Bu programda bir değişiklik yaptık. Moderatörlüğü gazetemiz yazarlarından Oya Açan yaptı. H. Selim Açan ise bu kez konuktu.
Oya Açan konuyu açarken, proletaryanın devrimci diktatörlüğünü sosyalizmi inşa edebilmek için başvurulması gereken zorunlu araç ve yöntemlerden biri olarak tanımladı. Fakat özellikle liberal-reformist kesimlerin proletarya diktatörlüğü sözcüğünü dahi “itici” bularak karşı çıktıklarını, kendilerini “Marksist” olarak tanımlayan kimilerinin de 1989 çöküşü sonrasında bunlara katıldığını hatırlattı. Bu hatırlatmaların arkasından “Proletarya diktatörlüğünü kabul ya da reddetmek ne anlama gelir” sorusunu sordu.
H. Selim Açan bu soruyu, Lenin’in Devlet ve İhtilal’de Marx’ın Weydemer’e yazdığı bir mektupta yazdıklarından hareketle koyduğu ölçüyü anarak yanıtladı: Sınıfların varlığını ve sınıf mücadelesinin kabulünü proletarya diktatörlüğünün zorunluluğunun kabulüne kadar genişletip genişletmemenin Marksist olup olmamanın ölçütü olduğunu söyledi. Dolayısıyla konuyu Marksizm zemininde ele alıp tartışmanın ancak bu kabul zemininde kalındığı sürece mümkün olacağının altını çizdi.
Oya Açan’ın ikinci sorusu proletarya diktatörlüğünün işlevi üzerineydi. Burjuvazinin sınıf diktatörlüğünü yıkmak için savaşan devrimci proletaryanın burjuvaziyi iktidardan alaşağı ettikten sonra hâlâ niye böyle bir diktatörlüğe ihtiyaç duyduğunu sordu.
H. Selim Açan bu soruyu yanıtlarken, proletarya diktatörlüğünün işlevinin genellikle sadece devrilmiş ama henüz ortadan kalkmamış sömürücü sınıfların baskı ve denetim altında tutulmasına indirgendiğini ama bunun eksik dolayısıyla sığ bir kavrayış olduğuna dikkat çekti. İşin bu yönünü Lenin’in “en kolay ve basit tarafı” olarak tanımladığını, proletarya diktatörlüğünün asıl işlevinin sosyalist temellerde yeni bir ekonomik ve toplumsal düzen kurmak olduğunu vurguladı. Bu noktada, proleter sosyalist devrimle sömürücü bir düzenin yerini başka bir sömürü düzeni ve onun temsilcisi sınıfın iktidarının aldığı devrimler arasındaki temel farkı hatırlattı.
Tarihsel bakımdan ömrünü tamamlamış bir sömürü düzeninin yerini alan yenisinin sadece ekonomide değil toplumsal hatta kültürel alanlarda da eskisinin bağrında serpilip üstün hale geldiğini, dolayısıyla yeni düzenin temsilcisi sınıfın şu ya da bu biçimde siyasal bir devrimle iktidarı da ele geçirdiği zaman yeni düzenin kuruluşunun bir anlamda tamamlandığını belirtti. Buna karşın üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vererek sömürüyü ortadan kaldırmayı amaçlayan sosyalist devrimin böyle bir şansı ve olanağının olmadığını, siyasal iktidarın ele geçirilmesinin onun için son değil başlangıç anlamına geldiğini belirtti. Proletarya diktatörlüğünün de bu kuruluş sürecinin temel manivelası olduğunun altını çizdi.
Programın son bölümünde “komün tipi devlet” konusu konuşuldu. Oya Açan konuyu açarken, Marksizmin önderlerinin proletarya diktatörlüğünü “sözcüğün gerçek anlamında devlet olmayan devlet, sönümlenme yolunda devlet” olarak tanımladıklarını hatırlatarak 20. yüzyıldaki sosyalizmi inşa pratiklerinde gelişmenin bu yönde olup olmadığını sordu.
H. Selim Açan bu soruya yanıtına “Maalesef…” diyerek başladı. Sönümlenme yerine devletin azmanlaşması yönündeki gelişmenin hangi nesnel ve öznel nedenlerden kaynaklandığına işaret ettikten sonra, 21. yüzyılın sosyalizmini inşa ederken o deneyimlerden çıkarılacak derslerin başına parti ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını yazmak gerektiğini vurguladı. Marx ve Engels’in “devletin sönümlenmesi” tezlerine de ilham veren ütopik sosyalist Saint-Simon’un, “insanların siyasal yönetiminden şeylerin ve üretim işlemlerinin yönetimine geçiş” ilkesinin temel kılavuz olarak alınmasının önemine işaret etti. Bu bağlamda devlet işlerinin örgütlenmesinde de sınıfın ve kitlelerin bütün karar ve denetim süreçlerine doğrudan katılımını esas alacak bir sistemin inşasını önerdi.
Dizimizin 11. programını aşağıdaki dijital platform linklerinden dinleyebilirsiniz:
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!