyor Yemliha kardaş

Yüzünde yeşile bulaşmış eylül sarısı

Sen ne çabuk büyüdün ey çocuk

Açsan gözlerini

Çalılıklarda bir gelincik boylanacak

Kaldırsan başını

Bakışlarında kartallar havalanacak

Sıradan bir ölüm yakışmıyor yaşına

Yüreğin mutlaka bir ihtilal olacak

Kutupyıldızı’na göre çizdin ya rotanı

Kolay değil o görkeme ulaşmak

Bin kez gerekse bin kez ölürüm dedin

Ölümü zaferleyenler ormanına

En genç fidanı dikerek girdin

Uyan da bak kendine ey koca Tanpınar

Ustaların kapatmış müzeleri yüzlerine

Ne bir cami avlusu kalmış

Ne bir şadırvan

Bir zamansızlık zamanı Bursa’da zaman

Bursa zindanında gencecik bir dal

Koskoca bir orman çıkıyor mezarından

Varsın dolu vursun fındık dallarını

Halaylar yağmuru giyinmiş zindanda

Ağır ağır karanlığı yudumluyor akşam

Bugün Ay’ın Osman gülüşü

Şiirsel bir oyunla tutuşmuş İstanbul

Yürek yürek yanıyor yedi tepe

Alevler saçları kovalıyor sokaklarda

Gökyüzünde ayak sesleri müfrezelerin

Başı dik

Yüreği dik bir onur karşısında

Ölüm bir kez daha zorlu bir sınavda

En çok nehirler tanırdı seni

Ne zaman soluğunu rüzgar yapsan

Suların yüzü telaşlanırdı coşkudan

İhanetler seninle çıkardı su yüzüne

Ayrıklar seninle ayıklanırdı topraktan

Dediğin oldu işte

Ölümün dizleri çözülmek üzere

Biraz gelenek tohumu biraz kartal

Seni uğurlamak sığmıyor sözcüklere

Pülümür dağları Munzur’a yaslanır

Türküler susar yürekte

Bileklerde zincirler paslanır

Onca isyan içinde

Hangi kenger püskürmeden uslanır

Erzincan oynanır çocuksu düşlere

Göç denkleri hep umutlara bağlanır

Varoşlarda deprem gülü bir Erzincan

Sabaha karşı yükselir Haliç uyanmadan

Afişlerde şiirin ıssız sabır taşı

Enver Gökçe dostu hayat içre bir can

Herkesin adı biraz ibrahimdir dilinde

Biraz hakkı biraz erdoğan

Kulaklarında ölümün adı zafer haberi

Dilinde hiç bitmeyen bir türkü

“Ezirgan’dan Kemah’tan

Kervan yürür sabahtan”

Gökyüzüne kuşlar anlatsın bu zaferi

Son yolcu da ayrıldı Bursa garından

En çok analar bilir böyle günlerde

Acıdan ilmik ilmik isyan örmeyi

Öfkeyi ölüm sabrıyla nakışlayıp

Direnişi yüreklere giydirmeyi

En çok analar bilir

Evlat acısını tel tel alanlara sermeyi

Her gece camlar kırılır düşlerinde

Hücreler parçalanır

Gözleri sığmaz ufuk çizgilerine

Sesleri sabır kayalarında yankılanır

Her ölümle yeniden kabarır öfkeleri

Ölümsüzlük denizlerinde dalgalanır

Su savrulur – toprak kavrulur – zulüm boğulur

Analar bir kıyamet – bir tufan olur

Kar güneşle sevişir içlerinde

Ateş yağmurla güreşir

En çok analar militanlaşır böyle günlerde

Ölümün anlamı en çok onlarla değişir

Ey tarihsel utancımızı silerek ölenler

Yarınlar adına ölmeye yaşamak diyenler

Kaç gelenek yürüyor şimdi size doğru

Kaç gelecek yürüyor

Tarihi çağ çağ adımlayarak

Bazen yavaşlayıp bazen koşarak

Öfkeyi hücre hücre yakıp yüreklerinde

Beyinlerinde gururu tutuşturarak

And içiyorlar ayrı ayrı başucunuzda

Rüzgar diliyle tümünüzü kucaklayarak

Alnınızda dalgalanan bayraklar adına

Bayraklarda yaşayan ölümsüzler adına

Durmak yok bu koşuda – teslim olmak yok

Ağıt yok dilimizde – dizlerde titreme yok

Kaç güneş sönerse sönsün içimizde

Hep aydınlıkta yakalayacağız ölümü

Ya şafak sökerken ya güneş yükselirken

Sizin sesiniz olup sizi haykıracağız

Biz kazanacağız – biz kazanacağız

Adnan Yücel