Çürüyen Sistem, Devrimci Kopuş ve Birleşik Mücadele Hattı



Bugün bize düşen, ‘71 kopuşunun iktidar bilincini, Doruk işçilerinin direniş azmini, platform emekçilerinin ve gençliğin yeni örgütlenme deneyimlerini ve 1 Mayıs’ın birleşik mücadele arayışını ortak paydada buluşturmaktır


Selçuk Ulu

Bugün kapitalizmin geçirdiği dönüşümü kavramaya çalışırken iki ölümcül hatadan kaçınmak zorundayız: Birincisi, her yeni görünümün ardına takılıp tarihselliği unutmak ve neoliberalizmin kriziyle birlikte devletin yeniden ön plana çıkmasını ‘yeni’ diye kutsamak, aslında kapitalizmin klasik kriz yönetimi mekanizmalarını yeniden icat etmekten ibarettir. İkincisi ise, her şeyi ‘hep aynı şey’ diye geçiştirip bugünün sınıf mücadelesindeki niteliksel farklılaşmaları görmezden gelmek; bu yolla edilgenliğe, ‘bekle ki kriz daha da derinleşsin’ türünden bir eylemsizliğe sığınmaktır.

Bu iki yanlışın çatışmasından çıkan sonuç, bize meselelere diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemle bakmayı düstur edinmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Sermayenin hareket yasaları soyut düzeyde süreklilik sunar ancak bu yasaların tezahür biçimleri somut tarihsel-toplumsal koşullara göre niteliksel olarak farklılaşır. Bugün karşımızda duran, emperyalizmin genel krizinin yeni bir aşamasıdır. Bu aşamada tek kutuplu hegemonyanın yerini çok kutuplu bir kaos, ittifakların yerini çıplak güç politikaları, refah söylemlerinin yerini ise açık bir sınıf savaşı almıştır. Sermaye birikiminin iç mantığını, devletin dönüşümünü, işçi sınıfının yeniden yapılanmasını, gençliğin çelişkili konumunu ve emperyalist savaşın anatomisi üzerinden güncel dönüşümün neyin devamı neyin kırılması olduğunu bu diyalektik bütünlük temelinde kavramak zorundayız.

Yeni Birikim Rejimi ve Devletin Değişen Rolü

Neoliberal birikim modelinin iflası tartışma götürmez bir gerçeklik olarak duruyor karşımızda. 2008 krizi, pandemi ve savaş ekonomisi, ‘devletin piyasadan çekilmesi, deregülasyon’ formülünü paramparça etti. Artık ne tekelci burjuvazinin sözcüleri ne de emperyalist-kapitalist devletler ‘piyasa kendi dengesini bulsun’ diyebilmektedir. Devlet, kredi mekanizmalarıyla, garanti fonlarıyla, ‘yeşil dönüşüm’ teşvikleriyle, savunma sanayi yatırımlarıyla yeniden belirgin biçimde sahneye çıkmaktadır. Ancak bu müdahaleyi ‘devletin yeniden yükselişi’ diye kutsamak da ‘yine aynı devlet’ diye geçiştirmek de Marksist bir yaklaşım olmaz.

Bugünün devlet müdahalesi Fordist dönemdeki “refah devleti” mekanizmalarıyla bütünleşmez. Tam tersine, müdahalenin finansmanı ücretlerin baskılanması, sosyal hakların tasfiyesi ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması üzerinden şekillenmektedir. Devlet bir yandan tekelci sermayenin yatırım ve yaptırımlarının önündeki engelleri temizlerken diğer yandan bu yatırımın maliyetini doğrudan işçi sınıfına ödetmenin aracı olarak iş tutuyor. Kamudan -yani emekçilerin ortak ürettiği artık değerden- alınıp sermayeye aktarılan bu mekanizma, özelleştirmelerin durmadığını aksine Kamu-Özel İşbirliği modelleri, imtiyazlı ortaklıklar ve hizmet alımı sözleşmeleri gibi yeni biçimler aldığını göstermektedir. Açıktan ilan edilen savaş ekonomileriyle askeri harcamaların artması, sağlık, eğitim ve sosyal konut bütçelerinden yapılan kesintilerle mümkün olmaktadır.

‘Yeşil’ dönüşüm, dijitalleşme ve askeri harcamalar birbirinden bağımsız sektörler değil aynı birikim rejiminin birbirine eklemlenmiş parçalarıdır. Yeşil dönüşüm sermayeye yeni kâr alanları yaratırken, dijitalleşme emeğin denetimini yoğunlaştırma, üretim süreçlerini parçalama ve değer aktarımını hızlandırma işlevi görüyor; askeri harcamalar ise hem doğrudan bir talep kaynağı hem de jeopolitik rekabet ve çatışmanın sertleştiği bir dönemde sermayenin uluslararası hareket alanını güvence altına almanın aracıdır. Soğuk Savaş döneminde bu alanlar ayrı ayrı işlerken bugün aynı teşvik mekanizmaları aynı devlet-özel sektör ortaklıkları içinde iç içe geçmektedir.

Bu dönüşümün işçi sınıfı ve emekçiler açısından tezahürü ‘erime’ olarak karşımıza çıkıyor. Ücretler eriyor, güvenceler eriyor, sosyal haklar eriyor, gelecek umudu eriyor. Enflasyon bir istatistik olmaktan çıkmış, yaşamın her alanını kuşatan bir sınıf saldırısı olarak şiddetini artırıyor. Patronların cebine akanın işçinin sofrasından çalındığını görmenin sıradanlaştığı bir düzen bu. Burjuva devletin bir sınıfın temsilcisi olduğu gerçeği tarihin hiçbir döneminde bu kadar çıplak biçimde görünür olmamıştır.

İşçi Sınıfının Parçalanması ve Ortak Güvencesizlik Zemini

İşçi sınıfının parçalanmış olması kapitalizmin varoluş koşullarından biridir. Teorimizin kurucuları Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da da anlattığı sermaye birikiminin mantığı, emekçileri birbirine düşman etmek, farklı bölükler arasında hiyerarşiler yaratmak, rekabeti ve bölünmüşlüğü sürekli yeniden üretmektir. Bu anlamda parçalanma yeni değildir. Ancak bugünkü parçalanma önceki dönemlerden niteliksel olarak ayrışır ve bu ayrışmayı kavramak, Lenin’in Ne Yapmalı’da işaret ettiği anlamda devrimci örgütlenmeyi güçlendirmenin aciliyetini anlamak için elzemdir.

Parçalanma artık geçici bir durum olmaktan çıkmış, kalıcılaşmış ve meşrulaştırılmıştır. Önceki dönemde taşeron işçilik çekirdek işgücünün istisnai tamamlayıcısıyken güvencesiz çalışma bugün norm haline gelmiştir. Aynı montaj hattında çalışan iki işçiden biri kadrolu diğeri taşeron olabiliyor ancak bugün taşeron işçinin kadrolu işçiye dönüşme olasılığı neredeyse sıfırdır. Bu parçalanma aynı zamanda mekânsal ve zamansal olarak benzeri görülmemiş bir esneklik kazanmıştır. Dijital platformlar işi atomize ederek her bireyi kendi başına bir ‘müteahhit’ gibi konumlandırır. Ne ortak bir fiziksel mekân ne ortak bir çalışma saati ne de ortak bir patron vardır. Parçalanma bireyselleşme düzeyine ulaşmıştır ve bu durum Fordist modele dayanan geleneksel sendikaların örgütlenme biçimlerini boşa düşürmektedir. Üstelik bu parçalanma teknolojik denetimle iç içe geçmiştir. Önceden atölyede ustabaşı gözle denetlerken bugün algoritma denetler, puanlama sistemleri işçiyi disipline eder, mikro-görevler tüm işgününü parçalara böler. Bu tablo yalnızca ücreti değil işçinin öznelliğini de parçalayan bir nesnel zemin olarak çıkıyor karşımıza.

Geleneksel sendikalar bu parçalanmış, atomize, mekânsız-dijital emeğe erişememektedir. Bu tablo, sendikal bürokrasinin yalnızca ihanetinin değil aynı zamanda yapısal yetersizliğinin de bir göstergesidir. Ancak bu parçalanma öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, artık tüm emekçi kategorileri ortak bir güvencesizlik zemininde buluşmaktadır. Kadrolu sanayi işçisi ile platform kuryesi arasında ücret, statü, güvence açısından devasa farklar varken ikisi de kendi geleceğini planlayamamakta, sürekli bir işsizlik tehdidi altında yaşamakta, artan kira ve enflasyon karşısında ezilmektedir. Bugünün temel çelişkisi tam da burada düğümleniyor: Sermaye, işçi sınıfını parçalayarak onu zayıflatmaya çalışırken aynı parçalanmanın yarattığı ortak güvencesizlik zemini, farklı bölükler arasında yeni bir dayanışma potansiyeli de üretiyor. Bu ortak zemini görmek ve örgütlemek, devrimci öznel güçlerin temel görevi olarak karşımızda duruyor.

Kırılganlık ve Dinamizmin Kesiştiği Gençlik

Genç işçiler, yeni birikim rejiminin ihtiyaç duyduğu ‘esnek, mobil, dijital becerilere sahip işgücü’dür. Sermayenin tüm bileşenlerinin kitlesi staj, ‘deneyim kazanma’, ücretsiz çalışma, düşük ücretli geçici işler tüm bunlar sistematik olarak gençliğe uygulanmaktadır. Okullar piyasacı eğitim politikalarının ve toplumsal krizin ürünü olarak adeta bir cehenneme dönüşmektedir. Gençlikteki hareketlenmenin asıl nedeni sistemin çıplak yüzünü göstermesi, savaş ekonomisinin her şeyi feda edişidir. Gençler her şeyden önce nefes alamadıkları için hareketleniyor. İklim grevleri, kira eylemleri, platform işçi direnişleri bunların hepsi ‘yaşamak istiyoruz’un politik ifadeleridir.

Gençlik hem en kırılgan hem de en dinamik kesimdir. Kırılgandır çünkü sistem onu kolay harcanabilir görmekte, sendikal korumadan yoksun bırakmakta ve geleceksizleştirmektedir. Dinamiktir çünkü aynı sistem gençleri hiyerarşilere ve geleneklere en az bağlı kesim olarak konumlandırmakta, eski örgütlenme biçimlerinin başarısızlığı karşısında yeni taktikler yeni ağlar, yeni direniş araçları geliştirebilmektedir. Bu dinamizm sınıf bilincine dönüşebilecek midir yoksa dağınık protesto patlamaları olarak kalıp sistem tarafından soğurulacak mıdır? Bunun cevabı nesnel koşullardan ziyade örgütsel ve politik müdahalenin sonucu olarak şekillenecek. Gençlik hareketlerini ‘spontane devrimci’ olarak idealize etmek de yalnızca ‘kapitalizmin çıplak yüzü’nü göstermekle yetinip örgütlenme görevini ertelemek de yanlıştır. Bugünün acil görevi, genç işçilerin güvencesizlik deneyimi ile geleneksel işçi sınıfının örgütlenme birikimi arasında köprüler kurmanın yollarını aramaktır. Bu köprüler kurulabildiği ölçüde gençliğin dinamizmi sınıf mücadelesinin yakıcı gücüne dönüşebilecektir.

Emperyalist Savaşın Anatomisi, İki Büyük Gücün Dansı

Lenin’in bir asır önce teşhis ettiği emperyalizmin temel çelişkileri bugün yeni bir aşamaya evrilmiştir. Tek kutuplu hegemonya sona ermiş, yerini çok kutuplu bir kaosa, çoğulcu rekabete bırakmıştır. “Herkesin herkesin düşmanı”na dönüştüğü bu ortamda emperyalistler arası çelişkiler diplomatik rekabeti aşmakta, askeri lojistik, enerji ambargoları ve hibrit savaş alanlarına kaymaktadır. Bu rekabetin en kanlı tezahürlerinden sonuncusu ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla patlak veren savaştır.

Bu çatışma ortamının en önemli diplomatik manevrası ise Xi Jinping – Donald Trump arasındaki Pekin zirvesi olmuştur. Bir yanda savaşın içinde bocalayan ve Çin’in desteğine muhtaç hale gelen ABD emperyalizmi diğer yanda bu durumu kendi çıkarları için kullanmaya çalışan Çin devlet kapitalizmi. Beyaz Saray’ın bildirisine inanılacak olursa iki lider “İran’ın asla nükleer silaha sahip olmaması” ve Hürmüz Boğazı’nın açık kalması konusunda anlaşmıştır. Jinping, Boğaz’a olan bağımlılığını azaltmak için daha fazla Amerikan petrolü satın almak istediğini ifade etmiştir. Trump bu görüşmeyi büyük bir diplomatik zafer olarak sunmuş, Jinping’in İran’a askeri teçhizat sağlamayacağına dair söz verdiğini iddia etmiştir.

Ancak bu “zafer” görüntüsünün ardında Çin burjuvazisi stratejik bir kozu kullanmıştır. İran savaşı, Jinping’in elinde güçlü bir kozdur. ABD savaşta zor durumdayken Çin’in İran üzerindeki ekonomik nüfuzu (İran’ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ını satın alan Çin’dir) Pekin’e büyük bir pazarlık gücü vermektedir. Çin bildirisinde Tayvan konusunun “çok hassas” olduğu ve “yanlış yönetilmesi durumunda çatışmaya yol açabileceği” uyarısı yapılmıştır. Beyaz Saray’ın açıklamasında ise Tayvan’a hiç yer verilmemiştir. Bu sessizlik, Washington’un İran’daki savaştan kurtulmak için Tayvan kartını fiilen bir pazarlık nesnesi haline getirdiğinin en açık göstergelerindendir. Washington ve Pekin, İran ve Filistin halklarının kanı üzerinden bir pazarlık yapmış, Çin “silah yardımı yapmayacağız” derken “petrol almaya devam edeceğiz” açıklamasını yaparak tipik bir “ikili oyun” sergilemiştir.

Bu derin çatlağın diğer bir önemli tezahürü, NATO’nun 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da yapılacak zirvesidir. Ankara, İran savaşını zirvenin gündemine taşımak için bastırırken Avrupalı müttefikler ağırlığın Rusya-Ukrayna savaşına verilmesini istemektedir. Avrupa Birliği savaştan en büyük ekonomik kaybı yaşayan taraf konumundayken ABD’nin buna asker çekerek yanıt vermesi “müttefiklik” kavramının içini tamamen boşaltmaktadır. Ankara’nın Suriye ve Arap ülkelerinin liderlerini zirveye davet etme niyeti Türkiye’nin ittifak içinde kendi bölgesel gündemini dayatma çabası olarak okunmalıdır. Erdoğan’ın “jeostratejik açmaz” vurgusu ve “dayanıklılığı artırma” çağrısı aslında ittifakın dağılma tehlikesini kabul eden bir panik havası taşımaktadır.

Bu dansın gölgesinde ve onunla aynı mantıksal bütünlük içinde siyonist İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırımı tüm hızıyla devam etmektedir. Emperyalistlerin veto silahıyla işlevsizleştirdiği BM Özel Raportörü Albanese’nin “Filistin, zamanımızın ahlaki pusulasıdır” sözü bunun veciz ifadesidir. 7 Ekim 2023’ten bu yana 72 bin 736 Filistinli sivil katledilmiş, 172 bin 535’i yaralanmıştır. Katliamlar ateşkesle durmamış yalnızca biçim değiştirmiştir. İsrail işgali, Gazze’nin yarısından fazlasını doğrudan askeri kontrol altında tutmakta, “sarı hat” ile fiili bir ilhak ve zorunlu göç politikası uygulamaktadır.

Emperyalist kutupların bu dansı sürerken işçi sınıfının tek bir görevi var: Her iki tarafı da teşhir etmek. Ne Trump’ın temsil ettiği Amerikan emperyalizmi ne de Jinping’in temsil ettiği Çin devlet kapitalizmi işçi sınıfının müttefikidir. Bunlar kendi çıkarları için savaşan, azami kâr ve mutlak egemenlikleri için halkların kaderini pazarlık kozu olarak kullanan iki emperyalist burjuva güçtür.

Direnişin Ortak Hattı, Doruk ve Dalga

Sendikal bürokrasinin çürümüşlüğüne, emperyalist savaş tehdidine ve devrimci güçlerin dağınıklığına rağmen işçi sınıfının farklı bölüklerinde bir hareketlenme dalgası yükselmektedir. Doruk Madencilik işçilerinin direnişi ve zaferi bu dalganın en parlak ışıklarından biridir ama ondan ibaret değildir. Alacaklarını alamayan maden işçileri çareyi örgütlü mücadelede buldu. 13 Nisan 2026’da Eskişehir’den yola çıkan işçiler sekiz gün boyunca Ankara’ya yürüdü, başkentte Kurtuluş Parkı’nda açlık grevine başladı. Günlerce direndiler, polis şiddetine maruz kaldılar ve kazandılar. İçişleri, Çalışma ve Enerji bakanlıklarının garantörlüğünde alacakları ödendi, özlük hakları güvence altına alındı. Gramsci’nin ifadesiyle, “Faşizm, üretim ve mübadele sorunlarını makineli tüfekler ve tabanca kurşunlarıyla çözme çabasıdır.” Doruk işçilerinin bu saldırıya karşı bedenlerini ortaya koyması sınıfsal öfkenin en çıplak hali olarak hafızalara kazındı.

Doruk’un zaferi, ancak aynı dönemde yükselen diğer direnişlerle birlikte anlam kazanır. Platform kuryeleri Trendyol, Getir ve Yemeksepeti’nde algoritmik sömürüye, “kurye kaza yaptı” bahanesiyle siparişlerin iptal edilmesine ve güvencesiz çalışma koşullarına karşı örgütlenmektedir. Özel güvenlik işçilerinin sendikalaşma grevleri, inşaat işçilerinin hak mücadeleleri genişlemektedir. Çağrı merkezi emekçileri mobbing ve düşük ücretlere karşı dayanışma ağları kurarken tekstil işçilerinin direnişleri Antep, Bursa, Denizli ve İstanbul’da fabrika fabrika yayılmaktadır. Otomotiv yan sanayi işçileri, hastane temizlik emekçileri, üniversite araştırma görevlileri, asgari ücretle çalışan öğretmenler, depo işçileri… tüm bu farklı bölüklerde aynı anda yükselen bir dalganın parçalarıdır bu direnişler.

Dünyadan da örnekler çoğalmaktadır. Güney Kore’de Coupang platformu kuryeleri ve lojistik işçileri şirketin ağır çalışma koşullarına ve güvencesiz istihdam politikalarına karşı mücadele etmektedir. Rakip platform Kurly işçileri ise güçlü bir örgütlenmeyle haklarını savunmakta, iki tablo sermayenin krizi ile emeğin örgütlülüğü arasındaki doğrudan ilişkiyi göstermektedir. Almanya’da Amazon işçilerinin sendikalaşma mücadeleleri ve paket dağıtım lojistiğindeki platform emekçilerinin direnişleri Ver.di sendikasının öncülüğünde yıllardır sürmektedir. Fransa’da ise hükümetin emeklilik reformuna ve ücret baskılamasına karşı sendikaların ortak eylem çağrıları geniş kitlelere ulaşmakta, işçi sınıfının farklı kesimlerini birleştiren bir direniş dalgası yükselmektedir. Eğitim, sağlık ve ulaşım sektörlerindeki grevler, “zenginlere vergi” talebiyle milyonları sokağa dökmektedir.

Tüm bu örnekler, sistemin artık nefes almaya bile izin vermediğinin olduğu kadar direniş dinamiklerinin de evrensel izdüşümleridir.

Güvencesizliğin Evrenselleşmesi ve Dayanışmanın Yeni Biçimleri

Bu farklı direnişleri birbirine bağlayan ortak iplik güvencesizliğin evrenselleşmesidir. Doruk’ta maden işçisi neyse Güney Kore’de Coupang deposunda çalışan bir lojistik işçisi odur; Trendyol kuryesi neyse Almanya’da Amazon paketleri taşıyan bir kurye odur; çağrı merkezi çalışanı neyse Fransa’da grev yapan bir emekçi odur. Tüm bu kategoriler geçmiş dönemin görece güvenceli sendikal yapılarının dışında kalmakta, her an işsiz kalma tehdidiyle yaşamaktadır. Fransa’da hükümetin emeklilik yaşını yükseltme çabaları, Doruk’ta işçilerin yıllarca aynı işyerinde çalışıp hiçbir kıdem güvencesine sahip olmamasıyla aynı mekanizmanın farklı coğrafyalardaki tezahürüdür.

Bu ortak zemin, farklı işkolları ve farklı ülkeler arasında daha önce kurulamamış dayanışma bağlarının tohumlarını taşımaktadır. Bir kuryenin grevine maden işçisinin destek vermesi, bir tekstil direnişine platform emekçilerinin maddi yardım göndermesi bunlar artık istisnai örnekler olmaktan çıkıp düzenli bir pratiğe dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Uluslararası düzeyde ise Fransa’daki grev hareketini izleyen Türkiyeli işçilerin dayanışma açıklamaları, Güney Kore’deki mücadele haberlerini paylaşan Almanyalı platform kuryeleri bu yeni dayanışma biçimleri, sermayenin küresel olduğu kadar emeğin de küresel olduğunu, hiçbir direnişin yalnız olmadığını göstermektedir. Bu ortak zemini görmek, bu dayanışma ağlarını örmek, işçi sınıfının farklı bölüklerini ve farklı ülkelerdeki parçalarını birleşik bir mücadele hattında buluşturmak bugün devrimci güçlerin en temel görevidir.

Doruk, Rosa Luxemburg’un işaret ettiği şeyin somutlanmasıdır: Kapitalist toplumun hareket yasaları bir yandan onu kaçınılmaz yıkıma sürüklerken diğer yandan bu yıkımdan kurtuluşun nesnel koşullarını yaratır. Doruk, bu nesnel koşulların öznel iradeyle buluştuğu, erimenin durduğu, direnişin kazandığı yerdir. Bu zaferin mesajı açıktır: Kazanmak mümkündür. Yeter ki örgütlü ol, birlik ol, pes etme!

Öncünün Sorumluluğu

‘Sol’un kitlelerle bağının daralması, iktidar bilincinin silinmesi varlığını hepimizde hissettirmektedir. Sendikal bürokrasiden bahsedip ona öfke duymak aslında çoğu zaman kendimize olan öfkemizi dillendirmektir. İşçi sınıfının yalnızca yüzde 10’unun sendikal düzeyde örgütlü olduğu, o yüzde 10’un da hareket kabiliyetinin zayıf olduğu bu koşulların yaratıcısı esas olarak devrimci temelde bir sınıf çalışmasından uzaklaşmış olmamızdır.

1 Mayıs’ta önemli sayıda farklı bileşenin Taksim ısrarıyla bir araya gelmesi ve düzen içi solun bölücü tutumuna rağmen kitlesel ve militan bir şekilde ablukayı aşındırması değerlidir. Fakat dar grupçu yaklaşımlardan sıyrılamamak, kolektif bir simgeye kolektif bir güçle asılmak yerine birbirlerinin açığını kollayarak ayrı hatlarda yürümekte ısrar etmek bu arayışın hâlâ zayıf ve ham olduğunu göstermektedir. Artık parlamenter siyasetin icazet sınırlarında hareket eden tüm anlayışlarla aramıza net bir mesafe koymak ve güçleri en azından turnusol kâğıdı niteliği taşıyan günlerde birleştirmek gerekmektedir. Bu birleşme sembolik günlerle sınırlı kalmamalı, Doruk’ta olduğu gibi somut mücadele alanlarında hayat bulmalıdır.

Kurucu İrade

Bugün bize düşen, ‘71 kopuşunun iktidar bilincini, Doruk işçilerinin direniş azmini, platform emekçilerinin ve gençliğin yeni örgütlenme deneyimlerini ve 1 Mayıs’ın birleşik mücadele arayışını ortak paydada buluşturmaktır. ‘71, faşizme ve emperyalizme karşı örgütlü ve silahlı meydan okuyuşun adıydı. Bugünkü kopuş ise algoritmanın ve veri akışının da cephe hattı haline geldiği bir çağda gerçekleşmek zorundadır.

Birbirimizle rekabeti bırakıp ortak düşmana karşı odaklaşmak, göstermelik kahramanlıklardan sıyrılıp somut mücadele alanlarına yönelmek, küçük hesapların peşinde koşmak yerine büyük kurtuluşu hedeflemek, sendikal bürokrasiyi eleştirmekle yetinmeyip asıl eleştiriyi kendi pratiğimize yöneltmek zorundayız. Doruk’ta kazanılan zafer ancak diğer direnişlerle birleştirilmesiyle kalıcı ve yaygın bir kazanıma dönüşebilir. Platform işçisinin günlük direnişi ile maden işçisinin kahramanlığı arasında, çağrı merkezi çalışanının sessiz örgütlenmesi ile tekstil işçisinin yüz günlük grevi arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu bağı görünür kılmak, işçi sınıfının farklı bölüklerini birleşik bir mücadele hattında buluşturmak bugünün en acil ve en devrimci görevidir.

Savaş tamtamları çalarken, açlık büyürken, ölümler artarken kaybedecek tek bir dakikamız dahi yok. İnsanlık ya barbarlık içinde çöküş ya da sosyalizm kavşağındadır. Kurucu iradeyi şimdi ve burada var etmek zorundayız! Bu irade ancak birleşik mücadele hattında, ortak düşmana karşı aynı odakta teorik netlik ve pratik disiplinle inşa edilebilir.