Günümüzde Türkiye solunun en zayıf noktasını işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleriyle olan bağlarının cılızlığı oluşturuyor.
Sadece devrimcilikte ısrarlı olanların değil kitle kuyrukçusu popülist show siyasetini esas alan reformist kesimlerin de toplumda hissedilir bir karşılığı, kayda değer bir politik, moral ve entelektüel ağırlığı yok. Türkiye solu bu açıdan tarihinin en etkisiz ve itibarsız dönemlerinden birini yaşıyor.
Bunun nedenlerinin tartışılması kuşkusuz önemli ve zorunlu ama ayrı ve kapsamlı bir konu. Bugün bundan da önce bu zayıflığın nasıl giderileceği, bu ‘etkisiz eleman’ konumundan nasıl çıkılacağı üzerine yoğunlaşmak şart.
Gerçi bu ikisi birbirinden kopartılamaz, biri diğerinin karşısına konulamaz. Dahası, sonucu doğuran nedenler bütünlüğünden sol olarak kendi payımıza düşenlerle dürüst ve cesur bir hesaplaşma yönelimine girmeden tabloda köklü bir değişim yaratabilmemiz mümkün olmaz.
Dolayısıyla yukardaki ‘öncelik’ vurgumuz, geçmişin dürüst ve samimi bir özeleştirisiyle solun ve sosyalizmin yeniden itibar ve çekim gücü kazanması arasındaki diyalektik bağın inkârı anlamına gelmiyor. Sadece dün’den bir türlü bugüne gelemeyen, bugüne dair tek bir cümlesi dahi olmayan bir geçmiş tartışmasının anlamsızlığı ve yararsızlığıyla mevcut toplumsal-politik cılızlığımızı içine sindirerek yola devam etmenin olanaksızlığına dikkat çekmeyi amaçlıyoruz.
Meramımızı bu bağlamda şöyle de ifade edebiliriz:
Sosyalizmin ve devrimciliğin değerlerine hayatiyet ve çekim gücü kazandırarak toplumu o temelde dönüştürecek politik bir güç haline gelebilmemiz için sol adına bugün ‘yakalamamız gereken halkayı’ ne oluşturuyor?
Günümüzde devrimcilikle reformizm arasındaki tayin edici çizgi bize göre bu soruya verilen yanıttan geçiyor. Daha doğrusu, işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleriyle ilişkilerimizdeki korkunç kopukluğu ortadan kaldırmayı esas almakla yetinmeyip bunu hangi içerikte, hangi yöntem ve araçlarla nasıl gidermeye çalıştığımız sorusuna verdiğimiz yanıtta cisimleşiyor.
İşçi sınıfı ve emekçi yığınlarla kitlesel ölçekte, yaygın ve kalıcı bağlar kurmak istiyorsak devrimciler ve sosyalistler olarak her şeyden önce onlara güven vermek zorundayız. Çünkü dünyada olduğu gibi Türkiye’de de solun güç ve itibar kaybı sürecinde yığınlar devrimcilerin aklına, ferasetine, politikalarına ve siyaset tarzına duydukları güveni yitirdiler.
İkinci olarak, sınıfa ve emekçi yığınlara bazı bedelleri göze alarak kavgaya atılmalarını sağlayacak bir özgüven kazandırmayı hedeflemeliyiz.
Ve en nihayet geride kalanları dahi cesaretlendirip ileriye çekecek militan bir moral motivasyon ortamı yaratmalıyız.
Birlikte gözetilip iç içe örülmesi gereken bu hedeflerin gerçekleşebilmesi her şeyden önce koşullara teslim olmayan bir devrimci irade, ısrarlı ve inatçı bir çaba gerektiriyor. Ama bu irade, kendini aldatmanın farklı bir türünü oluşturan soyut bir iman gücüne değil tarihsel hedef bilincinin açıklığıyla hareket eden dönemsel bir somutluğa dayanmak zorunda.
Bunun ilk koşulu ise, işçi ve emekçi yığınların hayatlarına değen, dahası hayasız bir sömürü, aşağılanma ve yoksunluklar içinde kıvrandıkları dayanılmaz koşulların değişebileceği umudu ve güvenini yaratabilecek açıklıkta net bir dönemsel program sahibi olmaktır.
Bu öyle bir program olmalıdır ki, sosyalizm ve sınıfsız komünist toplum tarihsel amacını elbette bir kenara bırakmamalı ama bu kez de “devrimci tutarlılık” adına ‘kitaba uygunluğu’ başa yazan, birbirimize karşı siyaset yapmayı esas almaktan kaynaklanan “başkaları ne der” kaygısıyla değil herhangi bir işçi ve emekçinin bile kulak verip dikkat kesilme ihtiyacı duymasını sağlama amacından hareket etmelidir.
İşçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerinin bugünkü bilinç ve örgütlülük düzeyi ve ruh hali gözönüne getirilecek olursa onlarla devrimci-sosyalist hareket arasında etkileşimi mümkün kılacak dönemsel talepler manzumesinin ‘kendinde şeyler’ olarak ele alındıklarında belirgin bir reformist karakter taşıması kaçınılmazdır. Toplumsal bir devrimi amaçlayan devrimciler ve sosyalistler olarak bu bizlerin iddiası, niyet ve tercihlerimizle çelişen bir durumdur. Ne var ki bugün için gücümüzü aşan nedenlerin dayattığı bir zorunluluktur. Önemli olan (dönemin sıçramalı gelişme olanaklarını da bağrında taşıdığını unutmadan) karşımızdaki gerçekliğin farkında olmakla ona teslim olup kendimizi bu geriliğe uyarlamak arasındaki tayin edici farkı gözden kaçırmamaktır. Bu ikincisi reformizme götürür.
Diğer yandan kendi başlarına ele alındıklarında sistemin temellerine dokunmayan öyle reformist talepler olabilir ki, bunlar Engels’in tanımıyla “ipin asılan bir adama verdiği destek” benzeri bir rol oynarlar. Mevcut bilinç ve örgütlülük düzeyi yanında ruh hali itibarıyla da burjuvazi ve kapitalizme cepheden saldırmanın henüz çok uzağında olan sınıfı ve emekçi kitleleri o düzeye doğru ilerletmenin kaldıracı rolünü oynarlar.
Bu ön hatırlatmaların ardından somuta gelecek olursak yanıtını aradığımız soru şudur: Bugün emekçi yığınların hayatlarına değen, bizim sesimize kulak vermelerini sağlamakla kalmayıp “bu talepler için dövüşmeye değer” istek ve iradesini uyandıracak talepler neler olabilir?
“Herkese iş, herkese çalışma hakkı”nı herhalde en başa yazmak gerekir. “İnsan onuruna yakışmayan kölece koşullarda güvencesiz çalışmaya ve taşeronlaştırmaya son”, “Kadına şiddeti, kadınlara sınır çizmeyi, kadın cinayetlerini karşılıksız bırakmamak”, “Parasız eğitim ve sağlık hakkı”, “Herkese insanca yaşamaya yetecek asgari temel gelir”, “Eksiksiz bir ifade ve örgütlenme özgürlüğü”, “Kürtlere özgürlük”, “Yerel yönetimlere özerklik”, “İnançlar arasında ayrımcılığa son, bütün inançlara eşitlik ve özgürlük”, “Büyük sermayeye artan oranlı vergi”, “Kredi kartı faizlerinin sıfırlanması!”, “Tarımda küçük üreticilerin desteklenmesi- Üretici birlikleri tarafından belirlenecek taban fiyat uygulaması”, “Savaş kışkırtıcılığına ve savaş politikalarına son”…
İşçi sınıfı ve emekçilerle giderek derinleşip kalıcılaşma potansiyeli taşıyan yaygın ve kitlesel ilişkiler kurmamıza hizmet edecek dönemsel bir programın ana çerçevesini bize göre bu talepler oluşturmalıdır.
Bu çerçeve bazı yönlerden elbette eksik ve yetersizdir. Lakin “eksiksiz bir program” adına 1970’li ve 1990’lı yıllarda yapıldığı gibi demokratik devrimciliğin asgari programına denk düşen en az 20-25 talebin alt alta sıralandığı “program”larla ortaya çıkacak olursak sadece kendimizi tatmin etmiş oluruz.
Öte yandan yine Türkiye siyasi tarihinden başka bir örnek olarak Ecevit’in 12 Mart sonrası yaptığı patlama örneği hatırlanmalıdır. Sol gösteren bir sağcı olarak Ecevit topu topu 3 sloganla (“Bu düzen değişmelidir”, “Toprak işleyenin, su kullananın” ve “Kontgerillayı dağıtacağım”) ortaya çıkmış ama o koşullarda farklı bir çıkış arayışı içinde olan kitleleri elektriklendirerek dağa-taşa adını yazdıracak kadar büyük bir destek kazanmıştır.
Öte yandan ne kadar etkileyici ve eksiksiz olursa olsun hiçbir program (ve çözümleme) sınıf mücadelesinde kendi başına ya da kendi kendine bir sonuç üretmez. Önemli olan o program doğrultusunda sergilenecek pratiktir.
Devrime öncülük sorumluluğunun günümüzdeki yükümlülükleri üzerinde durmaya devam edeceğiz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!