Türkiye’de 2023‘ün öncesi ve sonrasıyla bir ‘seçim yılı’ olarak geçeceği ortada.
Gerçi bu seçimin yapılıp yapılmayacağı, yapılsa bile hangi koşullarda nasıl bir seçim olacağı hâlâ meçhul.
Yalnız süreç nasıl seyrederse seyretsin ortaya çıkacak sonuç ve oluşacak yeni dengelerin önümüzdeki yıllar üzerinde de tayin edici etkileri olacak.
Bu sezgiden hareketle “Bu seçimin bir kader seçimi olduğu” görüşü ilerici kamuoyunda hayli yaygın ve etkili. AKP-MHP ikilisiyle bu ittifakın genellikle gözden kaçırılan üçüncü ayağı Ergenekoncu faşist koalisyon kazanacak olursa “Türkiye’de İslamcı faşizmin kurumsallaşma sürecinin tamamlanmakla kalmayıp çıkılması zor bir karanlık tünele gireceğimiz” düşünülüyor.
Bu tümüyle haksız bir görüş sayılmaz. Fakat hem geleceğimizi sadece bir seçime bağlaması yönüyle yanlış hem de Türkiye’de rejimin faşist bir karakter kazanmasını Tayyip Erdoğan’a ve Başkanlık sistemine geçişle başlamış bir süreç olarak gördüğü için doğru değil.
Öte yandan bunun alternatifi olarak pazarlanan “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” önerisi konusunda da kafalar pek açık değil. Bu daha çok 2017’de tek adam diktatörlüğüne geçiş öncesinin kör-topal işleyen parlamenter sistemine dönüş olarak algılanıyor. Ki bu algının da çok yanlış olduğu söylenemez.
Özellikle 6’lı Masa tarafından aylar süren esrarlı bir hazırlık süreci sonunda alay-ı vala ile ilân edilen 84 maddelik yeni Anayasa önerisi bir ‘restorasyon projesi’ olarak bile çok cılız. Bir-iki küçük rötuş dışında köklü bir demokratikleşme niyeti taşımıyor.
Öyle ki, Türkiye’nin demokratikleşebilmesinin önündeki en büyük barikatı-kilidi oluşturan Kürt sorununun demokratik çözümüne dair tek bir işaret dahi yok. Ne eşit vatandaşlık vurgusu ne ana dilde eğitim ne yerel yönetimlere özerklik ne Cumhuriyet tarihi boyunca izlenen inkâr ve asimilasyon politikalarına dair özeleştiri emaresi var.
Aynı şekilde taslakta “Kadının (da) adı yok”. Öyle ki İstanbul Sözleşmesi’ne dönüşün bile lâfı edilmiyor. Bunun yerine sol kulağın sağ ayakla gösterilmesini çağrıştıran bir yöntemle “uluslararası sözleşmelerden çekilme yetkisi” Cumhurbaşkanlarının elinden alınıyor, o kadar.
Cemevlerine ibadethane statüsü tanınması gibi temel demokratik bir hak başta olmak üzere Alevilerin talep ve beklentilerine yanıt aramak da boşuna.
Ermeniler, Rumlar, Süryaniler gibi sistematik bir dışlanma ve zulme uğrayan azınlıklar konusunda olduğu gibi cinsel kimlik ve tercihleri nedeniyle saldırıya uğrayan LGBTİ+ hakları konusunda da kör ve sağır bir rejim modeli önerilen.
Uzun sözün kısası, Tayyip Erdoğan’da cisimleşen führerci rejim modeline güçlü bir siyasal-moral darbe indirilemeyecek olursa bugünkünden daha boğucu hale getirilmeye çalışılacak zor ve karanlık günlerin bizleri beklediğini görmek zor değil ama bu karanlığın alternatifi olarak sunulan restorasyon projeleri de özlemini duyduğumuz özgürlüğü içermekten çok uzak.
***
Gözümüzün önündeki gerçekleri görebilmek için, “Önce şu Tayyip’ten bir kurtulalım da, sonrasında ne olacaksa olsun” sığlığında bir muhalefet anlayışından bir an önce sıyrılmak şart! Aksi taktirde çok değil bir-iki yıl içinde “Hay ellerim kırılaydı da…” pişmanlığını bir kez daha yaşamaktan kaçamayız.
Dahası yağmurdan kaçtığımızı zannederken öyle bir doluya yakalanırız ki, büyük bir hayal kırıklığı yaşamakla kalmaz, kısa bir karmaşa ve kaos döneminin ardından bugünküne rahmet okutacak II. Tayyip’lerin bitlerinin kanlandığı, dahası Lübnanlaşma ya da Suriyelileşme yoluna girmiş bir Türkiye gerçekliğiyle karşı karşıya kaldığımızı görebiliriz.
Bu olasılık bazılarımıza fazla abartılı, dahası devrimci keskinlikten kaynaklanan mekanik ve karamsar bir öngörü olarak görünebilir. Geleceği kestirmeye yönelik her tahlil gibi bu tahminin de isabetsiz olması, boşa düşmesi olasılığı var elbette. Bu arada bu konuda yanılmayı herkesten önce ve herkesten çok biz isteriz. Ama keşke sorun niyet ve dileklere bağlı bir sorun olsaydı.
Bizim hareket noktamızın temelinde, Tayyip Erdoğan’da cisimleşen zorba ve pervasız tek adam diktatörlüğünün sadece Türkiye’ye özgü bir vak’a, tarihin tatsız bir şakası olmadığı gerçeği yatıyor. Bu bir sistem sorunu. Uluslararası burjuvazinin 1970’lerin sonlarından itibaren yöneldiği neoliberal birikim modelinin, yani emeğin dünya çapında hiçbir kural ve engel tanımadan dizginsizce sömürülmesi yanında özellikle para sermayenin yine aynı şekilde engelsizce at koşturabildiği bir sömürü modelinin ihtiyaçlarına yanıt vermenin gerekli, dahası zorunlu kıldığı bir rejim modelinin Türkiye versiyonu.
Hatırlayın, bu sömürü modelinin deneme sürüşü de Allende’yi deviren kanlı darbenin ardından “Şikagolu oğlanlar” aracılığıyla Şili’de yapıldı. Türkiye’de de ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA’in “bizimkiler” olarak tanımladığı ordu komuta kademesinin yaptığı 12 Eylül askeri faşist darbesinin zoruyla hayata geçirildi.
O zamanın ünlü kan emicilerinden Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu başkanı Halit Narin, faşist darbenin hemen ardından boşuna mı “Gülme sırası şimdi bize geldi” dedi. Bazılarının 2000’ler sonrası hatta halen “demokrat” payesi verdiği TÜSİAD patronları başta olmak üzere işbirlikçi Türk tekelci burjuvazisi o günden beri gülüyor. Modelin yapısı gereği 24 Ocak kararlarının ertesinde bitleri giderek katlanıp palazlanan MÜSİAD patronları da tabii bu gülenler içinde. Hatta AKP iktidarı sonrası kahkaha atar hale geldiler.
Çünkü bu modelin ruhunu, en başta emeğin parçalanması, örgütsüzleştirilmesi, taşeronlaşmaya ve güvencesizliğe mahkûm edilmesi oluşturuyor. Teknolojideki gelişmelerin yardımıyla büyük fabrikalara dayalı üretim örgütlenmesinin yerine onu parçalara ayıran hatta bu parçaları değişik coğrafyalara dağıtan yeni üretim örgütlenmesi sermayenin bu konudaki en büyük kozu ve avantajı oldu. Ama sadece geçmişin güçlü sendikal örgütlenmelerini ve mücadele biçimlerini zayıflatıp etkisiz hale getirmekle kalmayıp işçi sınıfının kıpırdamasına bile olanak bırakmayan devlet zoru olmasaydı emeğin bu denli hayasızca sömürülüp mecalsizleştirilmesi mümkün olmazdı.
İşçi sınıfını, kent ve kırın yoksullarını adeta insanlıktan çıkaran, fiziken olduğu kadar ruhen de dizginsizce sömürüp posaya çeviren bu koşullar kuşkusuz zoru da kullanarak yaratıldı ama sadece zor yoluyla ayakta tutulup sürdürülemezdi. Bu noktada devreye yoksulluğun yönetilmesi politikaları yanında rıza üretiminin ideolojik-kültürel yöntemleri devreye girdi.
“Köşeyi dönme” umudunu körükleyip ayakta tutma amacıyla kullanılan mikro kredi yöntemi ya da devlet, belediyeler, iktidarın örgütlediği vakıflar ve tarikatlar aracılığıyla dağıtılan sosyal yardımlar gibi bağımlılık araçları yoksulluk yönetiminin öne çıkan yaygın biçimleri haline gelirken; şoven milliyetçiliğin Sünni islam ideolojisi ve gerici değerlerin sistematik olarak pompalanması ise işin ideo-kültürel şekillendirme ayağını oluşturdu.
***
Bu kısa hatırlatmadaki muradımız, bugünkü iktidara karşı muhalefetin “Tayyip düşmanlığına” indirgenmesinin sığlığı yanında salt İslamcı ideoloji ve yaşam tarzının sık sık devlet zoruna da başvurularak dayatılmasına indirgenmesinin darlığına ve yüzeyselliğine dikkat çekmek.
12 Eylül askeri faşist cunta döneminden itibaren devletin resmi ideolojisi haline getirilmiş olan Türk-İslam sentezinin bizatihi Diyanet İşleri Başkanlığı ve tarikatlar eliyle El Kaide- Taliban- IŞİD çizgisinde bir İslamcılık olarak dayatılmasına karşı lâikliğin savunulması günümüzde kuşkusuz zorunlu ve önemli.
Ama bu nasıl bir lâiklik anlayışı olmalı?..
AKP öncesinde olduğu gibi Diyanet İşleri başkanlığı gibi devlet kurumları aracılığıyla topluma yine tepeden devlet aracılığıyla dayatılan bir lâiklik savunusu ilerici bir tutum olarak görülebilir mi?..
Dahası kâh “ümmet kardeşliği” adı altında dinci gericilikle çiftleşmiş olarak kâh dolaysız bir Kürt (ve Ermeni ve Yunan ve Arap hatta zaman zaman sahte bir Amerika ve Avrupa) düşmanlığı biçiminde süreklilik kazanmış olarak karşımıza çıkan şoven Türk milliyetçiliğinden soyutlanmış, dahası sık sık ona eklemlenen bir lâiklik savunuculuğu tutarlı bir “muhalif” tutum olarak görülebilir mi?..
Ve en önemlisi, Polonyası’ndan ABD’sine, İsrail’inden Meksika ya da Şili’sine kadar tüm dünyada her şeyden önce kadın düşmanlığıyla, kürtaj karşıtlığıyla, LGBTİ nefretiyle karakterize olup sosyal yaşamın ve yasaların dinsel kurallara uydurulması için elinden geleni yapan dinci faşist gericiliğin kabarışıyla neoliberal sömürü mekanizmalarının işleyişi arasındaki bağı görmezlikten gelen bir lâiklik ve aydınlanma savunuculuğunun amacına ulaşması mümkün mü?..
Çok genel hatlarıyla işaret etiğimiz bu bağlantıların oluşturduğu bütünlük, Türkiye’nin geleceğinin sadece bir seçimin sonucuna bağlanamayacağının yanı sıra asgari bir demokratik dönüşümün önünü açacak tutarlı bir demokratik muhalefetin taşıması gereken asgari özellikler konusunda da bir fikir edinmeyi sağlar kanısındayız.
Bu konuda hem fikirsek şayet, o zaman en başta şu gerçekle yüz yüze geliriz:
Neoliberal sömürü ve talan politikalarının uygulanması konusunda devlet gücünü ve zorbalığını pervasızca kullanmakla kalmayıp Türk-İslam sentezinin hem İslamcı hem de şoven milliyetçi bileşenlerini yoğunlaşmış en gerici biçimleriyle kullanmakta tereddüt etmeyen AKP-MHP-Ergenekon faşist koalisyonundan kurtuluşun yolu tek başına seçime-sandığa indirgenemeyeceği gibi Ecevit’in Amerika’lardan bulup getirdiği Dünya Bankası ajanı Kemal Derviş programını bayrak edinerek iktidarlaşan 2002 AKP’sinin şimdi Rifkin’lerle, Ali Babacan’larla güncellenen versiyonları da olamaz!..
***
Bazı yönlerden revize edilmiş neoliberal programlarda ısrar TÜSİAD patronlarının içini ferahlatıp onları güldürmeye devam eder ama toplumsal ve siyasal bakımlardan mevcutlardan çok daha fanatik ve saldırgan faşist parti ve rejimlere zemin hazırlamakla kalmaz, toplumun çürüyüşüne, doğanın talanı ve iklim krizinin derinleşmesine süreklilik kazandırır.
Bu temelde yaşanan deneyimler ortada:
Fransa’da Macron’un birinci başkanlık döneminin yarattığı hayal kırıklığı ve öfkenin bırakalım Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi’ni Zemmour gibi pervasız bir ırkçıya bile nasıl alan açtığını hep birlikte gördük. Keza İtalya’da liberal hatta sosyal demokrat koalisyonların ardından Meloni gibi bir Mussolini mirasçısının patlama yapması ya da Brezilya’da Bolsonara gibi bir faşistin İşçi Partili Lula ve Dilma Roussef’in toplam 14 yıl süren yönetimlerinin ardından 2018’de üstelik yüzde 56’ları bulan bir destekle işbaşına gelebilmesi gibi örnekler bizlere bir şey anlatıyor olmalı.
Shakespeare, ünlü eseri Hamlet’te, “Bütün mesele hazır olmakta” der. Gerçi o bununla, “Her şey olacağına varır, kaderin hakkımızda verdiği hükümlere karşı çıkmak yararsızdır” şeklinde özetleyebileceğimiz kaderci bir teslimiyet vaz eder.
“Bütün mesele hazır olmakta” mottosunu günümüz koşullarında bizler tam zıttı yönde, süreçlerin akışı üzerinde etkili olma irademizi güçlendirip bileyecek bir rehber olarak benimsemeliyiz.
“Her şeye hazır olmalıyız” derken aklımıza sadece en kötü olasılığı göğüslemeye hazır olmak gelmemeli. Koyu bir karamsarlığa kapılıp kollarımızın büsbütün yana düşmemesi, direnecek ve onu alt etmek için dövüşmeyi sürdürecek mecalimizin diri kalması için bu da gerekli ve önemli kuşkusuz.
Fakat özgürlük dünyasının özlemini kuranlar, sömürüden ve zorbalıktan bunalmış olanlar, geleceğini ellerine almak isteyenler olarak “hazırlıklı olmayı”, uyuşturucu söylem ve vaadlerin peşine takılarak rehavete kapılmamak, gaflet uykusuna dalmamak olarak anlamalıyız en başta.
***
“Bir seçimle her şeyin değişeceği” afyonunu ya da “Bu iktidar gitti gidiyor, artık ayakta kalamaz” ajitasyonunu bu uyuşturucu söylemlerin başta gelen örnekleri olarak verebiliriz.
Bu iktidarın güç kaybettiği, geleneksel tabanında bile bir çözülmenin olduğu açık. Ama bu, tek başına Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kendisine en yakın burjuva muhalefet partisi olarak CHP’nin hâlâ açık ara önünde olduğu gerçeğini perdelememeli.
Dahası bu faşist koalisyonun iktidarı kaybetmemek için elinden gelen her şeyi yapabileceğini unutturmamalı.
Kaldı ki buna şimdiden başladılar zaten. Ekonomiden dış politikaya, sosyal medyanın da denetim altına alınmasından seçim hilelerine yasal kılıf hazırlamaya kadar her biri seçime yönelik adımlar atılıyor peş peşe.
Asgari ücret artışı ve EYT düzenlemesi gibi yoksulluk ve çaresizlik içindeki emekçi yığınların ağızlarına geçici olarak birer parmak bal çalmanın, dış politikada yıllardır tükürdüklerini yalamalarını dahi “dünya çapında siyaset” örneği olarak yutturmanın, muhalif her sesi bastırıp toplumu korkudan kıpırdayamaz hale getirmek amacıyla yapılan polis ve yargı operasyonlarının AKP-MHP-Ergenekon faşist koalisyonunun güç kaybını frenleyip iktidardan düşmelerini engellemeyeceğine inanmak için ya fazlasıyla iyimser, daha doğrusu ayakları yere basmayan bir hayalperest olmak lazım ya da Türkiye’nin mevcut sosyal gerçekliğinden, emekçi yığınların yaşadıkları yoksulluk ve çaresizliğin boyutlarından, bu sıkışmanın onları nelere açık hale getirdiğinden, hangi ideolojik-kültürel kod ve motiflerle hareket edip bugün hangi korku ve endişelerin tutsağı olduklarından habersiz olmak lazım.
Bu arada Tayyip Erdoğan seçim sürecinde kendisine destek olacak bir müttefik daha buldu: Putin. Aynı kumaştan dokunmuş bu iki despot, karşılıklı kazan-kazan oyunu oynuyorlar şu sıra.
Ukrayna’da batağa saplanan Putin’in hem Rusya’ya uygulanan Batı ambargosunu el altından delmekte kullanacağı bir suç ortağına hem de NATO içinde sürekli maraza çıkaran bir Truva atına ihtiyacı var. Üstelik yaşadığı ekonomik krizin ağırlığından dolayı yurtdışından gelecek her meteliğe ihtiyaç duymakla kalmayıp Suriye’de Kürt düşmanlığı temelinde yeni askeri ve siyasi başarılara şiddetle ihtiyaç duyan, bu bağlamda burnuna halka takması kolay bir Tayyip Erdoğan rejimi var karşısında.
Akkuyu Nükleer Santrali inşaatının kalan kısmının tamamlaması bahanesiyle Türkiye ekonomisine önce 15 milyar dolar pompalanması , ardından Gazprom’un Botaş’tan 20 milyar dolarlık alacağının tahsilini 2024’e ertelemesi, Rusya’nın el altından sattığı ucuz gübreyle çiftçinin ağzına bir parmak bal sürülmesi… gibi adımlar Putin’in şu ana kadar yaptığı “güzelliklerin” bir kısmı.
Batılı emperyalist ülkelerde hareket alanları daralan Rus oligarkların sadece süper lüks yatlarını değil paralarının bir kısmını da Türkiye’ye kaçırmaları Putin’in de işine gelen bir adım.
Seçim tarihi yaklaştıkça bunlara bakalım daha neler eklenecek?..
***
Her şeyi seçim sandığına endeksleyip buna bir de “nasılsa gidiciler” rehavetinin eklenmesi, yeni bir “Adam kazandı” şokuna davetiye çıkarmanın yanında ola ki Tayyip Erdoğan ve çetesi devrilecek olursa karşılaşılması kuvvetle muhtemel ekonomik, siyasal ve sosyal depremlere de fenersiz yakalanmaya zemin hazırlar.
7 Haziran seçiminin nasıl çöpe atıldığını ya da 2019’daki yerel seçimlerde İstanbul Belediye Başkanlığı seçimini iptal bahanesi yaratmak için “Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu” soytarılığını unutmuş olamayız. Bu kez çok daha büyük dolapların çevrilmesi olasılığı kesine yakın.
Taze bir örnek olarak Peru örneği duruyor önümüzde. Yerli halkların, sendikaların ve ilerici sol kesimlerin desteğiyle 2021 Nisan’ında başkan seçilen Pedro Castillo şimdi hapiste. Kongre’deki sağcı çoğunluğun ve patron örgütlerinin seçilir seçilmez başlattıkları azil kampanyaları sonunda sonuç verdi, yerini de kendisiyle birlikte seçilen başkan yardımcısı aldı.
Aynı tezgâh daha önce Brezilya’da da, Bolivya’da da, kimi küçük farklarla yakınlarda Pakistan’da da sergilendi.
Dolayısıyla her şey o kadar kolay güzel olmuyor! Aynı şekilde “gelmekte olan” gelecek olsa bile burjuva karşı devrim öyle kolay teslim olmuyor.
Peki yok mu bunun çaresi? Olmaz olur mu, var elbette. Andığımız örnekler -özellikle de Bolivya ve Peru- bunun ipuçlarını da değişik yoğunluklarda içeriyor.
İşin özü, sandığın kendisini fetişleştirmemekte. İşçi sınıfı ve ezilen yığınları, iradelerini tanımayan her saldırıya üretimden gelen güçleri yanında kullanılabilecek bütün biçim ve araçlarla hayatı durdurarak yanıt verebilecek bir bilinçle donatıp örgütlemekte.
Geçtiğimiz yıllarda Bolivya’da, şimdilerde Peru’da yaşanan bu. Ordu ve polisin desteğine sahip burjuva karşı devrimin darbesine yanıt olarak yerli halklar, onlara omuz veren işçiler, memurlar, gençler, kadınlar yaşadıkları kentlerin sokaklarında ve şehirler arası yollarda ölüm pahasına dövüşüp direniyorlar.
Zaten bu iktidarların sandıktan çıkabilmeleri de önceden yaratılmış olan bu örgütlülük sayesinde mümkün oldu.
“Her şeye hazırlıklı olmak” derken kastettiğimiz işte bu:
Sınıfın ve sokağın örgütlü gücünü yaratıp onun desteğine süreklilik kazandıracak bir strateji ve politika izlemek!..
“Umudun, sonsuz olduğunu düşündüğü acılara katlanma”nın (Shelley) yolu da buradan geçiyor zaten.
Gel gör ki Türkiye’de iktidar da onun alternatifi olduğunu iddia eden 6’lı masanın da birleştikleri noktayı ‘sokak korkusu’ oluşturuyor. Tayyip Erdoğan “Sokağa döküleceklermiş! Nereye dökülürseniz dökülün 15 Temmuz’da o sokağa dökülenlere bu millet nasıl dersini verdiyse siz dökülün siz de aynı dersi evelallah alırsınız!” sözleriyle gözdağı veriyor. Kılıçdaroğlu da “Bizim kitabımızda sokağa çıkmak yok. Sandıkta gereğini yapacağız…” havasında. Bu aymazlığın sonucunu yaşayarak göreceğiz.
Türk şiirinin büyük isimlerinden Turgut Uyar’ın o müthiş dizeleriyle bağlayalım en iyisi sözümüzü:
“Umut yoktur
Kimse yoktur umut etmeyi önleyecek
Çünkü umut kaçınılmaz gelecektir
Bütün gümbürtüsüyle
Umut kaçınılmaz gerçektir çünkü
Biri Asya’da biterken sözgelişi, Şili’de öbürkü başlar “
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!