“Sen Gerçek Bir Devrimci Değilsin!”



Aramızda büyük bir uçurum vardı. “Paraya sıkışmak” denen şeye bizimle aynı anlamı vermiyordu. Bu onun için, sinemaya gitmemek, en kötü arabasına benzin alamamak demekti. Bizde bu iş hayatiydi çünkü arkamızda kimse yoktu. Lucien üç hafta, iki ay çalışmazsa boğulur giderdi. Büyükannenin evinde değildik artık. ‘On bin frank her zaman bulunur,’ derdi Henri. Biz onu ancak maaşımızda görebilirdik


Claire Etcherelli

“Gördün işte Henri, ne kızkardeşim ne ben iyi avukatlarız. Az önce bana bir yakıştırmada bulundun. Evet, altı ay önce, bu işe -tercihten ziyade mecburiyetten- başladığımda neler yapabileceğimi düşünerek büyük bir heyecana kapıldım. Şahitlik etmek, dediğin gibi. İşte bugün dostum, vazgeçtim. Yapamıyorum. Gün boyu etraftaki görüntüleri kaydeden bir kamera gibiyim. Akşam devriliyorum. Görüntüler benden çıkmıyor. Hayatta kalmak için çalışmak gerekiyor. O yüzden öteliyorum. Ve her gün biraz daha öteliyorum. Biliyor musun beni nereye gönderdiklerini? Boyahaneye. Anlatmaya bile hevesim yok. Keyfimi kaçırmak için, bırakıp gideyim diye. İşçilerin ahlakını bozduğumu, onları yoldan çıkardığımı söylüyorlar. Temsilci bile bana karşı. Çok ileri gittiğimi söylüyor. Ama bırakmayacağım. Akşamları buraya döndüğümde, litrelerce su içiyorum, yemeğimi yiyor, yatıyorum. Entelektüel bir çaba mı? Mümkün değil. Altı ayda fena halde yere çakıldım. Hatta sana daha da ötesini söyleyeyim Henri, eğer o Arap çapulcularıyla,* zencilerle çalışmasaydım, onlara yakın olmasaydım onları çoktan unutmuş olurdum. Üç frank daha kazanıp, en az bir saat mesai yapıp ya da saatte beş dakika daha fazla dinlenme süresi alabilirdim. Ama oradalar işte, onlara kıyasla kendimi ayrıcalıklı hissedebileyim diye hepten sömürülüp parçalanmış haldeler. Onlar, değersiz bir yakıt, bitmek tükenmez bir rezerv. Onlara uygun bir erkek figürü bulabilmek için fabrikada üç dört kişi olmak lazım. Muhtemelen haklısın, bir afiş asmak, bir duvarı boyamak, el ilanları dağıtmak tembel işi. Ama bu afişleri kim hazırlıyor, bu ilanlardakiler kimin aklına geliyor?”

“Sen gerçek bir devrimci değilsin,” dedi Henri. “Sen yalnızca başkaldıran birisin, sana bunu söyledim. Kaybolup gidiyorsun. Henüz o kadar kalabalık değiliz, senin gibilere ihtiyacımız var. Yine de bir şeyler yapmak, bu duruma tepki göstermek lazım.” “İşler boka sardı,” diye mırıldandı Lucien. “İnsanlar korkuyor. Para peşinde olmaları, adalete bakışları… ve insanlar güçlünün tarafına geçtiler.” Henri bana eşlik etti. Arabasını bazilikanın arkasındaki çıkmaza bırakmıştı.

“Ya siz Élise,” diye sordu, “Alışıyor musunuz?”

Hayır dedim; yakında gidecektim, ne zaman olacağını bilmiyordum ama muhtemelen Noel zamanı olacaktı.

“Lucien’ı işi bırakmaya ikna etmek için size olan düşkünlüğünü kullanın. Kırılma noktasına geldi.”

“Düşkünlüğünü mü?” dedim kuşkuyla.

“Biraz dinlenmesi, başka bir iş araması lazım.”

“İmkânı yok ki.”

“O kadar da değil,” diye itiraz etti Henri. “Birkaç günden bir şey olmaz. İki üç hafta çalışmadan dayanabilir. Ya hastalık sigortası?”

Cevap vermedim. Neye yarayacaktı ki? Aramızda büyük bir uçurum vardı. “Paraya sıkışmak” denen şeye bizimle aynı anlamı vermiyordu. Bu onun için, sinemaya gitmemek, en kötü arabasına benzin alamamak demekti. Bizde bu iş hayatiydi çünkü arkamızda kimse yoktu. Lucien üç hafta, iki ay çalışmazsa boğulur giderdi. Büyükannenin evinde değildik artık. ‘On bin frank her zaman bulunur,’ derdi Henri. Biz onu ancak maaşımızda görebilirdik.

*Kitapta yer alan crouillat, Kuzey Afrikalı Müslümanlara yönelik ağır ve aşağılayıcı bir ifadedir. (e.n.)

[Elise ya da Gerçek Yaşam, Claire Etcherelli, Türkçesi Burak Sarıgöllü, 1. Baskı Kasım 2025, Sel Yayıncılık]