Ölüm küçüle küçüle yaklaşıyor ve yavaş yavaş
Kolu Diyarbakır’da kopmuş – bacağı Metris’te
Kaşı Buca’da patlamış – gözü Ümraniye’de
Meyveler çoğalmış haziran bitmek üzere
Hoş geldin ey ölüm
Bursa ne güne duruyor yüreğin için
Beynin için İstanbul ve Ankara ne güne
Bütün cinayetler sararmak üzere
Martılar mola vermeden uçuyor seslerinde
Gözleri neden bu denli deniz
Özgürlüklerinin altmışlı günlerinde
Dalgalar nereye taşıyor bu ölümsüzlükleri
Köpükten dudaklar yanıyor
Uğurlamak sözcüğü yetmiyor artık
Her gün
Sonsuzluğa doğru bir yürek nehirleşiyor
Aylardan temmuz ki yaz ortası
Ölümün karanlıkta sırtlan sıçraması
Engerek dişi bütün telefonlar
Karakollar akrep arenası
Ölüm kendini soktu sokacak
Analar sel baskını alanlarda
Babalar susarak konuşuyorlar gözleriyle
Masallardaki ağlayan ayva ile gülen nar
Canlanan bir sevgide buluştu buluşacak
Ölüm düştü yere – adı mutlaka zafer olacak
İlki Munzur’a süzülen bir bulak
Ay tutulmasında gün ve güneş çığlığı
Kavgadan yana gürül gürül
Ak ve berrak
İlk haykırış olup çınlıyor zindanlarda
Saçları yeşil çam yangını kokuyor
Elleri mersin
Zulüm otağ kurmuş çocukluğuna
Direncini yazılmamış tarihler söylesin
Nar dalında çatlarken Akdeniz sıcağında
Telli kavak rüzgarsız yaşamı neylesin
İkincisi pürköpük Tarsus şelalesi
Ki soğuk sulardan türkülenmiş adı
İnancı aşk adına ışıklı kavgalardan
Görkemli çınarlardan almış soluğunu
Kaynağını Toroslardan
Ölümü zaferleyen yürekler adına
Yollar kapansa da kardan
Ölümsüzlüğü türküleniyor şimdi
Tarih burçlarında berdan berdan
Onaltı yaşındaydı yıldızlar kudururken
Sular bulanık her yer sis altında
Emek bayramına tuzaklar kurulurken
Yetmiş yedi baharında İstanbul’da
Bir leylak dalını bile kırmamıştı daha
Bir aşk haince sırtından vurulurken
İlginç bir isyanının doğumu kan şafağında
Yaşamın tutanaklarına geçti o gün
Ölümlerden doğmanın anlamı sorulurken
Eskişehir’le Bursa’nın arası
Yeşil üstüne zincir pası – tabut karası
Bir damla şiir düşmüş dudaklarına
Koğuşlar burcu burcu Nazım kokar
Hipokrat yemini bozulmuştur artık
Kulaklarında tok bir sestir Haydar
Ölümü yenmelisin diye çınlar ha çınlar
Bir balyoz iner tarih bileklerindeki demire
Demircinin kavgası karışır damlayan tere
Sevgiliye mektup şiirsiz yazılmaz
Kırk gün işkencede ya da kırk yıl hapiste
Aşk ateşi böyle körüklenir işte
Yağmur yere düşmeden kirlenir Ankara’da
Kondu sobalarında sabır yanar
Zindanlarında görkemli bir çınar
Ki felçli dallarıyla zincirleri kırar
Karanlıklar silinir nar renkli demir ışıltısında
Tutuşur Dışkapı – Çinçin ve Ulucanlar
İskitler’de ağaca sürülen tutkal
Adını sorar Demircioğlu’nun – aşkını sınar
Varsın elmas düşlerin kuyumcusu desinler
Pınarların ırmaklara koşusu desinler
O en büyük kavganın en estetik yanıtıdır
Yaşamı boyunca hep su vermiştir çeliğe
Fedakarlık ruhunun ölümsüz anıtıdır
Bir kayadan bir nehir fışkırır Ovacık’ta
Yeşilyazı dumanlı vadilere karışır
Bitimsiz ağıtlar yayılır koruluklara
Suların koynunda alabalıklar oynaşır
Kulaktan kulağa süt efsanesi
Beyaz karanfillerden bir buluttur gözeler
Bir yanda ser verip sır vermeyen önder ölüsü
Çarpar yüreğini aşiret kayalıklarına
Alişer’den Zarife’ye kol nasıl uzanır
Peri çayından Seyhan nehrine yol nasıl
Zulümden yana tok – aşktan yana aç
Biraz Dımıli biraz Kurmanç
Hep aynı türkü dolaşır diline
“Dersim dört dağ içinde – gülü var bağ içinde”
Çaldığın saz – söylediğin türkü aşkına
Buğday sarısı Konya’dan yeşil Bursa’ya
Hangi coşkular hangi suları sakladı koynunda
Akşam olup deniz çekilirken uykulardan
Rüzgar yelesinde bir yolcu gelir Urla’dan
Uzanıp güneşin kapısını çalar
Yepyeni bir destana başlar yıldızlar
Her sabahın birçok sorunu vardır
Kuşlar ve dalgalar kurulunda tartışılır
Her soruna bir çözüm uçurur martılar
Bürolar bulut bulut olur – dağılır
İzmir’de körfez her sabah yeniden kanar
Buca’dan Aydın’a sürgün bir yağmur
Börklüce diyarında düşer yapraklara
Süzülüp toprağa karışır
Bir uzun koşuyla başlar ki nehirler
Tam altmış yedi gün dalga – köpük
Her damla bir Bedrettin olur asılır
Ölümü yenmeyi kendisine yakıştıranlara
Her günün sonunda selamlar salınır
Dallar yürekte nasıl şiir açar bilirsin
Dağlar taşlar nasıl türkü yakar
Türküler nasıl özgürlük kokar bilirsin
Makas olup biçer gidersin karanlıkları
Renkleri notalara taşırsın – sesleri alanlara
Sahneler sesinle çınlar – gökyüzü susar
Zaman çığlıkları yayılır saçlarına
Bakışlarına Ayşe’nin gülen yüzü takılır
Telci’nin sesi düşer kulaklarına
Upuzun bir senfoniymiş gibi dinlersin
İçinde estetik dokuya bürünürken direniş
İsimsiz bir mitralyöze dönersin
Bir halaya başlamıştın diz vura vura
Senden önce gidenlerle
Seninle birlikte yürüyenlerle kol kola
Kimi zılgıt kimi bozlak
Kimi zeybek kimi horon ve tamzara
Adına kardelen dediler daha sonra
Sen akıp giden bir nehirdin oysa
Yurdunda bir ilk olmanın onuruyla
Sen ki bilirsin karlı kayın köklerini
Bütün ormanlar ellerin
Ellerin çam kokardı saçların bulut
Kafkaslardan arşipel maviliklerine dek
Bütün direnişler gözlerin
Gözlerin sonsuz bakardı – bakışların umut
Yaşamı nasıl sorgulardı simit satan bir çocuk
Bir hamal Nisan Tezleri’ni nasıl okurdu
Doğanın Diyalektiği’ni nasıl kavrardı nasıl
Her sabah bir bulut asardın bıyıklarına
Yakana bir damla Alınteri takardın
Ne zaman yüreğin burkulsa – dara düşsen
Kutupyıldızı’nın kapısını çalardın
Farklılığın bu yüzdendi belki
Ölürken bile Şikago ve kömün kokardın
Tariş’te – Gültepe’de ve bütün yeryüzünde
Her gün bir mayıs – bahar ve bayramdın
İzmir kalbine gömerken bile seni
Sen aşk adına çoğalan soylu bir kavgaydın
Binboğaları bağırtan sen olmadın hiç
Seni gökyüzüne bakmadan suçladılar
Ağaçları kutsayıp şamanca
Dikenli dalları dileklerle taçladılar
Ne zaman yıldırım çarpsa birini
Toprağı senin ellerinle avuçladılar
Gökgürültüsünden korkan hep onlardı
Göksun ile Elbistan arasında
Çocukluğun çınar soluklu bir pınardı
Ne zaman yola çıksan
Maraş illerine mutlaka yağmur yağardı
Özgürlüğün adı İstanbul olmadı hiç
Et kasapta satılıyordu – ekmek fırında
Her sokakta bir zabıtayı ekerdin
Fabrika önlerinde ve bayram yerlerinde
Yeryüzüne bir tabla türkü dökerdin
Yağmur diner – bulutlar dağılırdı
Bir uzunhava sarardı bütün ufukları
“Maraş maraş derler anam bu nasıl Maraş”
Ölümü boğmuş geliyor Yemliha kardaş
Yüzünde yeşile bulaşmış eylül sarısı
Sen ne çabuk büyüdün ey çocuk
Açsan gözlerini
Çalılıklarda bir gelincik boylanacak
Kaldırsan başını
Bakışlarında kartallar havalanacak
Sıradan bir ölüm yakışmıyor yaşına
Yüreğin mutlaka bir ihtilal olacak
Kutupyıldızı’na göre çizdin ya rotanı
Kolay değil o görkeme ulaşmak
Bin kez gerekse bin kez ölürüm dedin
Ölümü zaferleyenler ormanına
En genç fidanı dikerek girdin
Uyan da bak kendine ey koca Tanpınar
Ustaların kapatmış müzeleri yüzlerine
Ne bir cami avlusu kalmış
Ne bir şadırvan
Bir zamansızlık zamanı Bursa’da zaman
Bursa zindanında gencecik bir dal
Koskoca bir orman çıkıyor mezarından
Varsın dolu vursun fındık dallarını
Halaylar yağmuru giyinmiş zindanda
Ağır ağır karanlığı yudumluyor akşam
Bugün Ay’ın Osman gülüşü
Şiirsel bir oyunla tutuşmuş İstanbul
Yürek yürek yanıyor yedi tepe
Alevler saçları kovalıyor sokaklarda
Gökyüzünde ayak sesleri müfrezelerin
Başı dik
Yüreği dik bir onur karşısında
Ölüm bir kez daha zorlu bir sınavda
En çok nehirler tanırdı seni
Ne zaman soluğunu rüzgar yapsan
Suların yüzü telaşlanırdı coşkudan
İhanetler seninle çıkardı su yüzüne
Ayrıklar seninle ayıklanırdı topraktan
Dediğin oldu işte
Ölümün dizleri çözülmek üzere
Biraz gelenek tohumu biraz kartal
Seni uğurlamak sığmıyor sözcüklere
Pülümür dağları Munzur’a yaslanır
Türküler susar yürekte
Bileklerde zincirler paslanır
Onca isyan içinde
Hangi kenger püskürmeden uslanır
Erzincan oynanır çocuksu düşlere
Göç denkleri hep umutlara bağlanır
Varoşlarda deprem gülü bir Erzincan
Sabaha karşı yükselir Haliç uyanmadan
Afişlerde şiirin ıssız sabır taşı
Enver Gökçe dostu hayat içre bir can
Herkesin adı biraz ibrahimdir dilinde
Biraz hakkı biraz erdoğan
Kulaklarında ölümün adı zafer haberi
Dilinde hiç bitmeyen bir türkü
“Ezirgan’dan Kemah’tan
Kervan yürür sabahtan”
Gökyüzüne kuşlar anlatsın bu zaferi
Son yolcu da ayrıldı Bursa garından
En çok analar bilir böyle günlerde
Acıdan ilmik ilmik isyan örmeyi
Öfkeyi ölüm sabrıyla nakışlayıp
Direnişi yüreklere giydirmeyi
En çok analar bilir
Evlat acısını tel tel alanlara sermeyi
Her gece camlar kırılır düşlerinde
Hücreler parçalanır
Gözleri sığmaz ufuk çizgilerine
Sesleri sabır kayalarında yankılanır
Her ölümle yeniden kabarır öfkeleri
Ölümsüzlük denizlerinde dalgalanır
Su savrulur – toprak kavrulur – zulüm boğulur
Analar bir kıyamet – bir tufan olur
Kar güneşle sevişir içlerinde
Ateş yağmurla güreşir
En çok analar militanlaşır böyle günlerde
Ölümün anlamı en çok onlarla değişir
Ey tarihsel utancımızı silerek ölenler
Yarınlar adına ölmeye yaşamak diyenler
Kaç gelenek yürüyor şimdi size doğru
Kaç gelecek yürüyor
Tarihi çağ çağ adımlayarak
Bazen yavaşlayıp bazen koşarak
Öfkeyi hücre hücre yakıp yüreklerinde
Beyinlerinde gururu tutuşturarak
And içiyorlar ayrı ayrı başucunuzda
Rüzgar diliyle tümünüzü kucaklayarak
Alnınızda dalgalanan bayraklar adına
Bayraklarda yaşayan ölümsüzler adına
Durmak yok bu koşuda – teslim olmak yok
Ağıt yok dilimizde – dizlerde titreme yok
Kaç güneş sönerse sönsün içimizde
Hep aydınlıkta yakalayacağız ölümü
Ya şafak sökerken ya güneş yükselirken
Sizin sesiniz olup sizi haykıracağız
Biz kazanacağız – biz kazanacağız
Adnan Yücel
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!