Kadınları katılmadığı bir devrim hareketi düşünülemez. Tüm toplumsal hareketler kadınların vazgeçilmez varlığıyla renklenir, güçlenir. Kadınlar kavgaya atıldıkları zaman öyle gözükara ve geriye bakmaz olurlar ki nice erkek, onların bu yiğitliklerinden etkilenerek ileri fırlar.
Clara Zetkin, Rosa Luxemburg, Aleksandr Kollontai, Innesse Armand gibi, kimi tarihe geçen görkemli adlarıyla dünya kadınlarına esin olur, kimi isimsizler ordusunda sessizce yerini alır. Adlar kalmaz akılda, suretler kalmaz; kahramanlıklar sayesinde kazanılanlar yazılır hafızalara…
İşçi sınıfı ve kadın mücadelesinin öncülerinden Clara Zetkin örgütlü mücadelenin zorunluluğuna inanmış bir siyasetçiydi. Ömrü boyunca burjuvaziye, erkek egemen sisteme karşı savaştı. 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olmasının asıl örgütleyicisiydi.
Lenin tarafından “O bir kartaldı” diye anılan Rosa Luxemburg hem teorisyen hem dünyaya meydan okuyan bir savaşçıydı. Katlettiler ama o “Bu ‘yenilgiden’ geleceğin zaferi çiçek verecektir!” dedi ve insanlığın kurtuluş mücadelesine dair umudunu asla yitirmedi.
“Kadına karşı ezeli önyargıları ortadan kaldırma gücünü gösteren yalnızca canlı, devrimci rüzgârlardır ve ancak yeni insanlık, üretken-emekçi halk yeni bir toplum kurarak kadının tümüyle eşit haklara ve özgürlüğüne kavuşmasını sağlamayı başarabilecektir,” diyen Aleksandr Kollontai boyun eğmez bir kadın hakları savunucusuydu.
Kiminin adı 1789 Büyük Fransız Devrimi’ydi. “İğne ve iplikten başka silahımız da var bizim” diye öne atıldılar. Açtılar, yoksuldular. Ekmeğe verdikleri para aylıklarının yarısını götürüyordu. Ekmek ayaklanmaları çizdi yollarını. Rusya’da 1917’deki Şubat Devrimi’nin fitilinin ateşlenmesinde olduğu gibi kimi zaman salt kadınların sürükleyip götürdüğü ayaklanmalarla ünlendiler.
Kiminin adı Louise Michel’di. 1871 Paris Komün’ünde gözyaşlarını bir yana bırakıp, kanlarını bu ilk işçi devletinin kurulmasına harç yaptılar. İşçi ve emekçilerin kazanacakları özgürlük, onların da özgürlüğü olacaktı, savaşa koyuldular.
Kadınlar Komün’ü savunmak için son ana kadar çarpıştılar. 120 kadından oluşan bir müfreze, gece gündüz demeden, ardında ölecekleri efsanevi barikatları inşa etti; dövüştü, dövüştü…
Kiminin adı Mary Jones “Ana”’ydı. Amerikan sendikacılık ve grev tarihinin en büyük ajitatörlerindendi. Milisler tarafından aranmasına, gözaltına alınıp tutuklanmasına, sürgün edilmesine ve polisçe tehdit edilmesine rağmen, 60 yıl boyunca mücadeleyi ön saflarda yürüten emekçi bir kadındı Jones Ana. Kadınlara oy hakkı mitinginde, “Kıyameti koparmak için oya ihtiyacımız yok. Sizin inanca ve bir ideale ihtiyacınız var.” diye haykırıyordu.
1917 Ekim Devrimi’ni başlatan da Petrogradlı işçi kadınlar oldu. 22 Şubat günü,
Savaşın ve açlığın umutsuzluğa sürüklediği işçi kadınlar, önüne geçilmez bir doğal afet, yoluna çıkan her şeyi tahrip eden bir kasırga gibi geldiler.
‘Nasıl bir insan bir insana aşık olur, ben de öyle aşık oldum partiye’ sözleriyle geçti öncü kadınlar tarihine Zehra Kosova. Partideki adıyla Tütüncü Zehra, proletaryanın 1920’lerdeki mücadelesini damga vurdu.
Parti üyesi Naciye, daha 1920’lerde Birinci Doğu Halkları Kurultayı’nda yaptığı konuşmada haykırıyordu: “Doğulu devrimci kadınların savaşı daha zor olacaktır. Çünkü onlar ayrıca erkeklerin zorbalığına karşı da savaşıyorlar.
*
Faşizmin Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllarda kadınlar yine ayakta, görev başındaydı. İspanya’da, İtalya’da, Fransa’da, Polonya’da faşizmin silahlı-silahsız celladıydılar. 16’sında, 17’sinde, evli-bekar, anaydılar. İnsanlığın can düşmanına karşı savaşta erkekler kadar yiğit, onlar kadar iddialıydılar. Askeri fabrikalara sabotajlarda kadınlar vardı. Yeraltı militanlarını hapisten kaçıran, saklayıp besleyen yine onlardı.
Evlerinde oturmak yerine en tehlikeli görevlere talip oldular. Savaşta ölmenin kolay, yakalanmanın kadınlar için ölmekten bin kez beter olduğunu bilerek ve isteyerek atıldılar ileri…
Kadınların çatışmalara katılımı öylesine fazlaydı ki, ayaklananların kasabı SS Jürgen Stroop 1949’da Varşova’da kapatıldığı bir hapishanede şöyle sayıklıyordu: “Bu kızlar insan değildi, belki tanrıça ya da şeytandılar. At cambazları gibi soğukkanlı ve becerikliydiler. Çoğunlukla iki elle de silah kullanabiliyorlardı! İnat ve dayanıklılıkla sonuna kadar savaştılar. Bu kadınlar SS’ler arasında korku saldılar.
Kiminin adı Mika, kiminin adı Margaritay’dı. Faşizme karşı savaşta İspanya’da dövüştüler. Direnişin belkemiğiydiler. Asturias Dağları’nda Valencia eteklerinde, Madrit’te… “İspanya halkı, kadınlar! Silahınız yoksa bıçaklarınızla, kızgın yağlarla savaşın. Diz çöküp yaşamaktansa, ayakta ölmek evladır” çağrısına yanıt verdiler.
Kiminin adı Manolita’ydı. “Cepheye elimde bir temizlik beziyle gebermek için gelmedim. Devrim için yeterince kap yıkadım” diye isyan ediyor, silah istiyordu.
Kiminin adı Zala’ydı. Politikayla yakın uzak hiçbir ilgisi olmayan Polonyalı bir kadın çiftçi nasıl partizan olur? Elinden sabanını bırakıp silahı almak için bir kadın neler yaşamalıdır?
Kiminin adı Vitka Kempner’di. Litvanya’da Nazilere karşı ilk sabotaj eylemini gerçekleştiren kadın. Vitka 19 yaşında. Alman işgalcilere karşı Polonya’da çarpışan direnişin bir üyesi.
Bir insanı öldürmeyi bu kadınların akılları almazdı ama düşmanı ve işbirlikçilerini öldürmeye hazırdılar. Korkmuyorlar mıydı, belki evet, ama korkularını yenmeyi daima bildiler. Çünkü zalimlere duydukları kin korkularından güçlüydü.
Yıllar 2007’yı gösterdiğinde adları Wacen Taleb, Zeynep Fahdel ve Lika Ömer Muhammed oldu. Emperyalist işgal ve direnişin hüküm sürdüğü Irak’ta beş polisi öldürmek ve karakollara saldırmakla suçlandılar. İşbirlikçi Irak Hükümeti tarafından idama mahkum edildiler.
*
Bu bayrak hiç düşmedi. Kuşaktan kuşağa ülkeden ülkeye taşındı.
Filistinli Kerime’nin kaldırdığı özgürlük bayrağı Kürdistan’da Leyla Kasım’ın elindeydi. Leyla Kasım, Newroz ateşi olarak bedenini tutuşturan Zekiye Alkan oldu, Bedriye Demirel oldu. Kürt kadın komutan Piroz oldu. Son mermisini tükettiğinde “hainlere teslim olmak”tansa kayalardan attı kendini Güney Savaşı’nda.
Geri hizmette konumlandırmayı kabul etmeyerek “Ben buraya savaşmaya geldim” diyen Beritan oldu. Bişeng Anık toprağa düştüğünde tıpkı İspanyol partizanı Manolita gibi 16’sındaydı.
Hep yeni dallara, yeni tomurcuklara ulaşan “Ölümsüz ağaç” Sakine Cansız, ışıltılı gülüşlü Fidan Doğan, devrimci coşkunun ismi Leyla Şaylemez katıldı bu kervana sonra. “Bitmedi daha / Sürüyor o kavga” diyen Sêvê, Pakize, Fatma gözlerinde küçülterek yürüdüler ölümün üstüne…
Kimi Nergis Gülmez’di, kimi Aysun, kimi Peruşka (Perihan Çolak)
Kiminin adı Sabahat Karataş, kimininki Gürcan Eranıl’dı…
TİKB militanı Songül Kayabaşı 18’inde ölümle buluştu. Selma Aybal 19’unda gencecik bir fidandı toprağa düştüğünde. 12 Eylül kasırgasının ortalığı dümdüz ettiği yıllarda devrim için çıktı yola. Düşmanın eline düştü sonra. İşkenceye çektiler. “Silah” dediler. “Örgüt” dediler. Sustu sustu. Ölümüne sustu.
Nilgün Gök oldu ’93’lerde. “Yeni Çağ’ın Çocuğu”, militan bir devrim kızı… Durmak yok, yorulmak yok; hep ileriye, engelsiz bir koşuydu yaşamı. Kestiler yolunu bir eylem sonrası. “Vuruldum” dedi sessizce. Düştü yanı başındakinin omzuna. Elindeydi silahı.
Zeynep Poyraz, “Bizsiz olmaz bu işler” diyerek koştu kavga alanlarına, genç yaşamını Gazi barikatlarında bıraktı..
Lale Çolak, “Haramilerin Saltanatı”na karşı savaştı bir ömür boyu. İstanbul sokaklarından, İstanbul proletaryasıyla sıkılı yumrukları havada geçmeyi düşledi.
Bayrak hiç düşmedi yere, bugünlere taşındı…
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!