Tarihin yalancı “nefer”lere ihtiyacı yok!



Konuyu lâf kalabalığına ve ilgisiz belgelere boğarak yalan söylemek, manipülasyona başvurarak yanlış algı oluşturmak bilinen bir taktiktir ve tartışılan bir konuda verilecek dürüst bir yanıtı olmayanların işledikleri suçları örtbas etmek için kullandıkları yaygın bir yöntemdir. Özünde gerçeklik korkusu yatar. Yaşadığımız şu günlerde iktidar ortakları ve özellikle de Soylu tarafından çok kullanılıyor.


Av. Kazım Bayraktar

Sendika.org sitesinde yayımlanan “Tarih kendisiyle oynamaya kalkanın ayağına dolanır” başlıklı yazım “Nefer” yazarını fena halde rahatsız etmiş. Etsin!

Ancak yanıtının daha girişinde haddini aşmış; “bir avukatın elindeki hukuki belgeleri bir polemiğin aracı haline getirmesi ve bu şekilde ifşa ederek kullanmasının meslek etiğiyle bağdaşmadığını da hatırlatmak isterim” diyerek bana etik dersi vermeye cüret etmiş “nefer”. Utanma duygusunun kaybı sınır tanımıyor demek!

“Tarih yazımında çığır açmak” iddiasıyla sen, tarihle oyun hamuru gibi oynamaya kalkacaksın, her şeyden önce dürüst ve nesnel olmak kaygısı duymadan gerçekleri kendine göre eğip bükeceksin, bu bağlamda teşhir masasına indirdiği tekme ile direniş tarihine geçen Remzi Basalak’ın işkencede katledilmesinin üzerine gidilmediğini iddia edecek kadar ileri gidip o davayı takip eden avukatlar olarak bizlerin emek ve çabalarını hiçe sayacaksın, bunun üzerine dava dosyalarındaki belgelere dayanarak senin gerçekleri nasıl pervasızca çarpıtıp nasıl yalan söylediğini sergileyince bu “bir avukatın elindeki hukuki belgeleri polemik aracı haline getirmesi” olacak öyle mi?!!

Kaldı ki siyasal davalar tamamlandıktan bir süre sonra tarihe mal olurlar. Hele ki tarihe geçmiş olayların davaları ne avukatların ne de dava taraflarının özel mülkü ya da özel hayatıdır. Özellikle yargılama ve infaz aşamaları da geride kalmışsa o andan itibaren avukatlık etiği biter, tarih etiği devreye girer. (*) Ancak tarihi çarpıtanlar ve tarih talancıları korkarlar tarihe mal olmuş belgelerin açıklanmasından. Hem ‘kişisel anılar’ adı altında tarih yazmaya cüret edeceksin hem de anlattıklarının yalan olduğunu sergileyen belgelerin ve gerçeklerin açıklanmasından rahatsız olacaksın! Böyle bir tarih anlayışı ve “tarih yazıcılığı” olabilir mi?.. Soruyu şöyle de sorabilirim: Kimler ister ve bekler böyle bir “özgürlüğü”, daha doğrusu “dokunulmazlığı”?.. Eğer tarihe karşı bir suç işlemişsen ve en azından özeleştiri verecek devrimci bir kültüre de sahip değilsen susacaksın. Bazen susmak da değerlidir.

“Herkes yaşadıklarını özgürce kaleme alabilir” kuşkusuz, ama özgürlük bilimsel sosyalizmin dilinde zorunluluğun kavranması olduğu kadar sorumluluğun da kavranmasıdır.

Konuyu lâf kalabalığına ve ilgisiz belgelere boğarak yalan söylemek, manipülasyona başvurarak yanlış algı oluşturmak bilinen bir taktiktir ve tartışılan bir konuda verilecek dürüst bir yanıtı olmayanların işledikleri suçları örtbas etmek için kullandıkları yaygın bir yöntemdir. Özünde gerçeklik korkusu yatar. Yaşadığımız şu günlerde iktidar ortakları ve özellikle de Soylu tarafından çok kullanılıyor.

“Nefer” de aynı bayatlamış taktikten medet umuyor. Kimseyi ele vermediği için tekel eylemi davasının tek sanığı olduğuna, yer göstermeye savcının değil polislerin götürdüğüne, “eylemin tereyağından kıl çeker gibi” yapıldığına, işkenceci polislerin zaten beraat edeceklerine dair asıl konunun yanına bile yaklaşmayan laflarla suçunu boğuntuya getirmeye, başaramadığı yerde kanıksatmaya çalışıyor.  Sıkıştığı yerde şu laflar araya giriveriyor: “öyle hatırlıyorum ve aklımda kaldığı haliyle o anda öylece anlatmıştım”, “dava dosyasına hiç bakamadan”, “basit bir yanlış hatırlama”, “bu asla bir ‘çözülme’ değildir” vb. vb.

Kahraman (!) “Nefer”, kitabında anlatmadığı polis ifadesi açığa çıkınca bu kez kem küm ederek itiraflarının sınırlı olduğunu, çerçevesini kendisinin belirlediğini, “herkesi ele vermediği”ni vb. kanıtlamak için Yanıt’ının sonuna bazı belgeler yığmış, ama sadece ilk sayfasını yayınladığı polis ifadesinde asıl itiraflarının yer aldığı diğer sayfaları eklemeyi “unutmuş”(!). Öyle ya, “nefer”imiz hafıza sorunu yaşıyor! Öte yandan “Dosyaya bakmadan” anı yazacak kadar da hafızasına güveniyor?!! Ama dosya ayağına dolanıverdi.

İşkence davasının avukatlarına “ilgilenmediler” diye iftira atacağına önce iğneyi kendine batırmayı,  Zorunlu Yanıt’ına eklediği ifade ve yer gösterme tutanaklarına (eklemedikleriyle birlikte) kitabında da yer verseydi, yoldaşlarının ölümsüzleştikleri bir eylemde poliste sergilediği tutumun özeleştirisini yaparak tarihe geçmiş “Remzi tekmesi”ne sürdüğü lekeyi bir nebze de olsa temizlemeyi deneseydi böyle bir yazı yazmak aklımın ucundan bile geçmez, saygı duyardım. Ama tam da önceki yazımın şu paragrafında anlattığım gibi:

“ ‘70’li ve’ 90’lı yıllara ait çok sayıda kişisel anı yayımlandı. Her iki dönemin de yenilgiyle sonuçlanmasıyla bir ilişkisi olmalı 20-30 yıl sonra ortaya çıkan bu kişisel tarih yazıcılığının. Çünkü çoğunda, uğranılan yenilgilerin tahlili, anı sahiplerinin kendilerini de dahil ettikleri samimi bir özeleştiri ve ders çıkarma yönelimi yerine yazanların bir zamanlar ne kadar anlamlı işler yapıp ne kadar değerli olduklarını gösterme çabası öne çıkıyor. Amaç bu olunca, olayları çarpıtanlar, dahası pervasızca yalan yazanlar az değil. Bu tarz o kadar ileri gitmiş ve o kadar ‘meraklı’ bulur durumda ki, insan, tarihe takla attıranların fütursuzluğuna mı onları kayıtsızlıkla karşılamakla da kalmayıp sahiplenenlere mi öfkeleneceğini şaşırıyor.”

“Nefer”e göre ise, “Anı yazımı yaygınlaştıkça … ‘kol kırılsın yen içinde kalsın’ anlayışının beslediği ‘bilinçli suskunluk’ ve ‘unutkanlık’ halleri, her yeni çıkan anı kitabıyla birlikte ‘öldürücü darbeler’ almaya devam ediyor”muş! Daha da ötesi “… yaşadıklarını kaleme alanların sayısının artması, bir zorunluluk olmanın ötesinde başkaca derin anlamlar içeriyor”muş! vb.

Tarihin böyle yalancı, talancı “nefer”lere ihtiyacı yok! Sözü aldığında o kendini yazdırmayı bilir!

“Remzi tekmesi”nin anlamını hiç kavramamışsın “Nefer” yazarı! Remzi’nin devirdiği o teşhir masasını sen itirafnamende ve yer gösterme tutanaklarında kaldırdın, düzelttin, yere saçılan para ve silahları topladın masanın üstüne yeniden koydun. Yanı başında yoldaşının gerçekleştirdiği tarihsel eylemi itiraflarınla kendi dosyanda lekeledin. Sağ kalsalardı mahkumiyetlerine delil olacak itiraflarda bulundun. Remzi’yi işkenceyle katleden polislerin savunmalarına gerekçe olarak kullandıkları ifadeye imza attın. Asıl önemli ve vahim olan budur. Kimi nasıl ele verdiğin kimi vermediğin bunların yanında ayrıntı kalır.

Dosya ayağına dolanınca kendini savunmak için şimdi tevil yoluyla ikrarda bulunuyorsun:  “Şaban’ı kitabımda belirttiğim gibi mahalleden gençlik arkadaşım olması nedeniyle olaya dahil edip kendimce o koşullarda ifademi şekillendirmeye çalıştım, Remzi de zaten benimle birlikte gözaltındaydı.” Ama hâlâ bir özeleştirin yok! Çünkü artık o itirafları kanıksatma, önemsiz bir şeymiş gibi gösterme aşamasına gelmişsin ki, “bu asla bir ‘çözülme’ değildir” diyebiliyorsun. Seninle birlikte gözaltında olduğunu bildiğin yoldaşının bile aleyhine itiraflarda bulunmakta bir sakınca görmüyorsun; üstelik o yoldaşının polisin teşhir masasına, bedelini hayatıyla ödediği o tarihsel tekmeyi attığını bile bile. O sırada akıbetini bilmediğin Şaban da “gençlik arkadaşın” olduğu için itiraflarından nasibini alıyor.

İşkencede çözülen her devrimci özeleştirel bir pratik içinde kendini yenileyebilir. Bu deneyimin de gelecek kuşaklara aktarılacak tarihsel bir değeri vardır. Oysa sen çözülme ötesi bir ruh haline çoktan geçiş yapmışsın.

“Zorunlu Yanıt”ı neresinden tutsam elimde kalıyor, her seferinde yeniden tiksinti uyandırıyor:

“ ‘Mustafa Yaşar’ın Adana Emniyeti’nde verdiği ifadeyi dayanak gösterdiler ve beraat ettiler’ diyebiliyorsunuz. Gerçekten de sırf ‘boğuşma’ ibaresinden yola çıkılarak mı o polisler beraat ettirildi? … . Dolayısıyla benim ifademde veya polisin hazırladığı başkaca tutanaklarda Remzi’nin yakalanma anına ilişkin ne yazarsa yazsın, …”

İşkenceci katillerin cezasızlık politikasıyla ödüllendirilmelerinin gelenekselleşmiş bir devlet politikası olduğu, bu davaları yıllardır takip eden avukatlardan biri olarak iyi bildiğim ve herkesin de bildiği bir şeydir. O nedenle yazımda polislerin beraat ettirilmelerini salt senin itirafnamene bağlamadım ama arkasına sığındıkları “boğuşma” olayını ifadende senin de doğruladığına (oysa kitabında boğuşmadan söz etmiyorsun) dikkat çektim. İşkencecilerin savunmalarının ve beraat kararının ana dayanağına destek olacak malzeme vermenin ne kadar utanç verici bir şey olduğunu anlattım. Ama “nefer” bundan utanç duymak, bir nebze olsun pişmanlık duyup özeleştiriye yönelmek yerine konuyu lâf kalabalığına boğarak üste çıkmaya çalışıyor:

“ ‘Remzi’nin katillerinin ‘savunma tanığı’ Nefer’ başlığıyla sunduğunuz bu anlatımlarda beni nasıl bir nefretle anarak, birlikte eyleme, birlikte ölüme gittiğim yoldaşımın katillerinin savunucusu yapabiliyorsunuz? Bu hakkı size kim verdi; bu nasıl bir aymazlık hali, nasıl bir vicdansızlıktır ki bunu hukukçu kimliğinizle yapabildiniz?”

Söylediklerimi aynen tekrarlıyorum ve bu hakkı bana işkence dava dosyası belgeleri ile Remzi’nin anısı veriyor!.. Remzi’nin katilleri, senin itirafnamende de altına imza bastığın o cümleyi savunma malzemesi olarak kullandılar ve beraatlerine gerekçe yaptılar. (**) Her durumda beraat edecek olmaları seni tarihin önünde beraat ettirir mi “nefer”?..

İşkence davasına iki PKK tutsağını tanık olarak göstermek istediğini ancak avukatların ilgilenmediğini söyleyerek o davanın avukatlarına çamur atmayı hâlâ sürdürüyorsun:

“Kitapta da geçen biçimiyle asıl eleştirdiğim konu, Malatya Cezaevi’nde karşılaştığım ve Adana Emniyeti’nde Remzi’ye yapılan işkencelerin tanığı olan iki PKK’li tutsağın mahkemede dinlenebileceği yolunda yaptığım ısrarlı öneri ve çağrıların, ailesinin ve sizin tarafınızdan neden önemsenmediğiydi. Beni karalayıp hiçleştirerek hatta aşağılayarak yazdıklarınız bir yana, o sürekli vurguladığınız ‘nesnellik ve dürüstlük’ ölçülerini kendiniz için de uygulamanız gerekmez mi?”

Remzi’yi katleden işkencecilere karşı hassasiyetin dorukta olduğu bir kesitte imza kampanyaları dahil yoğun bir çalışma yürütülürken sen iki tanıktan söz ettin biz ilgilenmedik öyle mi?.. Hangi avukata söyledin de biz duymadık?.. Tanıkların isimlerini bildiren bir mektup ya da Mahkemeye hitaben bir dilekçe de mi yazamadın?.. Bana verdiğin Yanıta eklediğin (ek-1)  Remzi’nin işkenceyle öldürüldüğüne dair daha sonra (tutuklu bulunduğun cezaevinde) yaptığın o yazılı açıklamayı dışarı gönderebildiğine göre tanıkları da bize aynı şekilde bildirebilirdin. Tanık masalını ilk defa kitabında duydum. Öte yandan, itirafnamendeki rezaleti düzeltmen için dava sürecinde senin tanık olarak dinlenmeni biz istedik ama mahkeme reddetti. İşkenceciler lehine kullanılan o cümleyi hiç olmazsa o saatten sonra düzeltmene izin vermedi. (***)

Kitabındaki tarih anlatımının ne kadar sorumsuz ve güvenilmez olduğunu gösteren çarpıcı örneklerden biri de Remzi’nin ölüm tarihini dahi çarpıtmandı. 30 yıldır bilinen ve defalarca yazılıp-çizilmiş bir gerçeğe dahi takla attırmaya kalktın sen. Kitabında bunu ne kadar ağır işkencelerden geçtiğini destekleyecek bir fon olarak kullandın, şimdi verdiğin yanıt da yine kendini pazarlamanın aracı haline getirip ölüm oruççusu olmanın bedeninde ve hafızanda yol açtığı tahribatlara bağlama çabasındasın. Daha da vahimi -tıpkı poliste çözüldüğün gerçeğini ‘sıradanlaştırıp’ üzerini örtmeye çalışırken yaptığın gibi- “ne var bunda” rahatlığı içindesin. Teşhir masasına indirdiği o yiğit tekmenin bedeli olarak karşılaştığı vahşet sonucu saatler içinde katledilen Remzi’nin ne zaman öldüğü ‘basit bir konu’, ‘önemsiz bir ayrıntı’ mıdır sence?..

Öyle gördüğün anlaşılıyor. Yoksa büyük bir pişkinlikle hâlâ şunları nasıl söyleyebilir, bir de üste çıkmaya çalışırsın:

“…evet, kitabımda; yan hücrelerde işkence gördüğümüzü, arada bir Remzi’nin sesinin bana geldiğini, iki gün boyunca sesini duyduğumu söylüyorum. Çünkü öyle hatırlıyorum ve aklımda kaldığı haliyle o anda öylece anlatmıştım. Ancak ben olaydan hemen sonra mahkemeye verdiğim kendi dilekçelerimde (Ek-1) ve Remzi Basalak’ın işkencede katledilmesiyle ilgili suç duyurularında bulunurken hep, ‘23 Ekim günü birlikte basına gösterilirken Remzi Basalak son derece sağlıklıydı. O gün onun işkenceden gelen seslerini işitiyordum, yan yana odalarda işkence görüyorduk sürekli polislere bağırıyordu. Gece sesler kesildi. Remzi Basalak katledilmişti’ diyerek o gece katledildiğini anlatmıştım zaten. Olayın sıcaklığında gerçeği, yani o gece öldürüldüğünü yazmış ama aradan yıllar geçtikten sonra ve ben bu dava dosyasına hiç bakamadan, aklımda kaldığı haliyle bu sefer de ‘iki gece’ diye anlatmışım. Buradan yola çıkarak nasıl, ‘tarihi o kadar saygısız bir hoyratlıkla eğip büküyor ki’ diyerek, bütün tutanaklarda ‘ölüm kaydı gece 23.45 diye yazılmış’ ama ‘tarih yazmaya soyunan Mustafa Yaşar şubede onun sesini duymaya devam ediyor!!!’ diye alay edebiliyorsunuz. Basit bir yanlış hatırlamadan hareketle asıl siz nasıl böylesine, “hoyratça” bir değerlendirme yapabiliyorsunuz, gerçekten anlamak mümkün değil!” (abç)

İnsan geçmişte yaşanmış bazı şeyleri yanlış hatırlayabilir, açlık grevlerinin yarattığı hafıza sorunu da kuşkusuz bilinen bir şeydir. Ama özellikle de hafıza sorunu yaşayan biri, dava konusu olmuş bir tarihsel olayı yazmaya kalktığında özensiz ve sorumsuz davranarak yanlış bir şey söylememe kaygısıyla önce o davanın belgelerini koyar önüne, hafızasını tazeler,  (ki bu, hafızası yerinde olanlar da dahil tarih yazmaya soyunan herkesin sorumluluğudur). Kitabına belge olarak mektupları koyarken hafızası yerinde olan “nefer” sıra en önemli konuya gelince belgeleri koymak yerine senaryo yazıyor, üstelik eylemi iyice amatörleştiriyor.

Bu konuda da demagojiye ve duygu sömürüsüne başvurarak üste çıkmaya çalışıyorsun. Eylem sonrası geri çekilme sürecini kitabında nasıl anlattığını sayfa numarasını da vererek (sf.126) senin ağzından özetledim ve Adana’nın en işlek caddelerinden birinde gerçekleştirilen bir eylemden sonra rastgele park edilmiş bir arabaya ulaşmak için hep birlikte önce “10 ya da 15 dakika”, üstüne “bir 10 dakika daha” yürümeye dayalı bir plana “günler öncesinden en küçük detayı bile gözden geçirerek yapılmış ince bir plan…” şeklinde güzelleme düzmenin ölçüsüzlüğüne dikkat çektim asıl olarak. Aynı değerlendirmeyi yine tekrarlıyorum. Bu bir “had” ya da “harç” meselesi değil, birinin anlattığı masallara hemen inanıp alkışlamamızı bekleyenlerin aklımızla ve mantığımızla alay etmemelerini hatırlatan bir alt çizmeydi sadece.

Kitaptaki yalan ve demagojilerini “inandırıcı” kılabilmek için göz boyama amacıyla bana verdiğin yanıtın sonuna yığdığın belgelerden (EK 5 numaralı olan) 29 Ekim 1992 tarihli tutanağı okumak bile senin poliste nasıl bir ruh hali ve çözülme içinde olduğunu anlamaya yetiyor. Bu nasıl bir “direniş” ise, polise verdiğin ifaden Tekel binasının merdivenlerini hangi sırayla nasıl çıktığınızdan başlayıp sonrasında polisin bilmesine imkan olmayan detayların dahi hangi sokakta nasıl gerçekleştiğinin ayrıntılı anlatımıyla sürüyor. Kitabındaki senaryoda “Remzi’nin yakalandığını gördükten sonra gittiğin kuşçular kahvesinde bir saat oturduktan sonra” ortalık yatışmıştır diye sokağa çıkar çıkmaz yakalandığını yazıyorsun. Oysa senin eklediğin dosya belgelerinde, Remzi’nin hemen arkasından seni takip eden polislerin kovalaması sonucu yakalandığını öğreniyoruz. Eklemediğin itirafname sayfası ile diğer tutanaklarda ise; Adana’ya ayak bastığın andan itibaren Şaban Budak -ve sonrasında Remzi Basalak ve başkalarıyla- nerede ne zaman nasıl buluştuğundan başlayarak eylem öncesi keşif ve hazırlık çalışmaları, hangi marka aracın kaldırarak plakasının nasıl değiştirildiği, bu arada Adana ve Mersin’de kimlerin yanında kaldığın, eylem günü araba yerine motosiklet kullanma konusunda Şaban’la nasıl bir tartışma yaşadığınız, arabadan vazgeçilip motosiklet kullanmaya karar verildiği ve polis eşliğinde yer gösterme turuna çıktığın yazılı.

Uzun sözün kısası, “alternatif tarihçiliğe” soyunan palavracı “nefer” ağzını her açtığında biraz daha batıyor!

“Dava dosyasına bakmadan” tarih yazmaya cüret eden, belgeleri yok sayan ya da fütursuzca inkar eden “nefer”in diğer hikayelerine ne kadar güvenilebileceği de okuyucunun takdirine kalıyor.

(*) Burjuva hukukunda zamanaşımı kuralı vardır. Ama tarihin zamanaşımı yoktur. Bu vesileyle, işkenceci katillerin yargılandığı davaya sunduğumuz 16.02.1993 tarihli dilekçenin son sözünü anmadan geçemeyeceğim: “Ne tarih önünde ne de ezilen halkların vicdanında hiçbir zaman affa uğramadınız.Sizin suçlarınıza zamanaşımı hakkını tanımıyoruz. Er veya geç tarih önünde hesap vereceksiniz!”. Tarih kendisini çarpıtanları, yalan söyleyenleri de unutmaz!”

(**) Boğuşma konusu Adana 3. ACM’nin 1992/279 E. 1997/11 K. sayılı beraat kararını 6. sayfasında işkenceciler lehine delil olarak yazılıdır.

(***) Mustafa Yaşar’ın tanık olarak dinlenilmesini Adana 3. ACM’nin 1992/279 E. sayılı davanın ilk duruşmasında 16.02.1993 tarihli dilekçemizde talep ettik. Ancak Mahkeme uzun süre karara bağlamayıp oyaladıktan sonra 12.05.1997 tarihli son (karar) duruşmasında talebimizin reddine karar verdi.