Rahmi Koç’un “Fıkrası” ya da Burjuvazinin Çıplak Hali!



Gerçek çözüm bu kafatasçı küstahlık sahiplerinden “kibar” olmasını istemek değildir. Çünkü burjuvazinin kibri onun tarihsel varoluş biçimidir. Çözüm işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını, örgütlü gücünü ve devrimci seçeneğini büyütmesidir. Fabrikalarda, mahallelerde, sendikalarda, kadın örgütlerinde ve gençlik alanlarında yükselen ortak mücadele olmadan bu düzen değişmeyecektir


Serhat Tuna

Egemen sınıflar bazen uzun teorik metinlere gerek kalmadan bir kahkahayla ele verir kendilerini. Bir protokol salonunda yükselen o rahat, kendinden emin kahkaha kimi zaman ciltler dolusu sınıf analizinden daha fazla şey anlatır. İşbirlikçi Türk Tekelci Burjuvazisi’nin baş semirgenlerinden Koç Holding Onursal Başkanı Rahmi Koç’un bir hastane açılışında anlattığı sözde “fıkra” tam da böyle bir andır. Yanında eski başbakan Binali Yıldırım’ın bulunduğu bir törende, Kürt kadınını aşağılayan cinsiyetçi ve etnik göndermelerle örülü bir hikâye anlatıldı. Salon güldü, kameralar kaydetti, ardından sosyal medya ayağa kalktı. İlerici, devrimci güçler, insan hakları savunucuları ve DEM Parti tepki gösterdi. İktidar cephesinden “üslup” uyarıları geldi, savcılık soruşturma başlattı. Rahmi Koç ise klasik sermaye refleksiyle geri çekilip özür metni yayımladı.

Fakat burada asıl mesele bir özürden ziyade burjuva sınıfın dilinin bir anlığına maskesiz kalmasıdır.

Çünkü bu olay bir “gaf” falan değil düpedüz sınıfsal bilinçaltının dışarı taşmasıdır.

Anlatılan “fıkra”nın yapısına bakıldığında bile mesele bütün çıplaklığıyla görünür hale geliyor. Bir tarafta doktor var eğitimli, şehirli, otorite sahibi erkek figürü. Karşısında ise “Kürt kadın” prosedürü anlamayan, modern dünyanın kurallarına yabancı, mahremiyet ile muayeneyi karıştıran “taşralı” beden! Kahkaha tam da bu karşıtlıktan üretilmektedir. Burjuva mizahı burada yalnızca bir bireyle değil toplumsal bir kimlikle alay ediyor. “Kürt” sıfatı tesadüfi seçilmemiş cehalet, geri kalmışlık ve “medeniyet dışılık” ile eşitlenmiştir! Üstelik bu temsil kadın bedeni üzerinden kurulurken, cinsiyetçilik ile etnik ve ulusal tahakküm aynı ideolojik düzlemde birleşir.(*)

Egemen sınıfın mizahı hiçbir zaman masum değildir. Çünkü egemen fikirler gibi egemen kahkahalar da sınıfsaldır.

Burjuvazi kendi kültürel üstünlüğünü yeniden üretirken, emekçi halkları daima “eksik”, “gülünç” ve “medenileştirilmesi gereken” bir kategori olarak kodlar. Bu memlekette yıllarca dolaşıma sokulan köylü, Kürt, Laz ve Roman stereotipleri tam da bu nedenle yalnızca gündelik dilin değil sınıfsal tahakkümün parçalarıdır. Kahkaha burada ideolojik bir silahtır. Gülenler yalnızca bir “espri”ye değil kendi sınıfsal üstünlük duygularına gülerler.

Rahmi Koç’un sözlerini tarihsel bağlamından kopararak anlamak mümkün değildir. Çünkü Türk Tekelci Burjuvazi sıradan bir sermaye sınıfı olarak değil devlet eliyle inşa edilmiş bir egemen blok olarak doğmuştur. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yaratılmak istenen “milli burjuvazi”, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda etnik bir mühendislik projesiydi. 1915 Ermeni Tehciri ve katliamlarıyla büyük bir sermaye transferi gerçekleşti. Mübadeleyle Rum sermayesi tasfiye edildi. 1942 Varlık Vergisi ile gayrimüslim mülkleri el değiştirdi. Ortaya çıkan boşluğu ise devlet destekli İslamcı-Türk sermaye çevreleri doldurdu.

Koçların yükselişi tam da bu tarihsel zemin üzerinde gerçekleşti.

Bu nedenle Koç Holding’in hikâyesinde devlet ihaleleri, gümrük korumaları, ucuz işgücü, anti-komünist devlet politikaları ve emperyalist sermaye entegrasyonu bu büyümenin temel dinamikleri oldu. Vehbi Koç’un yıllar önce söylediği “Devletimiz ve ülkemiz var oldukça biz de varız” sözü, işbirlikçi burjuvazisinin tarihsel karakterini özetleyen bir itiraftır aslında. Bu sınıf kendi ayakları üzerinde değil devlet aygıtının koruması, teşviki ve zor aygıtları üzerinde yükselmiştir.

Tam da bu nedenle Türk Tekelci Burjuvazisi kendisini “modern”, “laik”, “Batılı” ve “medeniyet taşıyıcısı” olarak sunarken Kürtleri, işçileri, köylüleri, yoksulları ve bir bütün olarak emekçileri sürekli olarak “geri”, “eğitimsiz” ve “uyumsuz” kategorisine iter. Rahmi Koç’un anlattığı hikâye bu sınıfsal bakışın yoğunlaşmış halidir.

Olayın bir hastane açılışında yaşanması ise ayrıca dikkat çekicidir. Hastane, insanın en kırılgan anlarında sığındığı yerdir. Emekçilerin sıra beklediği, kadınların bedenleri üzerinde tahakküm hissettiği, yoksulların sağlık hakkına ulaşmakta zorlandığı bir mekândır. Böyle bir yerde “Kürt kadın” figürünü aşağılayan bir hikâye anlatılması yalnızca terbiyesizlik değil sınıfsal kibirin dışavurumudur. Çünkü burjuvazi bir yandan “hayırseverlik”, “vakıf”, “sosyal sorumluluk” ve “sağlık yatırımı” söylemleriyle kendisini toplumun koruyucusu gibi sunarken diğer yandan emekçilere yönelik küçümseyici bakışını hiçbir zaman terk etmez.

Rahmi Koç’un kısa süre önce yaptığı “Devlet 5,5 milyon memurla değil, 2 milyon memurla da yönetilir” açıklaması da aynı ideolojik zeminden beslenmektedir. Burada emekçiler “yük” olarak görülür. Kamusal haklar maliyet hesabına indirgenir. İşçiler, memurlar, yoksullar sermaye için yalnızca azaltılması gereken rakamlardır. “Kürt kadın fıkrası” ile “fazla memur” söylemi arasında doğrudan bir bağ vardır. İkisi de tekelci sermayenin emek düşmanı zihniyetinin ürünüdür.

Olay sonrası başlayan “özür” tartışmaları ise sistemin kriz yönetim refleksini gösterdi. Tepkiler ölçüldü, marka riski hesaplandı ve ardından kurumsal bir özür metni yayımlandı. Ancak burada asıl olan şudur: Bir patronun özrü, Kürt işçinin uğradığı ayrımcılığı ortadan kaldırır mı? Kadın emeğinin sömürüsünü durdurur mu? Hastanelerdeki sınıfsal eşitsizliği sona erdirir mi?

Elbette hayır.

Çünkü sorun bireysel ahlaksızlık sınırlarını aşan yapısal tahakkümdür.

Liberal çevrelerin meseleyi yalnızca “ayıp”, “nezaketsizlik” veya “nefret söylemi” düzeyinde ele alması tam da bu yüzden yetersizdir. Bu dili sürekli yeniden üreten toplumsal ilişkiler sorgulanmadan buradan çıkış olmaz!

Bugün derin bir ekonomik ve siyasal kriz yaşanıyor. Yoksulluk büyüyor, işsizlik artıyor, gençlik geleceksizlik içinde sıkışıyor. Tam da böyle dönemlerde egemen sınıflar toplumsal öfkenin yönünü değiştirmek için kültürel ve ulusal ayrımları daha fazla kışkırtır. Kürt karşıtlığı, göçmen düşmanlığı, kadın düşmanlığı ve “ahlak” kampanyaları tam da bu nedenle sermaye düzeninin kriz yönetim araçlarıdır. Rahmi Koç’un sözleri de bu siyasal atmosferden bağımsız değildir. Bunlar kendi düzenleri sarsıldıkça “medeniyetin sahibi” rolüne daha saldırgan biçimde sarılıyorlar.

Fakat tarihin yönü patronların kahkahalarıyla değil, sınıf mücadeleleriyle belirlenir.

Gerçek çözüm bu kafatasçı küstahlık sahiplerinden “kibar” olmasını istemek değildir. Çünkü burjuvazinin kibri onun tarihsel varoluş biçimidir. Çözüm işçi sınıfının bağımsız siyasal hattını, örgütlü gücünü ve devrimci seçeneğini büyütmesidir. Fabrikalarda, mahallelerde, sendikalarda, kadın örgütlerinde ve gençlik alanlarında yükselen ortak mücadele olmadan bu düzen değişmeyecektir.

Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile işçi sınıfının sosyalist mücadelesi birleşmeden Türkiye’de gerçek bir demokratikleşme mümkün değildir. Kadınların özgürlük mücadelesi sınıf mücadelesinden koparıldığında eksik kalır sınıf siyaseti kadın sorununu dışladığında ise topallar. Bu nedenle anti-kapitalizm, anti-faşizm ve kadın özgürlüğü mücadelesi aynı devrimci hattın parçaları olarak ele alınmak durumundadır.

Rahmi Koç’un “fıkrası” bize bir kez daha gösterdi ki egemen sınıf kriz anlarında gerçek yüzünü gizleyemez. O yüz kibirlidir, sömürücüdür, ayrımcıdır ve çürümüştür.

Bugün kahkahalar atanlar, yarın örgütlü halkın karşısında korkuyla susacaktır. Çünkü gerçek güç sermaye tekellerinin salonlarında değil grev çadırlarında, direniş alanlarında, kadın yürüyüşlerinde ve halkın örgütlü öfkesinde birikmektedir.

Ve o gün geldiğinde, Rahmi Koç’un küçümsemek için anlattığı o söz başka bir anlam kazanacak: Sistemin soyunması, sermayenin maskesinin düşmesi. Tekelci burjuvazinin bütün çıplaklığıyla görünür hale gelmesi. Ve işte o an, ‘ilk sen soyun’ diyen Kürt kadınının aslında tüm sisteme sorduğu sorunun cevabıdır

İşte o gün utanç onların, gelecek ise işçi sınıfı ve emekçi halkların olacaktır.

(*)Rahmi Koç, kendi dünyasının mahkûmu bir adam olarak konuşuyor. Ona göre dünya, hâlâ onun dedesinin bakkal dükkanını açtığı yıllardaki gibi işliyor. Birileri emreder, birileri uygular, birileri anlatır, birileri güler. Onun fıkrasında geçen “Kürt kadın”, aslında onun zihnindeki bir hayaletten ibaret. O hayalet, yıllarca kendisine “gericilik”, “cehalet”, “taşralılık” olarak kodlanmış bir boşlukta yaşıyor. Ne var ki gerçeklik bu hayaleti paramparça etmiş çoktan.

Çünkü o “Kürt kadın” dediği figür, bugün bir nesnenin değil öznenin adıdır. Dağda, şehirde, okulda, barikatın arkasında, müzakere masasında, kooperatifte, üniversitede, mecliste kendi kaderini yazan kadınların adıdır. Öylesine bir “toplumsal cinsiyet meselesi”nin ötesinde bu bir varoluş fırtınasıdır. Rakka’da, Afrin’de, Kobanê’de, Bakur’da devletlerin coğrafyaya çizdiği sınırları yırtıp geçen bir iradedir. Dünyanın dört bir yanındaki kadın hareketlerine esin kaynağı olan bir deneyim birikimidir. Onların mücadelesi, burjuva aklın çözmeyi dahi beceremediği bir denklemi yazmıştır: Özgürlük bir lütuf değil bir mücadele pratiğinin ürünüdür.

İşte bu yüzden Rahmi Koç’un anlattığı o fıkra, bir kahkahadan çok bir ağıttır. Onun sınıfının ölüm döşeğinde sayıkladığı bir hezeyandır. O, hâlâ bir “Kürt kadın” karikatürü çizerken, asıl karikatürün kendisi ve onun gibiler olduğunu fark edememiştir. Onun “espri” sandığı şey, aslında tarihin bir avuç toprağının üzerine düşen sessiz bir çürüme sesidir.

O çürüme, sadece bir insanın yaşlanmış fikirlerinde değil bütün bir sınıfın tıkanmış damarlarında dolaşmaktadır. Onlar hâlâ “biz medeniyeti getirdik” diye böbürlenirken, medeniyetin anlamını inşa edenlerin, yani Kürt kadınlarının, işçi kadınlarının, direnen kadınlarının çoktan onları aştığını görmek istemezler.

Ama ne yazık ki onlar için tarih yokuş aşağı değil, yukarı doğru yazılır. Ve o yokuşta en önde yürüyenler, bugün onun fıkrasındaki gibi pasif bir malzeme değil devrimin ateşini taşıyan öznelerdir. O öznelerin elleri sadece mahremiyetlerini değil, geleceği de inşa ediyor. Rahmi Koç’un anlamadığı şey tam da budur. Onun fıkrasındaki “Kürt kadın”, aslında kendisinin ve sınıfının yıkıcısıdır.